Cumartesi, Kasım 22, 2014

Düşler Atölyesi

Eski çok eski bir rüyaydı "Düşler Atölyesi"...

Bir evim olacak, orada hep yazacak, yazacak, yazacaktım. Kitap okuyacak ve yazacak, yazar olacaktım. Evden çalışacaktım yani. Bir nevi atölyem olacaktı.



Parça parça hepsi oldu aslında. Selçuk'ta bir evim var ama henüz kullanmaya başlamadım. (Yaşantım sebebiyle üssümün ve kitaplarımın İstanbul'da olması gerekiyor.) Kendime ait olmasa da şu anda yaşadığım evde kocaman bir odam var ve orayı "Düşler Atölyesi" ilân ettim. Profesyonel turist rehberiyim ve mesleğimi çok seviyorum (küçükken oynadığım oyuncaklar ve okuduğum kitaplardan belliymiş rehber olacağım, uzmanı öyle dedi). Ömrüm hep okumakla geçti, yazmak ise bir hayat tarzı oldu benim için.

Artık evet her yere taşıyabildiğim bir atölyem var: "Düşler Atölyesi"

Nedir bu "Düşler Atölyesi"? Ne yapılır orada? Ne üretir bu atölye?



"Düşler Atölyesi" adı üstünde, düşlerin hayata geçirildiği bir yer. Aslında yıllardır hep vardı, adını yeni koyduk. Koyduk diyorum, Facebook arkadaşlarıma danışarak adına karar verdim. Bunu çok sık yaparım. Kararsız kaldığım konularda Facebook arkadaşlarıma danışırım, onlar da sağ olsunlar hep yardımcı olurlar. Biraz birlikte belirlemiş oluyoruz bazı şeyleri böylece...



Evet, "Düşler Atölyesi" aslında hep vardı. Benimle doğdu, benimle yaşıyor... Yıllarca oradan oraya taşındı. Şimdilerde yerleşik düzene geçmiş gibi görünse de, sokağa her adım attığımda benimle birlikte her yere gidiyor.

"Düşler Atölyesi"nde yazılar yazılıyor yıllardır örneğin.


Deneme yazıları, blog yazıları, gazetelere, dergilere yazılmış olan yazılar, "Işığa Ağıt" ve "Ölümsüzler Stoası" adlı tiyatro oyunlarım, kısa film senaryoları, "Son Vapur" adlı uzun metraj senaryom, "Mardin Şehir Planı/İl Haritası", "Mardin/Güneş Ülkesi" ve "Sarayın Dehlizlerinde" kitaplarım hepsi "Düşler Atölyesi" eserleri.

Ayrıca "Düşler Atölyesi" "Nükhet Everi ile..." adıyla anılan epey tur programının da üretildiği yer oldu.

"Düşler Atölyesi" müzik dinlenen, film seyredilen, aşırı derecede çay tüketilen bir yerdir aynı zamanda.



Mum ışığı ilham kaynağıdır. Bir sürü mum vardır "Düşler Atölyesi"nde.




Pencerelerinde kediler barınır, mama yer, özel olarak kendileri için yapılmış kedi evlerinde konaklarlar. (Eskiden "Düşler Atölyesi"nin İran kedileri vardı.)

"Düşler Atölyesi"nden her an her türlü üretim çıkabilir.

Şimdilerde bir yandan yeni kitabım "Sarayın Dehlizlerinde"nin yolu belirlenirken (yapılacak tercümeler, gideceği değişik ve çeşitli yollar vs) öte yandan da Dalaras, Ibrahim Maalouf, Fayrouz müzikleri eşliğinde yeni bir eserin üretim aşamasındayım "Düşler Atölyesi"nde... Yeni romanım "Bir İç Savaştır Aşk"ı yazıyorum.

"Düşler Atölyesi"nin kapısı her zaman tüm dostlara açık. Yaratmak, üretmek, paylaşmak, sohbet etmek, dertleşmek isteyen tüm dostlara...

"Düşler Atölyesi"nin eksiği bir tabela. Kapısına asmak istediğim tabelayı kızkardeşim Zeynep hazırlayacak. O da geldi mi keyfimiz daha da çoğalacak eminim...

Benim temennim "Düşler Atölyesi"nin ömrü uzun, üretimi bol ve verimli olsun...

Pazartesi, Ekim 13, 2014

Halikarnas Balıkçısı'na...




Hiç sevmem 13 Ekim’i ama her yıl 17 Nisan’da sana bir mektup yazarım.

Sen rehberlerin duayenisin. Sen “Anadolu’nun Sesi”sin. Yazdıkların, çizdiklerin, Anadolu gerçeğini yıllarca vurgulayışınla ve rehber kimliğinle bulunmaz bir hazinesin.

Hep derim, Halikarnas Balıkçısı gerçeğini reddetmek, Anadolu gerçeğini reddetmektir. Ayrıca kendisi  rehberlik mesleğinin yaratıcısıdır, bu da göz önünde bulundurulmalıdır. Azra Erhat’ın dediği gibi Türk rehberi “onun çizdiği yoldan gitmeye baksın, ne kadar gidebilirse.”

Ben yıllar önce yazdığım bir yazımda şöyle demişim:

“Halikarnas Balıkçısı’nı anlamak için hızına yetişmek şarttır ve bu da oldukça zordur. Balıkçı gerçekleri insanlara çok yabancı gelen bir tarzda ele alır. Kendisi tanrı Pan olur, başlar koşmaya. Elindeki kavalı da o rengârenk anlatımıdır. Ege’den doğru yola çıkar, hoplar, sıçrar, koşar ve sizi de peşine takar. Peşine takılmak epey güç ister. Nefesiniz yetmeyebilir, bacaklarınız tutmayabilir, sendeleyebilir, hatta dağlardan uçurumlara bile yuvarlanabilirsiniz. Ama yılmamalı, bırakmamalıdır. Peşinden gitmeyi denemeye değer. Zaten bir rehberin de görevidir Balıkçı’nın peşinden gitmek, onun izinden yürümek.”

“Anadolu konusunda Balıkçı coşkulu, duygusal, öfkeli, hırçın, hatta kırıcıdır. O çağdaş Homeros’tu. O Dionysos tanrıydı, diyonizyaktı. O bir romantikti. O bir Don Kişot’tu. O Anadolu’nun şövalyesiydi. O Anadolu’nun Sesi’ydi.”

Halikarnas Balıkçısı ölüm hakkında da der ki: “Ölüm hayata sığar, hayatsa ölüme sığmaz, ölümü aşar. Hayattan korkmadım ki, ölümden korkayım. Hem bilmez miyim ki, benden sonra yine insanlar var, yine deniz ve gök mavi. Sonra yaradılışın elindeyim, ot olurum, rüzgâr olur eserim, yağmur olur yağarım…”

Sevmiyorum 13 Ekim’i be Balıkçı… Seni benden aldığı için, sevmiyorum ama yine de sen hep buradasın koca adam… Benim de yüreğimde ve beynimin her kıvrımında.

Yaşar Kemal usta her sene Don Kişot’u yeniden okurmuş. Çok güzel bir sistem bir yazar için. Ben de “Anadolu’nun Sesi”ni her sene yeni baştan okurum, hatta bazen defalarca.

Sevmem 13 Ekim’i, bilirsin…


Öylesine bir ses vereyim sana dedim sonsuz sevdamın rüzgârıyla…

Çarşamba, Haziran 18, 2014

Bir İLK'e imza atmak (3. Bölüm - Son)

Batman - Siirt - Şırnak gezimizin son günü pek bir neşeli başladı... Aslında sabah uyandığımda odamdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara biraz korkutmuştu beni, hava yağışlı olmaz umarım demiştim...



Yağmadı tabii, yağmadığı gibi gün boyunca hava epeyce de sıcaktı. Neyse, yola koyulduk.

Bu son günde programda İdil, Öğündük / Midin ve Haberli / Basibrin vardı. İdil'e gitmek için yine Cizre'den geçmemiz gerekiyordu, bu da Kasrık Boğazı'ndan yeniden geçmek anlamına geldiğine göre, orada bir duralım dedik. Zaten gösterecek bir şey de vardı...

Suların içindeki tahtlar Kasrık Boğazı'nın ürkütücü güzelliğini azıcık yumuşatıyor.



Daha turizm açısından çok yol alması gereken bir bölge burası. Bir çay yaptıramadık. Bu konuları ayrıca yazmayı düşünüyorum.

Kasrık Boğazı... Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun sınırı. Cudi ve Gabar Dağları'nın arası... Böyle bir güzellik, böyle bir büyü nerede var? Ürkütücü ve aşık edici...




Burası çok önemli ve stratejik bir geçit olmuş binlerce yıl boyunca. Bu arada Part süvarisini gördünüz mü?



Siz ona bakarken ben de bir selfie yapıp kaçayım...



Kaçmak ne mümkün? Dünyanın en mutlu kedisini Kasrık Boğazı'nda bulacağımı söyleseler bana gülerdim. Bütün grubumun ortak kararı bu kedi dünyanın en mutlu kedisi. İnşallah hep öyle kal.



Kediyi sevip okşayıp vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kaptanımız Cemal kavşaklarda gördüğü her tabelada duruyor ve fotoğrafını çekiyor. Bu hastalık kısa sürede gruba ve ardından bana da bulaştı...




Daha bir sürü yer ziyaret edeceğiz ama Cizre'de Mêm û Zîn heykelinin önünde durup fotoğraflıyoruz o muhteşem destanın iki kahramanını.



Yolda Ahmet Güneştekin'in Yüzleşme sergisindeki bazı eserlerine yazdığım yazılardan birini okuyorum: Mêm û Zîn'in Güneşi. Galiba herkes beğeniyor. Okumadınızsa siz de okuyun bence... Bu blogda yazılarım arasında var.

İlk durağımız Şırnak'ın İdil ilçesi. Meryemana Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.



Keyifli sohbetler ediyoruz...





Midin Köyü'nü en sona bırakmaya karar veriyorum ve Basibrin Köyü'ne gidiyoruz. Günlerden Pazar... Ben kilisenin papazı Saliba Elden'i bulmaya evine gidiyorum, köy meydanında ve kilisede bir hareket var...





Papaz Saliba Elden'i çok seviyor gezginlerimiz. Bayağı uzun sohbet ediyoruz kendisiyle kilisenin avlusunda ve içinde.



Sonrasında da dışarıda biraz vakit geçirdik... Bazılarımız koyu sohbetlere daldı cemaatle, ben de kilisenin damına çıkıp etrafı seyrettim.






Sonra köyden ayrılıp son köye gittik. Öğündük / Midin.

Mor Yakup Kilisesi'nde Melfono Favlus'la koyu ve keyifli bir sohbete daldık...








Cizre'ye dönmeden köyde biraz dolaştık...







Doğa o kadar güzel ki burada...



Ve Cizre'ye dönüyoruz... Cizre'ye tepelerden bakmak bambaşka bir mutluluk... Seyr-i Cizre'de yemek yiyor ve vakit geçiriyoruz.



Sevgili dostlarımız da bizimle... Müthiş bir final yaşıyoruz. Cizre'nin muhteşem gençlerinden muhteşem bir müzik ziyafeti...



Her şey o kadar güzel ki, herkesin ortak bir duygusu var: Bitmesin... Bu güzel anlar bitmesin...

İlginçtir, son saatler geçmek bilmedi ve sanki zaman durdu Cizre'de...

Öylesine mutluyduk işte!

Bir Antonina Turizm klasiği olan sertifika törenini de yapıp, istemeye istemeye de olsa dostlarla vedalaşıp yola koyuluyoruz. Uçak zamanı yaklaşıyor.



Bir İLK'e imza atmanın gururu, coşkusu, mutluluğu ve güzel hatıralarla dolu bir yolculuğun daha sonuna geliyoruz.



Her şey çok güzeldi, çok keyifliydi...

Bir sonraki gezimiz Kasım ayında... Bence böyle bir güzelliği kaçırmayın...

Pazar, Haziran 01, 2014

Bir İLK'e imza atmak... (2. Bölüm)

Turun ikinci gününde sabahleyin sevgili misafirlerimizi bilemem ama bende heyecan had safhada... Canım Şırnak'a, Cizre'ye gideceğim. Çok mutluyum.

Harika bir doğa eşliğinde Siirt - Eruh - Şırnak yolunda gidiyoruz.



Şırnak merkeze çıkmadan önce hem valizleri bırakmak, hem de ihtiyaç molası vermek için Şehr-i Nuh otelimize uğradığımız anda bizimkiler gelin arabası gördüler ve arabanın önünü kestiler. (Çok şekerdi!)



Şırnak merkeze gelip yemek molası verdik. Ben de salata ve patlıcan kızartması vs yemek için hemen meydanda serin bir noktaya oturdum Betül ve Ayşe ile.



Yemekten sonra lokantanın üst katında kahve içtik, tatlı yedi Ayşe ve Betül ben de fotoğrafladım yemediğim Haşhaşe'yi ve kahvemi.



Artık Cizre'ye gitme vaktidir.

Yola koyuluyoruz ve Kasrık Boğazı'nı geçiyoruz.




Cizre'ye vardık sonunda ve tabii ki Mêm û Zîn bizi karşıladı...


Bu arada mutlaka belirtmem gereken bir şey var:

Cizre Kaymakamı Şenol Koca (eski Mardin Vali yardımcısı ve benim için dosttan da öte bir dost) ile konuşuyoruz kaç gündür. Ne yazık ki kendisini göremedim, Mardin'de bir işi vardı. Fakat bizlerin rahat etmesi için her türlü yardımı yaptı sağ olsun.

Sevgili dostum Ömer Zeren ile buluştuk ve bize gün boyu eşlik etti. Bizi ne sürprizler bekliyormuş, haberim yoktu :)

İlk olarak kalede gezmeye başladık. Kale kazılarını inceledik.



Dicle manzarasını seyreden şalvarlı köylüler... :) Çok şeker şu bizim kızlar... İyi ki varsınız. Sizlerle her yolculuk daha renkli.


Mêm Zindan'ı açıldı özel olarak ve incelemeler başladı...


Sayın Cizre Kaymakamı Şenol Koca yeni açılan Kültür ve Sanat Merkezi'ni de görmemizi istedi. Sanırım kadınlar için düşünülmüş bir merkez bu, el sanatlarını değerlendirmek adına. Kendisinden dinlemeyi arzu ediyorum. Hayırlı olsun diyorum...


Dicle... Benim güzel yüzlüm...



Aslanlı Kapı'yı görmeden olmaz...


Kaleden çıkıp ilk olarak Ulucami'ye gidiyoruz. Bu arada baştan beri basın da yanımızda. Ne de olsa bir ilk yaşanıyor. Bölgeye ilk defa bir turist kafilesi geliyor. Haber değeri var haliyle.


Ben aynı ben... Hep aynı poz... Seviyorum ben burayı, ne yapayım?


Biraz da çıtayı yükseltelim... Bakışları da... :)


Mêm û Zîn... Mezarların başındayız... Beni daha çok etkileyen bir efsane yok...


Abdaliye Medresesi, Nuh Peygamber Türbesi (ne kötü restorasyonlar bunlar) ziyaret edildi.


Benim canım mucidim, El Cezeri'min mezarında bendeniz. Öyle severim ki üstadı!


Kırmızı Medrese'deyiz... 16. yüzyılın güzel örneği.


Sen ne güzel şeysin öyle!


Kırmızı Medrese'de hepimizle söyleşi yapıldı.






Sen hâlâ bizi mi seyrediyorsun?


Artık Cizre Çarşısı'na yürüyebiliriz...

Çarşaf bir sembol Cizre'de. Zîn için tutulan yas...


Çarşı yine çok neşeli ve renkliydi...








Günün yorgunluğunu atmanın en iyi yolu Dicle kıyısında bir çay içmektir (limonata da olabilir).



Nefis türküler dinleyip otelimize Şırnak'a dönüp otelimize geldik.


Bizim grup yerel basını inceliyor...


Yemek öncesi yine söyleşiler vardı benimle ve misafirlerimizle...



Yemekler yendi, sohbetler edildi... Herkes dinlenmeye çekildi.

Yarın için de heyecan dorukta. İdil'e gideceğiz ve bir de Öğündük ve Haberli'ye de...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails