Pazar, Ocak 19, 2014

Hoyrat Gece

Militan bir sevgiydi… Hoyrattı…
Bir o kadar da duygu dolu, kırılgan.
Koparacaklar benden diye korkarak gecenin karanlığına, yağmur bulutlarının içine saklardım sevgimi.
Bazen gecenin karanlığını, bazen de bulutları örterdim üstüne hafifçe, uykudaki yüzüne bakarak, nefes almaya bile çekinerek, seni uyandırmaktan korkarak. Belki de bu büyü biterse diye korkarak.
Artık geceyi kederim örtüyor kapkara, bulutlardan göz yaşlarım akıyor oluk oluk yeryüzüne.
Düşen her damla belki sevgiyi yeniden yeşertmek umuduyla bırakıyor kendini toprağın bağrına, ta en derinlere erişebilmek için.
Ama hoyrat gece...
Ne gündüz geliyor, ne sevgi yeşeriyor.

(19.01.2014 / Her sene aynı, her sene acı biraz daha büyüyor, canım biraz daha yanıyor.)

Teşekkür Ederim Hrant



Canımın ta içi...
Gideli, bizi burada karanlığın ortasında, yağmurun, karın altında yapayalnız bırakıp gideli tam tamına yedi yıl olmuş...
Nasıl geçiyor zaman...
Sensiz hep bir şeyler eksik.
Gülüşün eksik, sesin, soluğun eksik...
Sensiz hayat kırık, topal, yarım...

***

Sevgili dostumuz Orhan Alkaya ne güzel yazmış bugün seni.

Evrensel Gazetesi'nde herşeyi nasıl özetlemiş.

Bu yazıya rağmen hâlâ kafa karışıklığı, hâlâ akıl debelenmesi yaşıyorsa kişi, hâlâ aklında sana dair sorular varsa, hâlâ bazı şeyleri anlayamıyorsa, tek diyebileceğim: Yaazık.

***

TEŞEKKÜR EDERİM HRANT
Orhan ALKAYA
20 Ocak 2007 tarihli Radikal gazetesinin 2. Sayfası: Üstte büyük bir fotograf, Sera... Yanında küçük bir fotograf, senin resmin, karanfiller... Alttabir fotograf daha; “Bir kadın Orhan Alkaya’ya sarılarak ‘O mu, orada mı yatıyor’ diyor ve ağlıyordu,” yazıyor altında...
Yedi yıl olacak neredeyse, o gazete kolisini ilk defa açtım. Bırak okumayı, bakmayı bile beceremediğim neredeyse bir ayın gazeteleri. 20 Ocak’tan başladım ve ne çıktı karşıma!
O ‘bir kadın’, bizi tanıştıran Nükhet Everi. Adını, Agos’a niyet ettiğinizde Anna Turay’dan duymuştum ilk. ‘Fırat’ olduğun üniversite yıllarında belki karşılaşmıştık. Ayrı fraksiyonlarda da olsak, yakın lokasyondaydık, fakültelerimiz arasındaki mesafe, üç dakika yürümeye bakardı olsa olsa. Ama o yıllarda tanışmadığımızdan eminim.
Hayatımda çok insan oldu. Ama çok çok azı, üstelik daha ilk tanışmada, üzerimde seninki kadar kalıcı bir etki bıraktı Hrant. Yüreğin avuçlarının içindeydi âdeta. Kocaman kolları, kocaman elleri, ayakları, kocaman bir kafası olan, kocaman gülüşlü kocaman bir çocukla tanıştırmıştı Nükhet beni. Bu yüzden Nükhet’e hep müteşekkir oldum.
Agos’un ilk dönemi bir hayli çalkantılıydı diye hatırlıyorum. Kurucu ekipten kopmalar olmuştu. Hem azınlık, hem solda olup, milliyetçi saldırılara, karşı-milliyetçi refleks geliştirmeden var olabilmenin nasıl maharet gerektirdiğini, sen ve arkadaşların, hepimizden çok daha fazla biliyordunuz.
Başlangıçta niyetin tam olarak bu muydu bilmiyorum ama, can nefesini üflediğin, sayfalarına kişiliğinin simyasını kattığın Agos, azgın dalgalara yenik düşmemesi bir yana, ‘ghetto’nuzun kabuğunu kırmayı da başardı.
Üstelik, uzun süre ‘ghetto’ hiç hoş karşılamadı sabanın toprakta açtığı bu derin yarığı, “agos”u. Eski köye yeni âdet getirenlerin yaşadıklarını hepiniz ama en fazla sen yaşadın. Sonrasında diyasporayla yaşadıkların da bunun uzantısıydı.
Sahiden tuhaf adamdın ahparig. Dışarıda diyasporaya çatar, Türkiyeliliği savunur, biz kendi aramızda meselelerimizi çözeriz, gölge etmeyin yeter, diye diklenirdin; memlekete döner altını çize çize “soykırım”ı anlatırdın. Sanki Onuncu Köy’de doğmuştun da gurbeti memleket etmiştin.
Seropyan Usta’nın hazırladığı Ermenice sayfalarınız vardı ama Agos’un ağırlığı Türkçe’ydi. Hatırladığım kadarıyla bu da tepki toplamıştı camiada. Ne yapmak istediğini, 1999’da, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı piyesini sahneye koyarken iyice anladım.
Malûm, Haldun Taner’in piyesinde, Tovmas Fasulyaciyan ve arkadaşları, Güllü Agop’un imtiyazı yüzünden işsiz kalıp turneye çıkar. Moliere’in George Dandin’ini Bursa’da oynayacaklar, bu birinci perde... Ahmet Vefik Paşa trubu bulunca Bursa Osmanlı Tiyatrosu’nu kurar, piyesi Fener Rum çevresine adapte eder ve Yorgaki Dandini adını verir, bu ikinci perde... Üçüncü perde ise Küçük İsmail’in Göksu Gazinosu’ndagösterilen ortaoyunu adaptasyonudur.
Toprağı bol olsun Misak Toros’u aradım, bu işte lisan çok önemli, bizim eskilerde Rum aksanı var da Ermeni aksanında acayip zorlanıyoruz, gel bir el at, dedim. Misakcığım ikiletmeden geldi ama iki prova sonra, bu iş beni aşıyor, Berç’i getireceğim, dedi. Misak’tan epey gençti Berç Noradunkyan ama “ihtiyarların dilini anlayan tek adam” olarak nam yapmıştı. Toprağı bol olsun Berç’in oyuna katkısı büyük oldu.
Soykırımın ardından sistemli biçimde uygulanan asimilasyon politikaları, Türkiyeli Ermenilerin lisanına ağır darbe indirmişti. Sen gazetede ağırlığı Türkçe’ye vererek, derdini anlaşılır kılmayı seçmiştin. Zaten, Galile de, “Dünya yuvarlak” dediği için değil, Discorsi’lerini Latince yerine İtalyanca yazdığı için enkizisyonda yargılandıydı. Her zamanki gibi doğru ve belalı yolu seçmiştin “Baron”.
Şöyle bir çay içmeye uğramış yahut büyükannesinin vefat ilanını vermeye gelmiş delikanlılardan, genç kızlardan muhabirler, köşe yazarları çıkarttığını biliyorum.Hakikat sihriyle yüklü dokunuşunun yarattığı pek çok mucizeye tanık ettin hepimizi.
Dünya gözüyle son görüşmemizi, Surp Vartanats’ta, Hagop Abi’nin cenaze töreninde yaptıydık. “Aman Hrantcığım, havada suikast kokusu var. Kendine mukayyet ol,” demiştim. Sen n’apmıştın ahparig? Kocaman kolunu omzuma dolayıp, “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” mı demiştin. Hatırlamıyorum ama o öğle sonrası boyunca, seni ilk defa bu kadar dalgın ve hüzünlü görmüştüm.
Güvercin tedirginliği miydi?
Sonra bir kere konuştuk, telefon aracılığıyla. Aynı şeyi söyledim. O sıra bütün arkadaşlarımı uyarıyordum. E, böyle kepaze bir iklimde yaşayınca insanın algısı genişliyor.
Pelitli kasabasından başlayarak, Trabzon Emniyeti’nden süzülerek, İstanbul Vilayetini sarıp Ankara’dan dolanan bir alçaklık, işleneceğini herkesin önceden bildiği bir cinayet senin çoğul yalnızlığını hedef aldı. Yegâne “Khent Baron”umuzu, delifişek bilgemizi arkasından vurdu.
20 Ocak 2007 gazetelerini tekrar koliye koyacağım, ağzını sımsıkı bantlayıp kaldıracağım. Sen hep hayatımdasın çünkü, kardeşim. Kırık omzumun acısı dayanılmaz hale geldiğinde, mesela şunları yazarken, karşımdaki boş iskemlede bütün vücudunla beliriyorsun, acı macı hak getire!
Orta Dünya’nın iyiliğini takdis ettiğin için teşekkür ederim Hrant.

*Oyuncu/Yönetmen/Yazar
www.evrensel.net
Eklenme tarihi: 2014-01-19 06:00:48

Pazar, Ocak 12, 2014

Hüzün Nedeniyle Kapalıyız...


Canıma can katalı tam 36 yıl, canımdan can alalı tam 11 yıl olmuş...
(12.01.1978 - 12.01.1978)
Doğum Günün Kutlu Olsun!




Perşembe, Ağustos 15, 2013

Bir Yalnızlık Öyküsü


Hep hüzünlendirir beni Trabzon Müzesi.

Trabzon'da tur yapılacaksa nerelere gidilir? Trabzon Aya Sofyası, Atatürk Köşkü, Sümela Manastırı... Tabii daha pek çok yer katılabilir ama klasik olan budur.

Trabzon Müzesi genelde es geçilir. Neden? Müze bekçileri diyor ki, müzenin önüne araba giremediği için... Olur mu öyle şey? Trabzon merkezde inersin, oradan kaç adımlık yol ki müze? Bu bir bahane olamaz.

Her zaman söylerim; bir şehri tanımanın en güzel yolu, onu yürüyerek gezmektir.

Atılacak birkaç adım için olamaz bu ihmal... Unutulmak... Hatırlanmamak... Olsa olsa bu olabilir.

Hep hüzünlendirir beni Trabzon Müzesi.



Müthiş bir konak. Bugün artık çarpık yapılaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan çirkin binaların arasında kalmış bir konaktan bahsediyorum. Fakat gene de konağın bahçesine adım attığınız anda bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz kendinizi.


Garip bir büyü var sanki bu konakta. Bahçeye girdiğiniz andan itibaren dışarıyla irtibatınız kesiliveriyor bir anda. Birden sesler kesiliyor, bir boşluğun içine çekiliveriyorsunuz ve bir hüzün sarıyor etrafınızı.


Bir banker... Kostaki Theophylaktos. 20. yüzyılın başlarında konut olarak yaptırıyor bu konağı. Mimarları kimdi, bilmek isterdim ama kimse bilmiyor adlarını. Tek bilinen İtalyan oldukları ve yapı malzemesinin çoğunun İtalya'dan geldiği.



Alıcı gözle baktığınızda, hemen diğer mimari eserlerden oldukça farklı bir binayla karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bodrum katıyla birlikte dört katlı olan konağın cephesi hem simetrik değildir, hem de çatı yükseklikleri farklıdır.


Trabzon'da hemen dikkati çeken bir yapıdır değişik mimarisiyle. Ama Türkiye genelinde de kesinlikle parmakla gösterilecek türden bir yapıdır ve memleketin sayılı sivil mimarlık örnekleri arasında sayılır. Dış cephesi tamamen İtalyan mimarisi özelliklerini gösteren konağın iç kısımlarında ise epik bir mimari vardır. Konağı gezerken Rokoko, Art-Neo ve Neoklasizm sanat akımlarının etkilerini görür bilen gözler. Konağın bodrum katı haricinde tüm duvarları rokoko kalem işiyle süslenmiştir örneğin. Ahşap işçiliğinde Rus sanatının etkileri görülür. Konağın radyatör petekleri bile kabartmalarla süslüdür.
Daha demir parmaklıklı kapıdan bahçeye adımınızı attığınızda o büyü sizi ele geçirecektir. Bir kere koca bir şehrin merkezinde, yüzlerce hatta binlerce insanın akın akın yürüdüğü bir caddenin köşesinde, onlarca iş yerinin ve yüksek binaların arasında nasıl olmuş da böyle bir cennet köşe ayakta durmayı başarabilmiş diyeceksiniz eminim.

Çok güzel ama her nedense epeyce hüzünlü bir bahçe sizi karşılayacak ve konak içeri davet edecek.


Nefesinizi tutup gireceksiniz içeri. Büyü o kadar kuvvetli ki...

Konağın hikâyesi de bir o kadar hüzünlü...

Sene 1917. Bir bankerin başına gelebilecek en büyük felaket geliyor bizim banker Kostaki Theophylaktos'un başına.  Adam iflas ediyor. Bütün mal varlığına el konuluyor. Bu konak da el konulanlar arasında.


Haraç mezat satılan konak, Nemlioğlu ailesi tarafından satın alınıyor. Millî mücadele yıllarında karargâh binası olarak kullanılıyor.

15 Eylül 1924'te Mustafa Kemâl Atatürk Trabzon'u ziyaret ettiğinde, konaklaması için bu konak düzenleniyor. Atatürk, eşi Latife Hanım ve beraberindekiler bu konakta kalıyorlar. (Aman karışmasın, bu bina Atatürk Köşkü diye bilinen köşk değildir. Üç sefer ziyaret eder Atatürk Trabzon'u. Bugün Atatürk Köşkü olarak bilinen yapı, Konstantin Kabayanidis tarafından 1890'da yazlık olarak yaptırılan yapıdır ve Atatürk 1937'deki Trabzon ziyaretinde burada üç gece konaklamıştır.)



Daha sonraları Trabzon Valisi Ali Galip Bey zamanında (görev süresi: 1927 - 1932) konak 25.000.- TL bedel karşılığı kamulaştırılır ve 1927 - 1931 yılları arasında Hükümet Konağı, 1931 - 1937 yılları arasında da müfettişlik binası olarak kullanılmıştır.

1988 - 2001 yılları arasında ise Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve 2001 yılında da Trabzon Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Müzeye adım atar atmaz, yani bahçedeki o atmosferden, o büyüden kendinizi kurtarıp da merdivenleri çıkıp kapıdan içeriye adım atmayı başarabildiğiniz anda, eskimenin rutubetle karışan o bildik kokusu çarpıyor suratınıza.
Kalbim duracak gibi oluyor benim her sefer o kapıdan girer girmez. Beni nelerin beklediğini bilmeme rağmen ağır çekim hareketlerle binanın içinde dolaşmam nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Ama diyorum işte, büyüleniyorsunuz. O mimarinin, o ustalığın, o atmosferin karşısında büyüleniyorsunuz.


Zemin katta binanın mimari yapısı, detayları büyüleyecek sizi öncelikle. Sonra da döne döne dolaştığınızda bu katta, yani bir odadan öbürüne gittiğinizde burada neler yaşandığını keşfetmenin büyüsüne kapılacaksınız.




Zemin katın arkeolojik eser sergilemesi de tek kelime ile harika. En üst katta da etnoğrafik eserler var ama o üst kat da başlı başına bir mevzu, mimari açıdan.





Mutlaka görmeniz gereken bir müze, çok önemli bir bina. Gittiğinize pişman olmayacak, tam aksine yeni bir cennet keşfetmenin hazzını da yaşayacaksınız...

Ama beni hep hüzünlendirir Trabzon Müzesi.

Bu hüznümün bir sebebi çok az ziyaret ediliyor olmasıdır. Mutlaka tur programlarına katılması gereken bir müzedir.

Bir diğer sebebi ise hüznümün, dediğim gibi, acıklı öyküsüdür konağın.


Bir yalnızlık öyküsü...

Perşembe, Şubat 14, 2013

Güneşe Yazılan Yazılar - 6

GÜNEŞE VARMAK


Tek bir gözyaşım vardır benim, tek bir damla…

Ey güneş…

Sen, İkaros’u hatırlar mısın?

Hatırlar mısın seni aşıp, kanatlarını başına çalıp sonra da Arşipel’in dibini boylayan İkaros’u?

İkaros öleli binlerce yıl oldu. Sevgiyi yaşadı, ihaneti yaşadı. Göze aldı seni aşmayı.

Binlerce yıl önceydi… İkaros benim tüm kuşlarımın kanatlarını koparıp koparıp kendine kanatlar yaptırdı babasına, kanatlarını balmumuyla yapıştırdı ve uçtu. Gökyüzüne süzüldü, babasının uyarılarını da dinlemedi.

Sonra yükseldi, yükseldi, Apollon’un arabasına yaklaştı. Üzerinde atların şimşek salan nallarını ve arabanın çift tekerleklerinin gürültüsünü duydu. Gitgide güneş Tanrısına yanaşıyordu. Kanatları artan arzusundan büsbütün hız aldı.

Sıcak sardı her bir yanı. Tüylerin saplı olduğu mumlar güneş ateşinde eriyordu.  Ama içinde ne korku ne de pişmanlık vardı İkaros’un. Kaderinin yüzüne sevinçle baktı, baktı, baktı.

Ve güneş hizasına gelerek güneşi aştı. Güneş arabası da, onu kullanan Apollon da artık aşağıdaydı. İki kanadını omuzlarına ekleyen yerlerinden kopardı İkaros ve onları Apollon’un başına çaldı. Tanrının başındaki defne çelengi boğazına geçti.

***

Zümrüd-ü Anka’yım ben. Telaşlıyım… Nasıl olmam? O kadar yaşadım, o kadar gördüm. Heybem doldu taştı bilgiyle. Dağıtmak istedim herkese.

Duydu birileri, bilgiyi almak istediler benden. Oysa ben verecektim hepsini onlara birer birer.

Kaf Dağı’nın ardında dediler benim için, yedi dipsiz vadi aşmak gerek dediler.

Düştü peşime insanlar, düştü peşime kuş sürüleri, yüzlercesi, binlercesi aramak için beni, bulmak için, dağları aşmaya, dipsiz vadileri geçmeye çalıştılar. Her seferinde kendi efsanelerinin sularında boğuldular.

Oysa ben telaş telaş kanatlarımı sürdüm uçarken her yere, gözyaşlarımı akıttım… Hep şifa olsun diye.

Bilmezlerdi ki, bir sen görürdün beni, bir sen anlardın.

Sana döndüm yüzümü. Bin bir ötüşümü bir sen duyabilirdin, bin rengimi senin ışığın ortaya çıkartırdı.

Her sefer sana döndüm yüzümü, sana baktıkça, sana vardıkça, yaktın beni, küle döndürdün. Bense her sefer küllerimden yeniden doğdum.

***


İkaros güneşi aşmayı göze almıştı.

Ondan sonra ne oldu biliyor musun? Ben oradaydım gördüm…

Sanki varlığa döndü İkaros, güneşi aşmıştı, bunu göze almıştı ve ışıklar içinde yuvarlanarak mavi engine düştü.

İkaros öleli binlerce yıl oldu. Çoktan Arşipel’e düşüp boğuldu. Şimdi Arşipel’in dibinde yatıyor.

***

Gözümde tek bir damla gözyaşı. Sen görürsün beni, ışığın dansa davet eder bin rengimi. Sen duyarsın beni. Bin bir ötüşümü.

Heybemdeki hikâyelerim, dünya durduğundan beri olan her şey... Telaş telaş dağıtmaya koşarken ben onları, senin ışığındır bana yol gösteren, bin rengimi raksa davet eden.

Ötüşümün büyüsü, renklerimin senin ışığının değmesi ile oluşan o tanrısal dansı ürküttü güneşi, yaktı beni…

Her sefer küllerimden yeniden doğarım, bilirsin…

Herkes ötüşümün büyüsüne kapılıp peşime düşüp ararken beni dağlarda, taşlarda, ummanda,  ben yüzümü dönmüşüm bir tek sana. Sen ise yakarsın beni her sefer, her ötüşümde, renklerimin raksında beni her sefer küle çevirir yangının…

Ama içim acır, göz pınarıma oturur bir damla gözyaşı.

Şifalı sandığın o gözümdeki bir damla gözyaşı. Salarsam onu, senin kasıp kavurduğun o koskoca Mezopotamya ovası döner koca bir denize. Önüne geleni çeker içine, yok eder, alır, boğar, gider…

Boğar seni bile…

İkaros seni aşmayı göze aldı binlerce yıl önce, yatıyor şimdi Arşipel’in derinliklerinde.

Ben de cesurum en az onun kadar. Bin bir ötüşüm susacak, bin rengim solacak, heybemdeki tüm bilgiler denizin dibinde kaybolacak da olsa, dalarım ben de o tek gözyaşımın derinliklerine…

***

Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.

"Güneşe Varmak" adlı bu yazım, sanatçının "Güneşe Varan Anka" ve "İkarus'un Son Uçuşu" adlı eserlerinden esinlenerek yazılmıştır.


KARDAN ADAM


Eski bir 14 Şubat yazım...



Gene eve kapandım. Ama bu sefer biraz daha tedbirli, belki de daha şanslı olarak. Bu sefer İzmir’den “hangi uçak olursa olsun uçarım, yeter ki varayım İstanbul’a” düşüncesiyle değil, sabahlara kadar havaalanlarında ve yollarda sürünerek değil, evde camdan baka baka karşıladım karı.
                                   
Bu sefer de geçen sefer olduğu gibi karın geleceği saat bile belliydi. Ben de yollarda, turlarda, yolculuklarda olmadığımdan, sakin sakin tüm hafta sonu için alış verişimi tamamlayıp, arabamı evin önüne, aküsünün yeni ve dolu olduğundan emin, antifrizi tam, silecekleri açık olarak park edip karşıladım karı.

Paul Auster’in eşliğinde geldi kar. Kehanet Gecesi’ni okurken bastırdı. Kar kitaba, kitap kara zevk kattı. Uykusuz gecelere, televizyonun önünden New York’a uzanan uzun saatlerde Kıbrıs konusunda bundan sonra neler olacak acaba diye düşünmelere, sabaha karşı kanepenin üstünde uyanmalara eşlik etti kar.

Ben Tarabya’da kuzey rüzgârlarına açık, sanki Sibirya’da yaşıyor gibiyim. Burada kar böyle yağdı mı mahsur kalınıyor. (Tamamen İstanbul şartlarından bahsetmekteyim, yoksa Erzurum’un ya da Kars’ın kara kışını da bilirim.) Görüntü kartpostal gibi... Bu sefer İstanbul insanı daha tedbirli. Bir önceki sefalet yaşanmıyor sokaklarda. Ama Bursa – Balıkesir – İzmir yolları kapalı. İnsanlar mahsur kalmış. 7000 köy yolu kapalı. Ankara – İstanbul arası tipi nedeniyle otobüs seferleri iptal. Pek çok uçuş iptal. Deniz seferleri yapılamıyor vs vs. Ama telefonlara engel yok. Hatta kablosuz telefonla camın önünde kar yağışını seyrederken ulaşıveriyorum kar altındaki başka bir şehre. Telefonun ucundaki şehir kara alışık bir şehir, orada öyle kar yağınca okullar falan tatil olmuyor:

-      Nasıl hava orada?
-      Berbat...
-      Okullar tatil mi?
-      Yok canııııııııım...
-      Tabii, neden olsun ki? Siz kara alışıksınız. İstanbul’a gelmiyorsun tabii.
-      Gelemiyorum. Havaalanı kapalı.
-      Hangisi?
-      Sizinki tabii ki...
-      Doğru ya. Bu bizim havaalanı da hep kapanıyor. Ne yapacaksın Pazar günü?
-      Kardan adam.
-      Benim için kardan adama bir soru sorar mısın?
-      Tabii...
-      Neden hiç kardan kadın yoktur da hep kardan adamlar vardır?
-      Çünkü hemen eriyen, mayışan, dağılan hep erkekler olduğu için. Kadınlar daha soğuk bakabildikleri için. Hemcinslerime bir örnek işte... Kardan adam.

Gülümsüyorum... Önce aklıma okuduğum kitaptan bir bölüm geliyor:

“Rosa ayağa kalkıp bürodan çıktığı anda Nick’in zihninden ansızın – gök gürültüsü gibi gürleyen şehvet – bu kadınla yatağa girmek için büyük olasılıkla elinden geleni yapacağı geçer, evliliğini feda etmek pahasına bile olsa. Erkekler günde yirmi kez böyle düşüncelere kapılırlar, bir insanın içinde bir arzu kıvılcımı doğması bu dürtüsünün peşinden gideceğini göstermez,...” (Paul Auster, Kehanet Gecesi)


Sonra da geçen gün hemen hemen tüm gazetelerde dikkatimi çeken bir haber:

Aşkın, "arzulama", "çekim" ve "bağlılık" olmak üzere üç aşamasının olduğu ve he aşamada insan vücudunda farklı hormonların devreye girdiği ortaya çıktı.

Zaten hep böyle haberler okunmuyor muydu ki her gün herhangi bir gazetede, ya da kadın dergilerinde? Ama bu seferki biraz farklıydı. Benim de katıldığım “aşkın kimyası” martavalına biraz bilimsel açıklama getiriyor gibiydi. Hatta tahmin ettiğim gibi, bunun bir formülü de vardı, 1+1=2 misali veya onun gibi bir şey.

BBC’nin internet sitesinden alınmaydı haber. ABD’de New Jersey Rutgers Üniversitesi’nde biyokimya araştırmalarıyla tanınan Helen Fisher diye biri varmış. (Tam burada bu konulardaki cehaletim devreye girdi tabii. Ben Rutgers Üniversitesini de, Helen Fisher’i de bilmiyorum. Genelde biyokimya araştırmaları ilgi alanıma girmediği için de, bu tür şeyleri ancak birileri okuduğum gazetelerin bir yerinde yayınlarsa ya da başka tesadüflerle karşıma çıkarlarsa görüp, okuyup haberdar olabiliyorum haliyle.)

Şimdi, bu Helen Fisher şöyle demiş: Aşkın ‘arzulama’ denilen ilk aşamasında, cinsiyet hormonları testosteron ve östrojen karşı cinsle sevişme isteğini doğuruyormuş. (Bu hepimize oldukça bildik gelen bir açıklama sanırım. Hepimiz bir yerlerde okumuş ve duymuşuzdur. Testosteron ve östrojen sözcüklerini de son yıllarda mutlaka anlamlı ya da anlamsız cümlelerde kullanmışlığımız vardır.)

‘Çekim’ denilen ikinci aşama, yaygın olarak ‘âşık olmak’ diye tabir edilen duygu haline karşılık geliyormuş. Dopamin, norepinefrin ve serotoninin devreye girdiği bu dönemde aşık olan, aşık olduğu kişiden başka bir şey düşünemiyor, iştahı kesiliyor, daha az uyuyor, hatta günün her saatinde aşkını düşünmekten çalışamıyormuş. (Şu cehalet ne kötü, bu üçü içinde bir tek şu serotonin bildik bir sözcük benim için. Son zamanlarda epey duyuyorum ve okuyorum. Şimdi anladım neden bazı insanlar şiirler yazar, şarkılar besteler ve bizi de salya sümük vaziyetlere sokarlar. Acı yaratıcılığı tetikler!)

Aşkın üçüncü ve son aşaması ise ‘bağlılık’ ya da ‘dostluk’ diye tabir edilen dönemmiş. Bu dönemi de oksitosin ve vasopressin hormonları belirliyormuş. Oksitosin orgazm sırasında her iki cinsin sinir sistemi tarafından salgılanan ve çiftler arasında bağlılığı derinleştiren bir hormon olarak görülüyormuş. (Aman Tanrım! Bu da ne? İyi ki doktor falan değilim. İnsan aşık olamaz böyle düşünürse. Sevişemez de. En azından gülme krizine girer.)

Bence oldukça doğru yaklaşımlar bunlar aslında. Ama Paul Auster aynı şeyi iki cümlede bakın nasıl özetliyor:

“Ve bütün bunlar olabilecek en ruhsuz yerde gelmişti başıma, yirminci yüzyılın havasını taşıyan bir Amerikan bürosunun sert flüoresan ışıkları altında, insanın hayatının aşkına rastlamayı hiç ummayacağı bir yerde. Böyle bir olayın açıklaması olmaz, neden şuna değil de buna âşık olduğumuzu açıklayacak nesnel bir gerekçe yoktur.”  (Paul Auster, Kehanet Gecesi)

Ama varmış işte bay Auster. Hem de tam tahmin ettiğim gibi. Bir formülü bile varmış. Her ne kadar 1+1=2 gibi basit bir formül değilse de, anlaşılabilecek kadar basit. Ama gene de bana sizin yazdıklarınız daha sevimli geldi bay Auster.

Gazetelerdeki yazı burada bitmiyor, başka bir araştırmaya daha yer vermişler. Bu seferki Arthur Arun adında New York’lu bir psikolog profesör. Bu profesörü de bilmiyorum. Kendisi aşkın dinamiklerini incelemiş ve karşı cinse ilişkin beğeninin ilk 1.5 – 4 dakika içinde oluştuğunu ortaya koymuş. Arun araştırmasında, birbirini hiç tanımayan çok sayıda çiftten 1,5 saat boyunca hayatlarıyla ilgili özel ayrıntıları anlatmalarını istemiş. Daha sonra çiftlere hiç konuşmadan 4 dakika boyunca birbirlerinin gözlerine bakmaları söylenmiş. Çiftlerin büyük bölümü gözlerine baktıkları kişilerin kendilerini derinlemesine cezbettiklerini itiraf etmiş. Hatta araştırmaya katılanlardan iki kişi de daha sonra evlenmiş. Arun’un araştırmasına göre karşı cinsin cazibesine kapılmada beden dili yüzde 55, ses tonu yüzde 38 rol oynarken konuşma sırasında anlatılanlar ancak yüzde 7'lik bir rol oynuyormuş.

Bu kadar araştırmaya da ne gerek vardı, bilmiyorum. Paul Auster bu koskoca araştırmayı da bir cümlede özetlemiş:

“Arzunun gizemi, sevgilinin gözlerine bakınca başlar, çünkü ancak orada o kişinin kim olduğuna ilişkin bir ışık yakalarız.” (Paul Auster, Kehanet Gecesi)

Bu arada unutmadan: Araştırma ‘zor insanı oynama’nın da çoğunlukla cezbedici olmadığını ortaya koymuş.

14 Şubat ne zaman ‘Sevgililer Günü’ oldu? Aziz Valentin günü değil miydi o? Hatta paganist dönemlere ait hikayeleri de yok muydu? Ayrıca 14 Şubat ‘Dünya Öykü Günü’ de değil mi? Bir de artık galiba kadınlar bundan böyle 14 Şubat’ta şiddete karşı seslerini yükselteceklermiş.

Ben bu sene 14 Şubat gününü Paul Auster ile bir yolculuk yaparak geçirmeye karar verdim. Kehanet Gecesi’nde bir yolculuk. Gittiği yere kadar! Pazar günü de her zamanki gibi elime kahvemi alıp şu ‘Kardan Adam’a bir bakarım...

(14. Şubat. 2004)

Salı, Ocak 22, 2013

Güneşe Yazılan Yazılar - 5


Zîn’in Güneşi



Ey benim kara kaşlım,
Katran karası saçlım,
Ey benim gece gözlüm…

Sen ey doğunun şahsüvarı,
Güneş ol, doğ gönlüme.

Ben girmem kara topraklara,
Sen kalk gel, uzan yanı başıma.
Gel ki, ay ve güneş gibi âlemi aydınlatalım.

***

Aşk kalemiyle yazıldı bu sevda.
Seni gördüğüm anda
Kıyamet koptu aklımda,
Yağmur yağdı çölüme,
Çiçekler açtı, dereler taştı.

***

Binlerce yıllık bir aşk bu,
Yüz gönülle sevdim ben seni.
Ben aşk belasının hastası, aşk Kerbelasının susuzu,
Sen ise çarem…
Akıtma gözümden yüreğimin kanını.

***

Sevginle akıldan azat oldum,
Kara ve karanlık gecelerde sabahlara dek mumla dertleşir oldum.
Benim gibi yanar o da,
Yoldaşımdır, arkadaşım, sırdaşımdır.
Benim başımdaki ateşi, gönlümdeki közleri,
Canımın tutuştuğu savaşı o bilir bir tek.
Sen benim canım, civanım,
Doğunun şahı sevdiceğim,
Ay güneşsiz aydınlanır mı?

***

Ayaklarımda zincirler,
Prangalar ayaklarımda…
Azıksız, susuz, gözsüz,
Amaçsız, isteksiz ve karanlıkta bırakma beni.
Değişse de elbiseler,
Haller değişmez,
Her dem sevdalıdır bu sarhoş gönül.

***



Ey benim kara kaşlım,
Katran karası saçlım,
Ey benim gece gözlüm…

Sevginden döktüğüm gözyaşlarından kavaklar yeşerdi Dicle kıyısında,
Görmez misin, gözyaşlarım gibi dökülür Dicle Nehri,
Nasıl dolamışsa kollarını Cizre’nin boynuna
Gel öyle sarıl bana.
Yetti şeklinin hayaliyle kanaat edişim…
Yetti hayalinin yalnızlığa getirişi beni…
Dilim sensiz, ben sensiz dilsizim
Karanlığın kalbine gömme,
Amaçsız, muratsız, mutsuz,
Bu ovalarda tek başıma bırakma beni

***

Yaprak gibi savrulurum ben ateşinde yanmazsam,
Duymazsam sesini.
Hasretinden susadı, kurudu dudaklarım aşktan.
Sana kavuşmak için canımı ateşe atasım var,
Sabahlara kadar dertleştiğim mumun ateşinde seni yakasım var,
Kendimi uçurumlara atasım var.

***

Vahşet kalbimin dostu oldu,
Suyu söndürecek bir ateş oldu.
Yağmurun bereketiyle yetiş imdadıma.

***

Aşk zinciriyle bağlı ayaklarım,
Gel benim kanadım ol,
Rüzgâr ol, gel savur saçlarımı

***

Her gece üstüme doğan güneşim, ışığım, günberim;
Felek seni her gün toprak mağaralara da atsa güneşim,
Ufuklar her daim karanlıklara da dalsa
Sen doğ benim üstüme…

***

Ne aşklar mesken eyledi bağrımı,
Ne acılar gördü bu bozkır gönlüm.
İstedim ki kavuşsunlar, mutlu olsunlar;
Beni dinlemediler, üstüme basıp yürüdüler gittiler
Çiğnediler gözlerimi, sözlerimi…
Ne Leylalar ve Mecnunlar, ne Ferhatlar ve Şirinler, ne Azralar ve Vamıklar geçti benim bağrımdan
Ama en güzelini Mem demiş Zîn’e aşkından
“Ölmeye canımda bir ramak kalıncaya kadar,
Ey sevgili, sen benim canımda saklısın!”
Sen de saklısın işte böyle benim bağrımda.

***

Gel, binlerce destanı inlet,
Gel ki, hep bahar olsun bahçem…
Gel ki, canım canına kavuşsun,
Ruhum ruhunda yok olsun…
Gel ki, zerre güneşe kavuşsun…
Ay güneşine kavuştuğunda,
Gül bahçesine dönsün bu zindan.

***

Güneş doğudan ışık gösterince
Ufukları karanlıktan uzaklaştırınca
Gönül gam deryasında boğulsa da
Gönül kanına boğma beni.
Göğsümün fenerini ışıksız bırakma
Kanlı gözyaşları döktürme bana.

***

Hicran derdinin şarabıyla sarhoş ettin beni,
Benim gönlüm ki sevgine tutsak,
Şimdi kavuşma şarabına yanıp tutuşur.
Çevresi bol ışıklı ay gibi
Ateş ve rüzgâr birleşip yaksa da bağrımı
Ben girmem kara topraklara,
Ben girmem senin koynuna,
Ölümsüzlük iksiri gibi
Gel uzan benim yanıma.
Yetti canıma kemal sınırında duran bu aşk,
Gel uzan koynuma.

***


Kara sevdam,
Her gece üstüme doğan güneşim, ışığım, günberim,
Çöle yağan yağmurum,
Çağdaşım, yoldaşım, dildaşım,
Sevgilim, aşkım, görüp göreceğim,
Katilim…
İlham perim…


Not: “Güneşe Yazılan Yazılar” yazı dizim Ahmet Güneştekin’in “Yüzleşme” sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.

“Zîn’in Güneşi” adlı bu yazım sanatçının “Mem û Zîn’in Masumiyeti” adlı eserinden esinlenerek yazılmıştır.

Bu yazı bir düz yazıdır, şiir değildir.

Bu yazı, büyük ozan Ehmedê Xanî’ye bir selâmdır.

Yazı Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn” destanından alıntılar, uyarlamalar ve yazarın kendi cümlelerini içermektedir.

Cumartesi, Aralık 22, 2012

Güneşe Yazılan Yazılar - 4


ÇAĞ TUFANI



Nice mutlu yıllara... İyi ki doğdun, iyi ki varsın...

***

Güneş son ışıklarıyla akıllara durgunluk veren bir renk cümbüşü yaratmıştı Mezopotamya ovasının üstünde.

Renkler güneşe tapınır gibi dans ediyorlardı.

Çocuklar top oynamayı, tarladaki adamlar ellerindeki orakları, kadınlar terasta astıkları çamaşırı, yaptıkları yemeği bırakmış ellerini gözlerine siper etmiş ovadaki bu dansı seyrediyorlardı hayran hayran.

Mezopotamya ovasında zaman durmuştu sanki...

***

Göklere yükselir gibi uzanan bir taş binanın yüzlerce yıllık güzel ahşap kapısı iki yana açıldı yavaşça. Gözleri kör edecek kadar kuvvetli bembeyaz bir ışık yayıldı her bir yana. Bir kadın çıktı ışığın içinden. Bembeyaz bir elbise vardı üzerinde. Gözünde de beyaz bir bant. Yavaşça yürüdü. Çıplak ayaklarını dikkatle basıyordu yere.  Bir iki adım attı ve durdu. Sanki bir şeyler görmeye çalışır gibi başını hafifçe yukarı kaldırdı, ardından da sağ elini. Kadın elinde bir terazi tutuyordu iki kefesi de aynı hizada duran. Işık arttı, bir rüzgâr esti, kadının saçlarını dağıttı. Rüzgâr kuvvetlendi, yerden kalkan tozlar kadının etrafında dönmeye başladı. Kadının saçları uçuyor, etekleri yerden hafifçe havalanıyor, elindeki terazi sallanıyordu. Birden kadının arkasındaki kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Ortalık karanlığa gömüldü.

***

“Kızma sarı Kraliçem, o tatlı gülümsemenle iyi geceler dile bana” dedi ovaya bakarak oturduğu yerden Adam.

Kadın bozulmuş gibi dudağını bükerek saçına dokundu elleriyle, kaşları çatılmıştı üzüntüyle.

Adam bunu fark etti gözünün ucuyla ve ovaya bakmaya devam ederek Kadının elinin üstüne elini koyup hafifçe okşayarak gülümsedi ve “Ovaya diyorum, Mezopotamya’ya…” dedi.

Kadın ellerini çenesine dayayıp uzaklara baktı.

Güneş iniyordu ufukta.

“Birazdan denize dönecek her yer” dedi Kadın gülerek ve güneşe bakmaya devam ederek.

“Karanlıktan sonra hangi renkler gelir biliyor musun?” diye sordu Adam.

Kadın güneşe bakmaya devam ederek “Bilmiyorum…” dedi.

“O halde gözlerini kapat…” dedi Adam.

Kadın gözlerini kapattı.

“Ne görüyorsun?” diye sordu Adam.

“Güneşi…” dedi Kadın gülümseyerek ve gözleri kapalı.

“Hile yaptın…” dedi Adam.

Kadın gözlerini açtı,  muzip bir şekilde gülerek omuzlarını silkti.

“Haydi, bu sefer hile yapmak yok” dedi Adam, “kapat gözlerini…”

Kadın gözlerini kapattı.

“Suyun içine dal şimdi de… Bakalım ne göreceksin…” dedi Adam.

Kadın gözlerini açtı. Şaşkın şaşkın bakıyordu Adama: “Ne suyu?” diye sordu.

“Bu ovanın suyla kaplandığını düşün, her yerin suyla dolduğunu, tufan olduğunu…” dedi Adam.

“Tufan mı?” diye sordu şaşkınlıkla Kadın.

***

Çıplak ayaklarını dikkatle yere basıyordu kadın. Yavaş yavaş ilerlemeye başladı rüzgârın içinde. Sağ elinde terazisini tutuyordu. Gözleri bağlıydı. Beyaz uzun elbisesi uçuşuyordu. Kollarını iki yana kaldırdı, terazisi rüzgârda uçtu elinden. Biran durdu kadın, sonra gülümsedi. Elbisesi kol bileklerinden aşağıya doğru dümdüz iniyor ve rüzgârda oraya buraya savruluyordu. Kadın kolları iki yana açık yürümeye devam etti.

Toprak ıslanmaya başlamıştı, yürümekte zorlanıyordu. Etekleri ıslak toprağa değiyor ve kirleniyordu. Beyaz renk garip bir kahverengine dönüşüyordu.

***

“Evet, tufan” dedi Adam Kadına bakarak.

“Tufan neden olur ki?” diye sordu Kadın sesini alçaltarak.

“Aslında bir cezadır tufan haksızlıklara, adaletsizliklere karşı. Doğanın bir isyanıdır. Tufan temizler tüm bu adaletsizlikleri, kötülükleri. Dünya ilk baştaki haline döner. Yenilenir. Temizlenir. Eskimiş her şeyin sonudur. Başa, özüne döner her şey” dedi Adam.

Kadın gülümsedi “Nuh tufanı gibi” dedi.

“Evet” dedi Adam, “daha pek çok tufan hikâyesi var bu topraklarda sayabileceğin; ‘Gılgamış Destanı’nda olduğu gibi, sayısız, sonsuz hikâye var ararsan”

“Ben de bir tane biliyorum” dedi Kadın gülerek “Philemon’la Baucis hikâyesindeki gibi”

“Dedim ya, saymakla bitmez” diye gülümsedi Adam Kadına.

***

Kadının ayak bileklerine çıkmıştı su. Kollarını iki yana açtı ve kendi etrafında dönmeye başladı.  Rüzgâr saçlarını uçuruyordu.

Kadın yürümeye başladı gene. Sular da yükselmeye devam ediyordu. Artık zorlanıyordu iyice yürürken. Sular beline kadar yükselmişti.

***

“Peki neden tüm o efsanelerde hep sonunda bir iki kişi ve belki bazı hayvanlar kurtulur? Herkes mi kötü? Adalet bu mu?” diye sordu Kadın.

“Su ne bulursa alıp götürür. Yoktur adaleti şaha kalkınca. Suya gömülünce adalet mi kalır? Sular kaplayınca etrafını, karanlığın içine gömülür dünya bir anda. Işığa çıkmak için uğraştıkça girdabında boğulur suyun…” dedi Adam.

“Ben anlamadım” dedi Kadın önünde uzanan Mezopotamya ovasına bakarak “kendini mi temizliyor, insanlığı mı kurtarmaya çalışıyor dünya?”

“Hiçbir şeyin onu karanlığa sürüklemesine izin vermezse, hep ışığı takip edip, yüzünü güneşe dönerse, karanlıkta bile güneşi ararsa kurtulur insanlık…”

“Hoşgörü mü?” diye sordu Kadın.

“Hayır” dedi Adam, “kabul etmek…”

Kadın Adama baktı soru soran bakışlarla.

“Adalet ancak böyle gelir, karanlıkla ışığın arasındaki mücadele ancak böyle biter” dedi Adam.

“Işık kazanır…” dedi Kadın uzaklara bakarak.

“Evet” dedi Adam ve ekledi “kötülük kaosu doğurur ve sonra dinginleşir. Ama her sefer bir çağ tufanıdır yaşanan.”

***

Kadının göğsünden yukarıya çıkmaya başlamıştı sular. Kollarını iki yana açmış dönüyordu etrafında.

Gözlerindeki bant duruyordu, saçları savruluyordu rüzgârdan.

***

“Ruhlar için ölümdür suya dönüşmek ve ruh yeniden doğar sudan…” dedi Adam.

“Anka’nın küllerinden doğduğu gibi” dedi Kadın.

Kadın oturduğu yerden kalktı, ovanın üstünde kaybolan güneşe bakmaya başladı. 

Adam da yerinden kalkıp Kadının yanına geldi ve omzundan tutup kendine doğru çekti.

“Karanlıktan sonra hangi renklerin geldiğini anladın mı şimdi?” diye sordu Adam Kadına.

Kadın başını Adamın omzuna yasladı ve batan güneşe bakmaya devam ederek “Galiba…” dedi.

***

Uzaktan bir müzik sesi duyuldu. Güzel bir melodi sardı etrafını kadının. Başını göğe kaldırıp gülümsedi. Bir erkek sesi melodiye eşlik ediyordu şarkı söyleyerek:

“Kızma bana sevdiceğim, gözümün nuru,
Kızma bana, uzak diyarlara gittiğim için gözbebeğim
Kuş olup geleceğim tekrar senin yanına.
Pencereni aç sarı kraliçem,
O tatlı gülümsemenle iyi geceler dile bana
Kızma bana sevdiceğim, gözümün nuru,
Kızma bana, seni bıraktığım için gözbebeğim
Yaklaş ki seni görebileyim
Sana veda edebileyim”

Sular kadının başının üstüne çıkmış tüm ovayı kaplamıştı. Kadın suyun dibine doğru çekilirken gözünde bant, kolları iki yana açık kendi etrafında dönüyordu hâlâ.

***

Ovanın üstünde renklerin dansı bitmişti. Çocuklar toplarını alıp evlerine doğru yürüdüler, tarladaki adamlar oraklarını sırtlarına vurup evlerine doğru yola çıktılar, kadınlar çamaşırlarını toplayıp, yemeklerini ateşten alıp yer sofralarını kurdular.

Güneş kızıla boyadığı taş evlerin üzerinden herkese veda edip yerini geceye bırakmaya hazırlanıyordu. Yavaş yavaş ufukta kayboldu. Mavinin tonlarına boyandı ova, her geçen dakika koyulaşan o mavinin tonları, Mezopotamya ovasını biraz sonra koskoca bir denize çevirecekti.

Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan yazılardan oluşmaktadır.

Bu hikâye, sanatçının "Çağ Tufanı" adlı eserinden esinlenerek yazılmıştır.

Hikâyede bahsi ve sözleri geçen şarkı, Georges Dallaras'ın söylediği Stavros Kougioumtzis'in ölümsüz eseri "Mi mou thimonis matia mou"dur.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails