Cumartesi, Ocak 03, 2015

Yaratıcı ol... Kendin ol...


Yaratıcı ol, kendin ol...
Taklit etme... Taklit ederken "taklidin taklidi" olduğunun farkına var...
Sevdiğin işi yap, sevmediğin hiçbir şeye kimse seni zorlayamaz. "Mecburum ama..." diye başlayan hiçbir açıklama kabul edilemez. Mecbur olunan tek şey ölümdür hayatta, bunu unutma...
Yaratıcı ol... Kendin ol... Biraz kafa yor. Sana ait bir şey çıkart. Taklit ettiğin şey üzerinde Hilâl-i Ahmer Cemiyeti'nden verilmiş kıyafet gibi durmasın.
"Herkes yaratıcı olamıyor ki, aklıma da bir şey gelmiyor" diyorsan şunu bil, evet, herkes yaratıcı olamaz ve olmak zorunda da değil. Yaratıcılık sana doğanın bir lütfudur ve sistematik bir şekilde geliştirilir. Taklitle olmaz. Bu durumda ne yapacaksın biliyor musun? Bırakacaksın bu işleri... Taklit etmeyeceksin. Gerisini getiremezsin çünkü. Yaratıcılık ve yaratış süreci, o konuyla ilgili çok sağlam alt yapı ve bilgi gerektirir.
Bilmediğin işlere girme, bilmediğin sulara girme... Boğulursun...
Ne güzel der bir Arap Atasözü: "Bir işin hem aşığı hem muhtacı olacaksın!" Bu benim hep yoluma ışık tutan bir söz olmuştur.
Evet, sevdiğin şeyi yapacaksın, sevgiyle yapacaksın ama unutma yalnızca sevgi yetmez...
Etkilenirsin, bu çok normaldir, doğaldır. Her ne kadar taklit aslını yaşatır deseler de unutma orijinalde öyle dokunuşlar ve ayrıntılar vardır ki, taklit bunu asla başaramaz ve güdük kalır, ruhsuz kalır, iğreti durur, gülünç olur...
Evet, bazı şeyler vardır, onlar öyledir, başka yolu yoktur, öyle yapılması gerekir ama yine de içindeki ayrıntılar ve dokunuşlar onu özel kılar...
Taklit etme ama esinlen... Esinlenen kişi yaratış ve üretiş kapılarının eşiğinden adımını atmış demektir. Sana verilmiş bu hayatın sonunda altında imzan olan sana ait, orijinal bir tane işin olsun. Zaten o zaman taklit etmenin, çalmanın, emek hırsızlığının en çok sen karşısında durursun...
Yaratıcı ve üretken, taklit etmeyen, emeğe saygı duyanlarla çevrili olsun bu yıl hayatınız...

Perşembe, Aralık 11, 2014

"Mardin/Güneş Ülkesi"ne SKALİTE Ödülü



Dünya turizm profesyonellerinin küresel turizmi ve arkadaşlığı yaymaya çalıştığı uluslararası en yaygın ve en eski turizm sivil toplum örgütü olan SKAL’ın en büyük kulübü SKAL International Istanbul, 1998 yılından beri SKALİTE “Turizmde Kalite” ödülleri vermektedir.

SKALİTE’nin amacı turizm sektöründe kalite çıtasını yükseltmeyi hedefleyen kişi, kurum ve kuruluşları ödüllendirmek, kaliteyi bir yönetim felsefesi olarak benimseyenlerin aynı zamanda sektör çalışanlarına örnek olmasını sağlamak ve tabii turizm gelirlerinin öneminin bilincinde olarak, Turizmde kalite’yi sorgulamayı ve kalite olgusunu da gündemde tutmayı amaçlamaktadır.



Konaklama Tesisleri, Ulaştırma ve Seyahat Acenteleri gibi ana sektörlerin yanı sıra, Turizme destek veren Turizm Basını, Kültür Değerlerinin Korunması, Eğitim ve Tanıtım gibi dallarda kalite çizgisinden ödün vermeksizin faaliyetlerini sürdüren kişi, kurum ve kuruluşlar 17 yıldır SKALİTE ödülleriyle ödüllendirilmektedirler.



Bu yıl 17. SKALİTE Turizmde Kalite Ödülleri kapsamında, İletişim/Tanıtım kategorisinde En İyi Turizm Yayını dalında “Mardin/Güneş Ülkesi” kitabım bu ödüle lâyık görüldü.


Pazar, Kasım 30, 2014

"Mardin / Güneş Ülkesi" artık üniversiteli...

Hafta sonu pek mutluluk veren bir haberle başladı.

"Mardin / Güneş Ülkesi" bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta Orient-Institut İstanbul'un kütüphanesine kabul edilmişti, kardeşi "Sarayın Dehlizlerinde" ile birlikte.

Öyle bir haber geldi ki, mutluluk, onur, gurur birbirine karıştı.

İlk göz ağrım, göz bebeğim "Mardin / Güneş Ülkesi" Harvard, Princeton ve Kanada McGill üniversitelerinin kütüphanesine ve koskoca Congress Library'ye alındılar ve okuyucularına sunuldular.



Kitap fiziksel olarak bu kütüphanede ve online kataloglarında da arama yapıldığında çıkıyor.

Onca yılın emeği, aşkı, sevdası için inanılmaz onurlandırıcı bir ödül.

İki kitabımın da gönlümde yeri başka, yolları da farklı farklı.

İkisinin de yolları açık olsun...


Çarşamba, Kasım 26, 2014

Orient-Institut Istanbul

Geçtiğimiz hafta çok mutluluk verici bir olay yaşadım. Aslında onurlandırıldım ve bu çok büyük bir gurur vesilesi...

Almanların İstanbul'da büyük bir araştırma enstitüsü var. Oldukça önemli ve ciddi bir yer. "Orient-Institut Istanbul" adı da. Koca bir kütüphanesi var. Bu kütüphane halka açık ve araştırma kütüphanesi.


Geçtiğimiz günlerde enstitünün müdürü ile bir yemekte birlikteydik, aramızda geçen sohbette beni tanıdığından bahsetti ve kitaplarımı enstitünün kütüphanesine koymak istediğinden.


















Hafta başında kitaplarım "Mardin/Güneş Ülkesi" ve "Sarayın Dehlizlerinde" ile birlikte enstitüye uğradım ve resmen kütüphaneye kayıtları yapıldı...


Orient-Institut Istanbul'un müdürü Prof. Dr. Raoul Motika'ya yakın ilgisi için sonsuz teşekkürler...

Mutluluk, onur, gurur... Bu duygular arasında gidip geliyorum...

Orient-Institut Istanbul

Susam Sokak 16-18, D. 8
34433 Cihangir  - İstanbul
Tel: 0212 293 60 67
Web: www.oiist.org

Cumartesi, Kasım 22, 2014

Düşler Atölyesi

Eski çok eski bir rüyaydı "Düşler Atölyesi"...

Bir evim olacak, orada hep yazacak, yazacak, yazacaktım. Kitap okuyacak ve yazacak, yazar olacaktım. Evden çalışacaktım yani. Bir nevi atölyem olacaktı.



Parça parça hepsi oldu aslında. Selçuk'ta bir evim var ama henüz kullanmaya başlamadım. (Yaşantım sebebiyle üssümün ve kitaplarımın İstanbul'da olması gerekiyor.) Kendime ait olmasa da şu anda yaşadığım evde kocaman bir odam var ve orayı "Düşler Atölyesi" ilân ettim. Profesyonel turist rehberiyim ve mesleğimi çok seviyorum (küçükken oynadığım oyuncaklar ve okuduğum kitaplardan belliymiş rehber olacağım, uzmanı öyle dedi). Ömrüm hep okumakla geçti, yazmak ise bir hayat tarzı oldu benim için.

Artık evet her yere taşıyabildiğim bir atölyem var: "Düşler Atölyesi"

Nedir bu "Düşler Atölyesi"? Ne yapılır orada? Ne üretir bu atölye?



"Düşler Atölyesi" adı üstünde, düşlerin hayata geçirildiği bir yer. Aslında yıllardır hep vardı, adını yeni koyduk. Koyduk diyorum, Facebook arkadaşlarıma danışarak adına karar verdim. Bunu çok sık yaparım. Kararsız kaldığım konularda Facebook arkadaşlarıma danışırım, onlar da sağ olsunlar hep yardımcı olurlar. Biraz birlikte belirlemiş oluyoruz bazı şeyleri böylece...



Evet, "Düşler Atölyesi" aslında hep vardı. Benimle doğdu, benimle yaşıyor... Yıllarca oradan oraya taşındı. Şimdilerde yerleşik düzene geçmiş gibi görünse de, sokağa her adım attığımda benimle birlikte her yere gidiyor.

"Düşler Atölyesi"nde yazılar yazılıyor yıllardır örneğin.


Deneme yazıları, blog yazıları, gazetelere, dergilere yazılmış olan yazılar, "Işığa Ağıt" ve "Ölümsüzler Stoası" adlı tiyatro oyunlarım, kısa film senaryoları, "Son Vapur" adlı uzun metraj senaryom, "Mardin Şehir Planı/İl Haritası", "Mardin/Güneş Ülkesi" ve "Sarayın Dehlizlerinde" kitaplarım hepsi "Düşler Atölyesi" eserleri.

Ayrıca "Düşler Atölyesi" "Nükhet Everi ile..." adıyla anılan epey tur programının da üretildiği yer oldu.

"Düşler Atölyesi" müzik dinlenen, film seyredilen, aşırı derecede çay tüketilen bir yerdir aynı zamanda.



Mum ışığı ilham kaynağıdır. Bir sürü mum vardır "Düşler Atölyesi"nde.




Pencerelerinde kediler barınır, mama yer, özel olarak kendileri için yapılmış kedi evlerinde konaklarlar. (Eskiden "Düşler Atölyesi"nin İran kedileri vardı.)

"Düşler Atölyesi"nden her an her türlü üretim çıkabilir.

Şimdilerde bir yandan yeni kitabım "Sarayın Dehlizlerinde"nin yolu belirlenirken (yapılacak tercümeler, gideceği değişik ve çeşitli yollar vs) öte yandan da Dalaras, Ibrahim Maalouf, Fayrouz müzikleri eşliğinde yeni bir eserin üretim aşamasındayım "Düşler Atölyesi"nde... Yeni romanım "Bir İç Savaştır Aşk"ı yazıyorum.

"Düşler Atölyesi"nin kapısı her zaman tüm dostlara açık. Yaratmak, üretmek, paylaşmak, sohbet etmek, dertleşmek isteyen tüm dostlara...

"Düşler Atölyesi"nin eksiği bir tabela. Kapısına asmak istediğim tabelayı kızkardeşim Zeynep hazırlayacak. O da geldi mi keyfimiz daha da çoğalacak eminim...

Benim temennim "Düşler Atölyesi"nin ömrü uzun, üretimi bol ve verimli olsun...

Pazartesi, Ekim 13, 2014

Halikarnas Balıkçısı'na...




Hiç sevmem 13 Ekim’i ama her yıl 17 Nisan’da sana bir mektup yazarım.

Sen rehberlerin duayenisin. Sen “Anadolu’nun Sesi”sin. Yazdıkların, çizdiklerin, Anadolu gerçeğini yıllarca vurgulayışınla ve rehber kimliğinle bulunmaz bir hazinesin.

Hep derim, Halikarnas Balıkçısı gerçeğini reddetmek, Anadolu gerçeğini reddetmektir. Ayrıca kendisi  rehberlik mesleğinin yaratıcısıdır, bu da göz önünde bulundurulmalıdır. Azra Erhat’ın dediği gibi Türk rehberi “onun çizdiği yoldan gitmeye baksın, ne kadar gidebilirse.”

Ben yıllar önce yazdığım bir yazımda şöyle demişim:

“Halikarnas Balıkçısı’nı anlamak için hızına yetişmek şarttır ve bu da oldukça zordur. Balıkçı gerçekleri insanlara çok yabancı gelen bir tarzda ele alır. Kendisi tanrı Pan olur, başlar koşmaya. Elindeki kavalı da o rengârenk anlatımıdır. Ege’den doğru yola çıkar, hoplar, sıçrar, koşar ve sizi de peşine takar. Peşine takılmak epey güç ister. Nefesiniz yetmeyebilir, bacaklarınız tutmayabilir, sendeleyebilir, hatta dağlardan uçurumlara bile yuvarlanabilirsiniz. Ama yılmamalı, bırakmamalıdır. Peşinden gitmeyi denemeye değer. Zaten bir rehberin de görevidir Balıkçı’nın peşinden gitmek, onun izinden yürümek.”

“Anadolu konusunda Balıkçı coşkulu, duygusal, öfkeli, hırçın, hatta kırıcıdır. O çağdaş Homeros’tu. O Dionysos tanrıydı, diyonizyaktı. O bir romantikti. O bir Don Kişot’tu. O Anadolu’nun şövalyesiydi. O Anadolu’nun Sesi’ydi.”

Halikarnas Balıkçısı ölüm hakkında da der ki: “Ölüm hayata sığar, hayatsa ölüme sığmaz, ölümü aşar. Hayattan korkmadım ki, ölümden korkayım. Hem bilmez miyim ki, benden sonra yine insanlar var, yine deniz ve gök mavi. Sonra yaradılışın elindeyim, ot olurum, rüzgâr olur eserim, yağmur olur yağarım…”

Sevmiyorum 13 Ekim’i be Balıkçı… Seni benden aldığı için, sevmiyorum ama yine de sen hep buradasın koca adam… Benim de yüreğimde ve beynimin her kıvrımında.

Yaşar Kemal usta her sene Don Kişot’u yeniden okurmuş. Çok güzel bir sistem bir yazar için. Ben de “Anadolu’nun Sesi”ni her sene yeni baştan okurum, hatta bazen defalarca.

Sevmem 13 Ekim’i, bilirsin…


Öylesine bir ses vereyim sana dedim sonsuz sevdamın rüzgârıyla…

Çarşamba, Haziran 18, 2014

Bir İLK'e imza atmak (3. Bölüm - Son)

Batman - Siirt - Şırnak gezimizin son günü pek bir neşeli başladı... Aslında sabah uyandığımda odamdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara biraz korkutmuştu beni, hava yağışlı olmaz umarım demiştim...



Yağmadı tabii, yağmadığı gibi gün boyunca hava epeyce de sıcaktı. Neyse, yola koyulduk.

Bu son günde programda İdil, Öğündük / Midin ve Haberli / Basibrin vardı. İdil'e gitmek için yine Cizre'den geçmemiz gerekiyordu, bu da Kasrık Boğazı'ndan yeniden geçmek anlamına geldiğine göre, orada bir duralım dedik. Zaten gösterecek bir şey de vardı...

Suların içindeki tahtlar Kasrık Boğazı'nın ürkütücü güzelliğini azıcık yumuşatıyor.



Daha turizm açısından çok yol alması gereken bir bölge burası. Bir çay yaptıramadık. Bu konuları ayrıca yazmayı düşünüyorum.

Kasrık Boğazı... Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun sınırı. Cudi ve Gabar Dağları'nın arası... Böyle bir güzellik, böyle bir büyü nerede var? Ürkütücü ve aşık edici...




Burası çok önemli ve stratejik bir geçit olmuş binlerce yıl boyunca. Bu arada Part süvarisini gördünüz mü?



Siz ona bakarken ben de bir selfie yapıp kaçayım...



Kaçmak ne mümkün? Dünyanın en mutlu kedisini Kasrık Boğazı'nda bulacağımı söyleseler bana gülerdim. Bütün grubumun ortak kararı bu kedi dünyanın en mutlu kedisi. İnşallah hep öyle kal.



Kediyi sevip okşayıp vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kaptanımız Cemal kavşaklarda gördüğü her tabelada duruyor ve fotoğrafını çekiyor. Bu hastalık kısa sürede gruba ve ardından bana da bulaştı...




Daha bir sürü yer ziyaret edeceğiz ama Cizre'de Mêm û Zîn heykelinin önünde durup fotoğraflıyoruz o muhteşem destanın iki kahramanını.



Yolda Ahmet Güneştekin'in Yüzleşme sergisindeki bazı eserlerine yazdığım yazılardan birini okuyorum: Mêm û Zîn'in Güneşi. Galiba herkes beğeniyor. Okumadınızsa siz de okuyun bence... Bu blogda yazılarım arasında var.

İlk durağımız Şırnak'ın İdil ilçesi. Meryemana Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.



Keyifli sohbetler ediyoruz...





Midin Köyü'nü en sona bırakmaya karar veriyorum ve Basibrin Köyü'ne gidiyoruz. Günlerden Pazar... Ben kilisenin papazı Saliba Elden'i bulmaya evine gidiyorum, köy meydanında ve kilisede bir hareket var...





Papaz Saliba Elden'i çok seviyor gezginlerimiz. Bayağı uzun sohbet ediyoruz kendisiyle kilisenin avlusunda ve içinde.



Sonrasında da dışarıda biraz vakit geçirdik... Bazılarımız koyu sohbetlere daldı cemaatle, ben de kilisenin damına çıkıp etrafı seyrettim.






Sonra köyden ayrılıp son köye gittik. Öğündük / Midin.

Mor Yakup Kilisesi'nde Melfono Favlus'la koyu ve keyifli bir sohbete daldık...








Cizre'ye dönmeden köyde biraz dolaştık...







Doğa o kadar güzel ki burada...



Ve Cizre'ye dönüyoruz... Cizre'ye tepelerden bakmak bambaşka bir mutluluk... Seyr-i Cizre'de yemek yiyor ve vakit geçiriyoruz.



Sevgili dostlarımız da bizimle... Müthiş bir final yaşıyoruz. Cizre'nin muhteşem gençlerinden muhteşem bir müzik ziyafeti...



Her şey o kadar güzel ki, herkesin ortak bir duygusu var: Bitmesin... Bu güzel anlar bitmesin...

İlginçtir, son saatler geçmek bilmedi ve sanki zaman durdu Cizre'de...

Öylesine mutluyduk işte!

Bir Antonina Turizm klasiği olan sertifika törenini de yapıp, istemeye istemeye de olsa dostlarla vedalaşıp yola koyuluyoruz. Uçak zamanı yaklaşıyor.



Bir İLK'e imza atmanın gururu, coşkusu, mutluluğu ve güzel hatıralarla dolu bir yolculuğun daha sonuna geliyoruz.



Her şey çok güzeldi, çok keyifliydi...

Bir sonraki gezimiz Kasım ayında... Bence böyle bir güzelliği kaçırmayın...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails