Perşembe, Şubat 14, 2013

Güneşe Yazılan Yazılar - 6

GÜNEŞE VARMAK


Tek bir gözyaşım vardır benim, tek bir damla…

Ey güneş…

Sen, İkaros’u hatırlar mısın?

Hatırlar mısın seni aşıp, kanatlarını başına çalıp sonra da Arşipel’in dibini boylayan İkaros’u?

İkaros öleli binlerce yıl oldu. Sevgiyi yaşadı, ihaneti yaşadı. Göze aldı seni aşmayı.

Binlerce yıl önceydi… İkaros benim tüm kuşlarımın kanatlarını koparıp koparıp kendine kanatlar yaptırdı babasına, kanatlarını balmumuyla yapıştırdı ve uçtu. Gökyüzüne süzüldü, babasının uyarılarını da dinlemedi.

Sonra yükseldi, yükseldi, Apollon’un arabasına yaklaştı. Üzerinde atların şimşek salan nallarını ve arabanın çift tekerleklerinin gürültüsünü duydu. Gitgide güneş Tanrısına yanaşıyordu. Kanatları artan arzusundan büsbütün hız aldı.

Sıcak sardı her bir yanı. Tüylerin saplı olduğu mumlar güneş ateşinde eriyordu.  Ama içinde ne korku ne de pişmanlık vardı İkaros’un. Kaderinin yüzüne sevinçle baktı, baktı, baktı.

Ve güneş hizasına gelerek güneşi aştı. Güneş arabası da, onu kullanan Apollon da artık aşağıdaydı. İki kanadını omuzlarına ekleyen yerlerinden kopardı İkaros ve onları Apollon’un başına çaldı. Tanrının başındaki defne çelengi boğazına geçti.

***

Zümrüd-ü Anka’yım ben. Telaşlıyım… Nasıl olmam? O kadar yaşadım, o kadar gördüm. Heybem doldu taştı bilgiyle. Dağıtmak istedim herkese.

Duydu birileri, bilgiyi almak istediler benden. Oysa ben verecektim hepsini onlara birer birer.

Kaf Dağı’nın ardında dediler benim için, yedi dipsiz vadi aşmak gerek dediler.

Düştü peşime insanlar, düştü peşime kuş sürüleri, yüzlercesi, binlercesi aramak için beni, bulmak için, dağları aşmaya, dipsiz vadileri geçmeye çalıştılar. Her seferinde kendi efsanelerinin sularında boğuldular.

Oysa ben telaş telaş kanatlarımı sürdüm uçarken her yere, gözyaşlarımı akıttım… Hep şifa olsun diye.

Bilmezlerdi ki, bir sen görürdün beni, bir sen anlardın.

Sana döndüm yüzümü. Bin bir ötüşümü bir sen duyabilirdin, bin rengimi senin ışığın ortaya çıkartırdı.

Her sefer sana döndüm yüzümü, sana baktıkça, sana vardıkça, yaktın beni, küle döndürdün. Bense her sefer küllerimden yeniden doğdum.

***


İkaros güneşi aşmayı göze almıştı.

Ondan sonra ne oldu biliyor musun? Ben oradaydım gördüm…

Sanki varlığa döndü İkaros, güneşi aşmıştı, bunu göze almıştı ve ışıklar içinde yuvarlanarak mavi engine düştü.

İkaros öleli binlerce yıl oldu. Çoktan Arşipel’e düşüp boğuldu. Şimdi Arşipel’in dibinde yatıyor.

***

Gözümde tek bir damla gözyaşı. Sen görürsün beni, ışığın dansa davet eder bin rengimi. Sen duyarsın beni. Bin bir ötüşümü.

Heybemdeki hikâyelerim, dünya durduğundan beri olan her şey... Telaş telaş dağıtmaya koşarken ben onları, senin ışığındır bana yol gösteren, bin rengimi raksa davet eden.

Ötüşümün büyüsü, renklerimin senin ışığının değmesi ile oluşan o tanrısal dansı ürküttü güneşi, yaktı beni…

Her sefer küllerimden yeniden doğarım, bilirsin…

Herkes ötüşümün büyüsüne kapılıp peşime düşüp ararken beni dağlarda, taşlarda, ummanda,  ben yüzümü dönmüşüm bir tek sana. Sen ise yakarsın beni her sefer, her ötüşümde, renklerimin raksında beni her sefer küle çevirir yangının…

Ama içim acır, göz pınarıma oturur bir damla gözyaşı.

Şifalı sandığın o gözümdeki bir damla gözyaşı. Salarsam onu, senin kasıp kavurduğun o koskoca Mezopotamya ovası döner koca bir denize. Önüne geleni çeker içine, yok eder, alır, boğar, gider…

Boğar seni bile…

İkaros seni aşmayı göze aldı binlerce yıl önce, yatıyor şimdi Arşipel’in derinliklerinde.

Ben de cesurum en az onun kadar. Bin bir ötüşüm susacak, bin rengim solacak, heybemdeki tüm bilgiler denizin dibinde kaybolacak da olsa, dalarım ben de o tek gözyaşımın derinliklerine…

***

Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.

"Güneşe Varmak" adlı bu yazım, sanatçının "Güneşe Varan Anka" ve "İkarus'un Son Uçuşu" adlı eserlerinden esinlenerek yazılmıştır.


KARDAN ADAM


Eski bir 14 Şubat yazım...



Gene eve kapandım. Ama bu sefer biraz daha tedbirli, belki de daha şanslı olarak. Bu sefer İzmir’den “hangi uçak olursa olsun uçarım, yeter ki varayım İstanbul’a” düşüncesiyle değil, sabahlara kadar havaalanlarında ve yollarda sürünerek değil, evde camdan baka baka karşıladım karı.
                                   
Bu sefer de geçen sefer olduğu gibi karın geleceği saat bile belliydi. Ben de yollarda, turlarda, yolculuklarda olmadığımdan, sakin sakin tüm hafta sonu için alış verişimi tamamlayıp, arabamı evin önüne, aküsünün yeni ve dolu olduğundan emin, antifrizi tam, silecekleri açık olarak park edip karşıladım karı.

Paul Auster’in eşliğinde geldi kar. Kehanet Gecesi’ni okurken bastırdı. Kar kitaba, kitap kara zevk kattı. Uykusuz gecelere, televizyonun önünden New York’a uzanan uzun saatlerde Kıbrıs konusunda bundan sonra neler olacak acaba diye düşünmelere, sabaha karşı kanepenin üstünde uyanmalara eşlik etti kar.

Ben Tarabya’da kuzey rüzgârlarına açık, sanki Sibirya’da yaşıyor gibiyim. Burada kar böyle yağdı mı mahsur kalınıyor. (Tamamen İstanbul şartlarından bahsetmekteyim, yoksa Erzurum’un ya da Kars’ın kara kışını da bilirim.) Görüntü kartpostal gibi... Bu sefer İstanbul insanı daha tedbirli. Bir önceki sefalet yaşanmıyor sokaklarda. Ama Bursa – Balıkesir – İzmir yolları kapalı. İnsanlar mahsur kalmış. 7000 köy yolu kapalı. Ankara – İstanbul arası tipi nedeniyle otobüs seferleri iptal. Pek çok uçuş iptal. Deniz seferleri yapılamıyor vs vs. Ama telefonlara engel yok. Hatta kablosuz telefonla camın önünde kar yağışını seyrederken ulaşıveriyorum kar altındaki başka bir şehre. Telefonun ucundaki şehir kara alışık bir şehir, orada öyle kar yağınca okullar falan tatil olmuyor:

-      Nasıl hava orada?
-      Berbat...
-      Okullar tatil mi?
-      Yok canııııııııım...
-      Tabii, neden olsun ki? Siz kara alışıksınız. İstanbul’a gelmiyorsun tabii.
-      Gelemiyorum. Havaalanı kapalı.
-      Hangisi?
-      Sizinki tabii ki...
-      Doğru ya. Bu bizim havaalanı da hep kapanıyor. Ne yapacaksın Pazar günü?
-      Kardan adam.
-      Benim için kardan adama bir soru sorar mısın?
-      Tabii...
-      Neden hiç kardan kadın yoktur da hep kardan adamlar vardır?
-      Çünkü hemen eriyen, mayışan, dağılan hep erkekler olduğu için. Kadınlar daha soğuk bakabildikleri için. Hemcinslerime bir örnek işte... Kardan adam.

Gülümsüyorum... Önce aklıma okuduğum kitaptan bir bölüm geliyor:

“Rosa ayağa kalkıp bürodan çıktığı anda Nick’in zihninden ansızın – gök gürültüsü gibi gürleyen şehvet – bu kadınla yatağa girmek için büyük olasılıkla elinden geleni yapacağı geçer, evliliğini feda etmek pahasına bile olsa. Erkekler günde yirmi kez böyle düşüncelere kapılırlar, bir insanın içinde bir arzu kıvılcımı doğması bu dürtüsünün peşinden gideceğini göstermez,...” (Paul Auster, Kehanet Gecesi)


Sonra da geçen gün hemen hemen tüm gazetelerde dikkatimi çeken bir haber:

Aşkın, "arzulama", "çekim" ve "bağlılık" olmak üzere üç aşamasının olduğu ve he aşamada insan vücudunda farklı hormonların devreye girdiği ortaya çıktı.

Zaten hep böyle haberler okunmuyor muydu ki her gün herhangi bir gazetede, ya da kadın dergilerinde? Ama bu seferki biraz farklıydı. Benim de katıldığım “aşkın kimyası” martavalına biraz bilimsel açıklama getiriyor gibiydi. Hatta tahmin ettiğim gibi, bunun bir formülü de vardı, 1+1=2 misali veya onun gibi bir şey.

BBC’nin internet sitesinden alınmaydı haber. ABD’de New Jersey Rutgers Üniversitesi’nde biyokimya araştırmalarıyla tanınan Helen Fisher diye biri varmış. (Tam burada bu konulardaki cehaletim devreye girdi tabii. Ben Rutgers Üniversitesini de, Helen Fisher’i de bilmiyorum. Genelde biyokimya araştırmaları ilgi alanıma girmediği için de, bu tür şeyleri ancak birileri okuduğum gazetelerin bir yerinde yayınlarsa ya da başka tesadüflerle karşıma çıkarlarsa görüp, okuyup haberdar olabiliyorum haliyle.)

Şimdi, bu Helen Fisher şöyle demiş: Aşkın ‘arzulama’ denilen ilk aşamasında, cinsiyet hormonları testosteron ve östrojen karşı cinsle sevişme isteğini doğuruyormuş. (Bu hepimize oldukça bildik gelen bir açıklama sanırım. Hepimiz bir yerlerde okumuş ve duymuşuzdur. Testosteron ve östrojen sözcüklerini de son yıllarda mutlaka anlamlı ya da anlamsız cümlelerde kullanmışlığımız vardır.)

‘Çekim’ denilen ikinci aşama, yaygın olarak ‘âşık olmak’ diye tabir edilen duygu haline karşılık geliyormuş. Dopamin, norepinefrin ve serotoninin devreye girdiği bu dönemde aşık olan, aşık olduğu kişiden başka bir şey düşünemiyor, iştahı kesiliyor, daha az uyuyor, hatta günün her saatinde aşkını düşünmekten çalışamıyormuş. (Şu cehalet ne kötü, bu üçü içinde bir tek şu serotonin bildik bir sözcük benim için. Son zamanlarda epey duyuyorum ve okuyorum. Şimdi anladım neden bazı insanlar şiirler yazar, şarkılar besteler ve bizi de salya sümük vaziyetlere sokarlar. Acı yaratıcılığı tetikler!)

Aşkın üçüncü ve son aşaması ise ‘bağlılık’ ya da ‘dostluk’ diye tabir edilen dönemmiş. Bu dönemi de oksitosin ve vasopressin hormonları belirliyormuş. Oksitosin orgazm sırasında her iki cinsin sinir sistemi tarafından salgılanan ve çiftler arasında bağlılığı derinleştiren bir hormon olarak görülüyormuş. (Aman Tanrım! Bu da ne? İyi ki doktor falan değilim. İnsan aşık olamaz böyle düşünürse. Sevişemez de. En azından gülme krizine girer.)

Bence oldukça doğru yaklaşımlar bunlar aslında. Ama Paul Auster aynı şeyi iki cümlede bakın nasıl özetliyor:

“Ve bütün bunlar olabilecek en ruhsuz yerde gelmişti başıma, yirminci yüzyılın havasını taşıyan bir Amerikan bürosunun sert flüoresan ışıkları altında, insanın hayatının aşkına rastlamayı hiç ummayacağı bir yerde. Böyle bir olayın açıklaması olmaz, neden şuna değil de buna âşık olduğumuzu açıklayacak nesnel bir gerekçe yoktur.”  (Paul Auster, Kehanet Gecesi)

Ama varmış işte bay Auster. Hem de tam tahmin ettiğim gibi. Bir formülü bile varmış. Her ne kadar 1+1=2 gibi basit bir formül değilse de, anlaşılabilecek kadar basit. Ama gene de bana sizin yazdıklarınız daha sevimli geldi bay Auster.

Gazetelerdeki yazı burada bitmiyor, başka bir araştırmaya daha yer vermişler. Bu seferki Arthur Arun adında New York’lu bir psikolog profesör. Bu profesörü de bilmiyorum. Kendisi aşkın dinamiklerini incelemiş ve karşı cinse ilişkin beğeninin ilk 1.5 – 4 dakika içinde oluştuğunu ortaya koymuş. Arun araştırmasında, birbirini hiç tanımayan çok sayıda çiftten 1,5 saat boyunca hayatlarıyla ilgili özel ayrıntıları anlatmalarını istemiş. Daha sonra çiftlere hiç konuşmadan 4 dakika boyunca birbirlerinin gözlerine bakmaları söylenmiş. Çiftlerin büyük bölümü gözlerine baktıkları kişilerin kendilerini derinlemesine cezbettiklerini itiraf etmiş. Hatta araştırmaya katılanlardan iki kişi de daha sonra evlenmiş. Arun’un araştırmasına göre karşı cinsin cazibesine kapılmada beden dili yüzde 55, ses tonu yüzde 38 rol oynarken konuşma sırasında anlatılanlar ancak yüzde 7'lik bir rol oynuyormuş.

Bu kadar araştırmaya da ne gerek vardı, bilmiyorum. Paul Auster bu koskoca araştırmayı da bir cümlede özetlemiş:

“Arzunun gizemi, sevgilinin gözlerine bakınca başlar, çünkü ancak orada o kişinin kim olduğuna ilişkin bir ışık yakalarız.” (Paul Auster, Kehanet Gecesi)

Bu arada unutmadan: Araştırma ‘zor insanı oynama’nın da çoğunlukla cezbedici olmadığını ortaya koymuş.

14 Şubat ne zaman ‘Sevgililer Günü’ oldu? Aziz Valentin günü değil miydi o? Hatta paganist dönemlere ait hikayeleri de yok muydu? Ayrıca 14 Şubat ‘Dünya Öykü Günü’ de değil mi? Bir de artık galiba kadınlar bundan böyle 14 Şubat’ta şiddete karşı seslerini yükselteceklermiş.

Ben bu sene 14 Şubat gününü Paul Auster ile bir yolculuk yaparak geçirmeye karar verdim. Kehanet Gecesi’nde bir yolculuk. Gittiği yere kadar! Pazar günü de her zamanki gibi elime kahvemi alıp şu ‘Kardan Adam’a bir bakarım...

(14. Şubat. 2004)

Salı, Ocak 22, 2013

Güneşe Yazılan Yazılar - 5


Zîn’in Güneşi



Ey benim kara kaşlım,
Katran karası saçlım,
Ey benim gece gözlüm…

Sen ey doğunun şahsüvarı,
Güneş ol, doğ gönlüme.

Ben girmem kara topraklara,
Sen kalk gel, uzan yanı başıma.
Gel ki, ay ve güneş gibi âlemi aydınlatalım.

***

Aşk kalemiyle yazıldı bu sevda.
Seni gördüğüm anda
Kıyamet koptu aklımda,
Yağmur yağdı çölüme,
Çiçekler açtı, dereler taştı.

***

Binlerce yıllık bir aşk bu,
Yüz gönülle sevdim ben seni.
Ben aşk belasının hastası, aşk Kerbelasının susuzu,
Sen ise çarem…
Akıtma gözümden yüreğimin kanını.

***

Sevginle akıldan azat oldum,
Kara ve karanlık gecelerde sabahlara dek mumla dertleşir oldum.
Benim gibi yanar o da,
Yoldaşımdır, arkadaşım, sırdaşımdır.
Benim başımdaki ateşi, gönlümdeki közleri,
Canımın tutuştuğu savaşı o bilir bir tek.
Sen benim canım, civanım,
Doğunun şahı sevdiceğim,
Ay güneşsiz aydınlanır mı?

***

Ayaklarımda zincirler,
Prangalar ayaklarımda…
Azıksız, susuz, gözsüz,
Amaçsız, isteksiz ve karanlıkta bırakma beni.
Değişse de elbiseler,
Haller değişmez,
Her dem sevdalıdır bu sarhoş gönül.

***



Ey benim kara kaşlım,
Katran karası saçlım,
Ey benim gece gözlüm…

Sevginden döktüğüm gözyaşlarından kavaklar yeşerdi Dicle kıyısında,
Görmez misin, gözyaşlarım gibi dökülür Dicle Nehri,
Nasıl dolamışsa kollarını Cizre’nin boynuna
Gel öyle sarıl bana.
Yetti şeklinin hayaliyle kanaat edişim…
Yetti hayalinin yalnızlığa getirişi beni…
Dilim sensiz, ben sensiz dilsizim
Karanlığın kalbine gömme,
Amaçsız, muratsız, mutsuz,
Bu ovalarda tek başıma bırakma beni

***

Yaprak gibi savrulurum ben ateşinde yanmazsam,
Duymazsam sesini.
Hasretinden susadı, kurudu dudaklarım aşktan.
Sana kavuşmak için canımı ateşe atasım var,
Sabahlara kadar dertleştiğim mumun ateşinde seni yakasım var,
Kendimi uçurumlara atasım var.

***

Vahşet kalbimin dostu oldu,
Suyu söndürecek bir ateş oldu.
Yağmurun bereketiyle yetiş imdadıma.

***

Aşk zinciriyle bağlı ayaklarım,
Gel benim kanadım ol,
Rüzgâr ol, gel savur saçlarımı

***

Her gece üstüme doğan güneşim, ışığım, günberim;
Felek seni her gün toprak mağaralara da atsa güneşim,
Ufuklar her daim karanlıklara da dalsa
Sen doğ benim üstüme…

***

Ne aşklar mesken eyledi bağrımı,
Ne acılar gördü bu bozkır gönlüm.
İstedim ki kavuşsunlar, mutlu olsunlar;
Beni dinlemediler, üstüme basıp yürüdüler gittiler
Çiğnediler gözlerimi, sözlerimi…
Ne Leylalar ve Mecnunlar, ne Ferhatlar ve Şirinler, ne Azralar ve Vamıklar geçti benim bağrımdan
Ama en güzelini Mem demiş Zîn’e aşkından
“Ölmeye canımda bir ramak kalıncaya kadar,
Ey sevgili, sen benim canımda saklısın!”
Sen de saklısın işte böyle benim bağrımda.

***

Gel, binlerce destanı inlet,
Gel ki, hep bahar olsun bahçem…
Gel ki, canım canına kavuşsun,
Ruhum ruhunda yok olsun…
Gel ki, zerre güneşe kavuşsun…
Ay güneşine kavuştuğunda,
Gül bahçesine dönsün bu zindan.

***

Güneş doğudan ışık gösterince
Ufukları karanlıktan uzaklaştırınca
Gönül gam deryasında boğulsa da
Gönül kanına boğma beni.
Göğsümün fenerini ışıksız bırakma
Kanlı gözyaşları döktürme bana.

***

Hicran derdinin şarabıyla sarhoş ettin beni,
Benim gönlüm ki sevgine tutsak,
Şimdi kavuşma şarabına yanıp tutuşur.
Çevresi bol ışıklı ay gibi
Ateş ve rüzgâr birleşip yaksa da bağrımı
Ben girmem kara topraklara,
Ben girmem senin koynuna,
Ölümsüzlük iksiri gibi
Gel uzan benim yanıma.
Yetti canıma kemal sınırında duran bu aşk,
Gel uzan koynuma.

***


Kara sevdam,
Her gece üstüme doğan güneşim, ışığım, günberim,
Çöle yağan yağmurum,
Çağdaşım, yoldaşım, dildaşım,
Sevgilim, aşkım, görüp göreceğim,
Katilim…
İlham perim…


Not: “Güneşe Yazılan Yazılar” yazı dizim Ahmet Güneştekin’in “Yüzleşme” sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.

“Zîn’in Güneşi” adlı bu yazım sanatçının “Mem û Zîn’in Masumiyeti” adlı eserinden esinlenerek yazılmıştır.

Bu yazı bir düz yazıdır, şiir değildir.

Bu yazı, büyük ozan Ehmedê Xanî’ye bir selâmdır.

Yazı Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn” destanından alıntılar, uyarlamalar ve yazarın kendi cümlelerini içermektedir.

Cumartesi, Aralık 22, 2012

Güneşe Yazılan Yazılar - 4


ÇAĞ TUFANI



Nice mutlu yıllara... İyi ki doğdun, iyi ki varsın...

***

Güneş son ışıklarıyla akıllara durgunluk veren bir renk cümbüşü yaratmıştı Mezopotamya ovasının üstünde.

Renkler güneşe tapınır gibi dans ediyorlardı.

Çocuklar top oynamayı, tarladaki adamlar ellerindeki orakları, kadınlar terasta astıkları çamaşırı, yaptıkları yemeği bırakmış ellerini gözlerine siper etmiş ovadaki bu dansı seyrediyorlardı hayran hayran.

Mezopotamya ovasında zaman durmuştu sanki...

***

Göklere yükselir gibi uzanan bir taş binanın yüzlerce yıllık güzel ahşap kapısı iki yana açıldı yavaşça. Gözleri kör edecek kadar kuvvetli bembeyaz bir ışık yayıldı her bir yana. Bir kadın çıktı ışığın içinden. Bembeyaz bir elbise vardı üzerinde. Gözünde de beyaz bir bant. Yavaşça yürüdü. Çıplak ayaklarını dikkatle basıyordu yere.  Bir iki adım attı ve durdu. Sanki bir şeyler görmeye çalışır gibi başını hafifçe yukarı kaldırdı, ardından da sağ elini. Kadın elinde bir terazi tutuyordu iki kefesi de aynı hizada duran. Işık arttı, bir rüzgâr esti, kadının saçlarını dağıttı. Rüzgâr kuvvetlendi, yerden kalkan tozlar kadının etrafında dönmeye başladı. Kadının saçları uçuyor, etekleri yerden hafifçe havalanıyor, elindeki terazi sallanıyordu. Birden kadının arkasındaki kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Ortalık karanlığa gömüldü.

***

“Kızma sarı Kraliçem, o tatlı gülümsemenle iyi geceler dile bana” dedi ovaya bakarak oturduğu yerden Adam.

Kadın bozulmuş gibi dudağını bükerek saçına dokundu elleriyle, kaşları çatılmıştı üzüntüyle.

Adam bunu fark etti gözünün ucuyla ve ovaya bakmaya devam ederek Kadının elinin üstüne elini koyup hafifçe okşayarak gülümsedi ve “Ovaya diyorum, Mezopotamya’ya…” dedi.

Kadın ellerini çenesine dayayıp uzaklara baktı.

Güneş iniyordu ufukta.

“Birazdan denize dönecek her yer” dedi Kadın gülerek ve güneşe bakmaya devam ederek.

“Karanlıktan sonra hangi renkler gelir biliyor musun?” diye sordu Adam.

Kadın güneşe bakmaya devam ederek “Bilmiyorum…” dedi.

“O halde gözlerini kapat…” dedi Adam.

Kadın gözlerini kapattı.

“Ne görüyorsun?” diye sordu Adam.

“Güneşi…” dedi Kadın gülümseyerek ve gözleri kapalı.

“Hile yaptın…” dedi Adam.

Kadın gözlerini açtı,  muzip bir şekilde gülerek omuzlarını silkti.

“Haydi, bu sefer hile yapmak yok” dedi Adam, “kapat gözlerini…”

Kadın gözlerini kapattı.

“Suyun içine dal şimdi de… Bakalım ne göreceksin…” dedi Adam.

Kadın gözlerini açtı. Şaşkın şaşkın bakıyordu Adama: “Ne suyu?” diye sordu.

“Bu ovanın suyla kaplandığını düşün, her yerin suyla dolduğunu, tufan olduğunu…” dedi Adam.

“Tufan mı?” diye sordu şaşkınlıkla Kadın.

***

Çıplak ayaklarını dikkatle yere basıyordu kadın. Yavaş yavaş ilerlemeye başladı rüzgârın içinde. Sağ elinde terazisini tutuyordu. Gözleri bağlıydı. Beyaz uzun elbisesi uçuşuyordu. Kollarını iki yana kaldırdı, terazisi rüzgârda uçtu elinden. Biran durdu kadın, sonra gülümsedi. Elbisesi kol bileklerinden aşağıya doğru dümdüz iniyor ve rüzgârda oraya buraya savruluyordu. Kadın kolları iki yana açık yürümeye devam etti.

Toprak ıslanmaya başlamıştı, yürümekte zorlanıyordu. Etekleri ıslak toprağa değiyor ve kirleniyordu. Beyaz renk garip bir kahverengine dönüşüyordu.

***

“Evet, tufan” dedi Adam Kadına bakarak.

“Tufan neden olur ki?” diye sordu Kadın sesini alçaltarak.

“Aslında bir cezadır tufan haksızlıklara, adaletsizliklere karşı. Doğanın bir isyanıdır. Tufan temizler tüm bu adaletsizlikleri, kötülükleri. Dünya ilk baştaki haline döner. Yenilenir. Temizlenir. Eskimiş her şeyin sonudur. Başa, özüne döner her şey” dedi Adam.

Kadın gülümsedi “Nuh tufanı gibi” dedi.

“Evet” dedi Adam, “daha pek çok tufan hikâyesi var bu topraklarda sayabileceğin; ‘Gılgamış Destanı’nda olduğu gibi, sayısız, sonsuz hikâye var ararsan”

“Ben de bir tane biliyorum” dedi Kadın gülerek “Philemon’la Baucis hikâyesindeki gibi”

“Dedim ya, saymakla bitmez” diye gülümsedi Adam Kadına.

***

Kadının ayak bileklerine çıkmıştı su. Kollarını iki yana açtı ve kendi etrafında dönmeye başladı.  Rüzgâr saçlarını uçuruyordu.

Kadın yürümeye başladı gene. Sular da yükselmeye devam ediyordu. Artık zorlanıyordu iyice yürürken. Sular beline kadar yükselmişti.

***

“Peki neden tüm o efsanelerde hep sonunda bir iki kişi ve belki bazı hayvanlar kurtulur? Herkes mi kötü? Adalet bu mu?” diye sordu Kadın.

“Su ne bulursa alıp götürür. Yoktur adaleti şaha kalkınca. Suya gömülünce adalet mi kalır? Sular kaplayınca etrafını, karanlığın içine gömülür dünya bir anda. Işığa çıkmak için uğraştıkça girdabında boğulur suyun…” dedi Adam.

“Ben anlamadım” dedi Kadın önünde uzanan Mezopotamya ovasına bakarak “kendini mi temizliyor, insanlığı mı kurtarmaya çalışıyor dünya?”

“Hiçbir şeyin onu karanlığa sürüklemesine izin vermezse, hep ışığı takip edip, yüzünü güneşe dönerse, karanlıkta bile güneşi ararsa kurtulur insanlık…”

“Hoşgörü mü?” diye sordu Kadın.

“Hayır” dedi Adam, “kabul etmek…”

Kadın Adama baktı soru soran bakışlarla.

“Adalet ancak böyle gelir, karanlıkla ışığın arasındaki mücadele ancak böyle biter” dedi Adam.

“Işık kazanır…” dedi Kadın uzaklara bakarak.

“Evet” dedi Adam ve ekledi “kötülük kaosu doğurur ve sonra dinginleşir. Ama her sefer bir çağ tufanıdır yaşanan.”

***

Kadının göğsünden yukarıya çıkmaya başlamıştı sular. Kollarını iki yana açmış dönüyordu etrafında.

Gözlerindeki bant duruyordu, saçları savruluyordu rüzgârdan.

***

“Ruhlar için ölümdür suya dönüşmek ve ruh yeniden doğar sudan…” dedi Adam.

“Anka’nın küllerinden doğduğu gibi” dedi Kadın.

Kadın oturduğu yerden kalktı, ovanın üstünde kaybolan güneşe bakmaya başladı. 

Adam da yerinden kalkıp Kadının yanına geldi ve omzundan tutup kendine doğru çekti.

“Karanlıktan sonra hangi renklerin geldiğini anladın mı şimdi?” diye sordu Adam Kadına.

Kadın başını Adamın omzuna yasladı ve batan güneşe bakmaya devam ederek “Galiba…” dedi.

***

Uzaktan bir müzik sesi duyuldu. Güzel bir melodi sardı etrafını kadının. Başını göğe kaldırıp gülümsedi. Bir erkek sesi melodiye eşlik ediyordu şarkı söyleyerek:

“Kızma bana sevdiceğim, gözümün nuru,
Kızma bana, uzak diyarlara gittiğim için gözbebeğim
Kuş olup geleceğim tekrar senin yanına.
Pencereni aç sarı kraliçem,
O tatlı gülümsemenle iyi geceler dile bana
Kızma bana sevdiceğim, gözümün nuru,
Kızma bana, seni bıraktığım için gözbebeğim
Yaklaş ki seni görebileyim
Sana veda edebileyim”

Sular kadının başının üstüne çıkmış tüm ovayı kaplamıştı. Kadın suyun dibine doğru çekilirken gözünde bant, kolları iki yana açık kendi etrafında dönüyordu hâlâ.

***

Ovanın üstünde renklerin dansı bitmişti. Çocuklar toplarını alıp evlerine doğru yürüdüler, tarladaki adamlar oraklarını sırtlarına vurup evlerine doğru yola çıktılar, kadınlar çamaşırlarını toplayıp, yemeklerini ateşten alıp yer sofralarını kurdular.

Güneş kızıla boyadığı taş evlerin üzerinden herkese veda edip yerini geceye bırakmaya hazırlanıyordu. Yavaş yavaş ufukta kayboldu. Mavinin tonlarına boyandı ova, her geçen dakika koyulaşan o mavinin tonları, Mezopotamya ovasını biraz sonra koskoca bir denize çevirecekti.

Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan yazılardan oluşmaktadır.

Bu hikâye, sanatçının "Çağ Tufanı" adlı eserinden esinlenerek yazılmıştır.

Hikâyede bahsi ve sözleri geçen şarkı, Georges Dallaras'ın söylediği Stavros Kougioumtzis'in ölümsüz eseri "Mi mou thimonis matia mou"dur.

Perşembe, Aralık 06, 2012

Güneşe Yazılan Yazılar - 3


GÜNEŞE AŞK


Güneş yakıyordu sarı sıcak topraklarını Mezopotamya’nın…

Kadın, Adama baktı, çayından bir yudum alıp: “Sıcak” dedi.

Adam önündeki kahve fincanının sapından tutup, tabağın üstünde sağa sola çevirerek ve fincana bakarak: “E bekle, içme hemen” dedi.

Kadın gülümsedi Adamın fincanı tutan eline bakarak. “Çay değil hava” dedi çay bardağını ince belinden kavrayarak tabağına koyarken.

Adam başını kaldırıp Kadına baktı. Kadının saçındaki incecik bir örgüye tutturulmuş olan tavus kuşu şeklindeki altın toka, üstüne vuran güneş ışıkları ile ışıldadı. Adam gülümseyerek elini tokaya uzattı ve dokunup fısıldar gibi: “Tavusê Melek” dedi. Kadının gözleriyle buluştu gözleri. Gülümsediler ikisi de. Adam başını çevirip uzaklara baktı: “Evet, hem de çok sıcak” dedi, “Sıcak… Sarı sıcak…”

Kadın Adamın baktığı yöne, önünde uzayıp giden Mezopotamya ovasına doğru çevirdi bakışlarını. Hafif bir sesle “sarı sıcak” diye tekrarladı

Kadın dirseklerini masaya koyup ellerini çenesine dayadı. Gözlerini kapadı ve hafif hafif sağa sola doğru sallanırken yüzüne bir gülümseme oturdu.

Adam Kadına baktı ve gülümsedi… “Ne o?” dedi, “Daldın gittin”.

Kadın gözlerini açtı, kollarını kavuşturdu masanın üstünde, gülümseyerek Adama baktı: “Gözümün önüne ayçiçeği tarlaları geldi” dedi. “Tüm Mezopotamya ovasını kapladıklarını hayal ettim.”

“Mezopotamya ovasını mı?” diye sordu hayretle Adam.

***

Ayakları çıplaktı Kadının. Üzerindeki beyaz düz elbisesinin etekleri yerlere değiyordu. Toprak sıcaktı, taşlar çıplak ayaklarını acıtıyordu. Önünde uzayıp giden ovaya baktı. Kızıl saçları omuzlarına dökülüyordu. Ufuk çizgisinde yükselmeye hazırlanan güneşin ışıkları aydınlatıyordu ortalığı.

Kadın yavaş adımlarla yürüyordu. Dikkatle basıyordu ayaklarını yere. Yanıyor muydu, acıyor muydu ayakları?

Yürüdüğü yol üzerinde sağ tarafta bir çeşme vardı. Çeşmeye baktı ve oraya yöneldi.  Çeşmeden cılız bir su akıyordu. Yaklaştı Kadın, eğildi, önüne düşen saçlarını arkaya atıp ellerini birleştirip avuçlarını açtı ve suyla doldurdu,  yavaşça içti suyu…

Tekrar uzattı avuçlarını akan suya ve suyla doldurduğu ellerini yüzüne götürüp tüm yüzünü ıslattı. Tekrar uzattı avuçlarını suya ve bu sefer boynuna götürdü ve ensesine doğru hareket ettirdi ellerini, boynunu ve ensesini ıslattı.

Hafifçe doğruldu yerinde… Yürümeye devam etti…

Epeyce yürüdü Kadın… Artık gözünün önünde uzayıp giden ova ve ufukta yükselmeye hazırlanan güneşin ışıkları dışında bir şey görünmüyordu.

Kadın yürüyor,  güneş yavaş yavaş yükseliyordu.

Güneşin karşısına geçti Kadın. Mezopotamya ovasını bir renk cümbüşü sarmak üzereydi.

Ellerini göğsünde bağlayarak durdu.

“Ey Şê Şims, bizi kötülüğe ve düşmanlığa karşı koru!
Tanrı milletime karşı merhametli ol!
Tanrı, milletimi çoğalt!
Tanrı, çocuklarımızı koru!
Tanrı, sürülerimizi koru!
Tanrı, şehadetimiz Tavusê Melek’in adıdır!” dedi ve biraz durakladı, başını sağa doğru eğip göğsüne doğru indirip dizlerinin üstüne çöktü, secde etti ve yeri öptü.

Kadın yavaşça dizlerinin üstünde doğruldu ve yerinden kalkmadan güneşe bakmaya başladı.

Güneş yavaş yavaş yükseliyordu. Birazdan herkes uyanacak, işine gücüne koşturacak, sabanlar tarlaları sürecek, çocuklar bağırıp çağıracak, güneş ovayı sanki usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına baştan aşağıya bir renk cümbüşüne çevirecekti.

Uzunca bir süre öyle kaldı oturduğu yerde Kadın. Güneşin ufukta yükselmesini, ovayı renkten renge boyamasını seyretti.

Ne kadar kaldı oturduğu yerde ki, güneş yakmaya başladı tüm ovayı, sıcaklığı ve gittikçe açık bir sarıya dönen ışığı ile ovanın üstünde yükseldikçe yükseldi.

Tam doğrulmaya hazırlanıyordu ki, sağ omzuna dokunan bir el onu durdurdu. Kadın oturduğu yerde kaldı, dizlerinin üstünde.

Sağ omzundaki el sıkıca kavramıştı omzunu. Kadın başını çevirip omzundaki ele baktı. Gülümsedi ve güneşe bakmaya devam etti oturduğu yerden.

Omzundaki elin teması hafifledi ve elin sahibi elini çekti.

Adam, Kadının arkasından önüne geçti ve tam karşısına geçip ayakta durdu.

Artık Kadının baktığı yerde, tam güneşin önünde duruyordu Adam.

Kadın, Adamın yüzüne baktı. Adamın katran karası saçlarının etrafını hale gibi çevreleyen güneşin ışıkları gözünü alıyor, Adamın yüzünü tam olarak görmesini engelliyordu Kadının.

Adam gülümsedi, “Klity” dedi.

Kadın şaşırdı ve durakladı. Yüzünü buruşturarak ve Adamın yüzünü görmeye çalışarak “Ne?” diyebildi hafifçe?

Adamın gülümsemesi tüm yüzünü doldurdu.

“Güneş çiçeği” dedi Adam.

Kadın etrafına, başını arkaya çevirip arkasına ve sonra da Adama dönüp soru soran gözlerle baktı.

Adam gülümsemeye devam ederek “Bilmiyor musun bu hikâyeyi?” diye sordu.
Kadın yüzünde kırgın bir ifadeyle dudaklarını büküp, omuzlarını silkti ve önüne eğdi başını.

“Klity güzel bir köylü kızıdır” diye başladı Adam anlatmaya yumuşak bir ses tonuyla. Kadın başını kaldırıp Adama baktı ve dinlemeye başladı.

Adam gene gülümsedi “Efsaneye göre tanrılardan biri olan Apollon, yani güneş, her gün ateş saçan arabasıyla göklerden geçerken, bu güzel kız, güneş tanrısını görür ve ona âşık olur.”

Kadın dudaklarını büktü ve kaşlarını çatarak Adama baktı. Adamın başının etrafını bir hale gibi çevreleyen güneşin ışıkları katran karası saçlarının üstünde bin bir oyun yapıyordu. Kadın bu ışık oyununa gülümseyerek baktı.

Adam anlatmaya devam etti. “Güzel kız o kadar utangaç, o kadar çekingenmiş ki, güneşe sevgisini bir türlü söyleyemezmiş. Sabahtan akşama dek toprağın üstüne oturur, güneş tanrısı gökler boyunca gezip dururken gözlerini ondan ayırmazmış.”

Kadın oturduğu yerde başını öne eğip üzerinde oturduğu toprağa baktı, ellerini toprağın üstüne koyup parmaklarını toprağın bağrına geçirdi ve avucunda sıcak toprağı hissetti. Yumruk haline getirdiği avuçlarındaki toprağı sıkı sıkı tuttu ve başını kaldırıp Adama baktı.

“Kız hep güneş nereye gidiyorsa ardından oraya bakarmış. Güneş tanrı gidip karanlık bastığında ise üzüntüsünden başını önüne eğer ve sabaha kadar öyle beklermiş güneş tanrının gelmesini. Zavallı kızcağız böyle güneşe baka baka ne olmuş biliyor musun?”

Kadın ellerini açmadan yumruklarını göğsüne götürdü ve hayır anlamına gelecek şekilde başını iki yana salladı Adama bakarak.

Kadın, Adamın başını bir hale gibi çevreleyen güneş ışığının katran karası saçlarının üzerindeki yeni oyunlarına gülümsedi.

“Yüzünü hep güneşe çeviren ‘güneş çiçeği’ olmuş.”

Kadın, Adamın gözlerinin içine bakmaya çalışırken, Adam sağ eliyle Kadının çenesini hafifçe kavrayarak kendine doğru çekti. Kadın elin hareketine uyarak bir kuş gibi ayaklarının üzerine dikildi yumrukları göğsünde ve sıkılı olarak.

Kadın utangaç bir şekilde Adama baktı. Adam Kadını kendine çekti. Kadının yumrukları ikisinin arasında duruyordu şimdi. Yumruklarını sıkmaya devam etti Kadın.

Adam eliyle Kadının çenesini kaldırdı kendine doğru. Gülümsedi. “Klity” dedi yumuşacık bir ses tonuyla, “güneş çiçeğim, Mezopotamya Kraliçem benim”

Adam Kadına sıkıca sarıldı, Kadın gözlerini kapattı. Adamın dudakları Kadının dudaklarına değdiği an büyük bir sıcaklık hissetti Kadın, yanıyordu sanki. Gözleri kapalıydı ama büyük bir aydınlık sardı ortalığı aniden, bembeyaz bir aydınlık. Kadının elleri açıldı ve içindeki toprak ikisinin de vücutlarına değerek yere dökülmeye başladı.

***

Kadın gözlerini açtı. Bir ayçiçeği tarlasının ortasındaydı. Her taraf ayçiçeği doluydu. Ufka kadar, boylu boyunca, ayçiçeklerinden başka hiçbir şey yoktu sanki. Gökyüzündeki güneşin yakan, kavuran sıcağı ve ayçiçekleri…

Kadın ayçiçeklerine baktı, hepsi aynı yöne çevirmişlerdi başlarını. Gülümsedi. O da başını ayçiçeklerinin baktığı yöne çevirip baktı. Güneşin ışığı gözlerini aldı.

Kollarını iki yana açıp güneşin olduğu yöne doğru yürümeye başladı. Yürürken aralarından geçtiği ayçiçeklerine dokunuyordu elleriyle.

***

“Neden ayçiçeği derler ki?” dedi Adam kahvesinden bir yudum alarak.

Kadın çayını bir dikişte bitirdi. “Bilmem” dedi. Kahveci hemen Kadının boş çay bardağını alıp yerine yeni çay bıraktı.

“Günebakandır esas adı halbuki, kimileri de gündöndü der. Bildiğim, hiçbir dilde de ayçiçeği denmediği. Güneş çiçeği işte!” dedi Adam.

Kahvesi bitmişti. Kahveci yaklaştı yanlarına. Adamın boş kahve fincanını aldı ve yerine ona sormadan bir çay bıraktı.

Adamla Kadın birbirlerine bakıp gülümsediler.

“Bu da bu topraklara has bir şey işte. Sormadan etmeden çayı koyuveriyorlar önüne. İçmezsen olmaz…” dedi Adam ve şekerlikten aldığı şekerlerden attı çaya.

“Belki ayçiçeği de bu topraklara has bir şeydir” dedi Kadın uzaklara bakarak.

“Nasıl yani?” diye sordu Adam çayına attığı şekerleri karıştırırken.

“Mitolojide güneş erkek, ay kadın değil midir?”

Adam soru sorar gibi baktı Kadına. “Güneş tanrı yüzünden, ona olan aşkı yüzünden çiçeğe dönüşmemiş midir genç kız efsaneye göre?” dedi Kadın.

Çay bardağını belinden kavradı Adam ve Kadına bakarak “Evet de…”  dedi.

Kadın sanki birazdan kahkaha atacakmış gibi gülümsedi: “Aslında o efsane şöyle devam eder belki de” diyerek uzaklara baktı ve anlatmaya devam etti.
“Çiçeğe dönüşmüş olan zavallı kızcağız gece olup da güneş tanrı ortalıktan kaybolunca boynunu büküp oturur. Bütün gece ayın ışığında ayaza kesen gecenin bitmesini, sabah olmasını, güneş tanrının ufukta görünmesini bekler.”

Kadın ayağa kalktı ve kahvenin terasının ovaya bakan tarafındaki parmaklıklara dayanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Adam da elindeki çay bardağını tabağa bırakıp Kadının yanına gitti. Kadın, Adamın geldiğini görünce korkuluklara tutunup uzaklara bakarak anlatmaya devam etti:

“Ay ışığı ısıtmaz zavallı çiçeği, üşütür içini. Ruhunu üşütür. Sabah olsun, sevdiceği görünsün diye bekler. Sanki kıskanç bir kadın gibi saklar gece, güneş tanrıyı kızcağızdan, örter dünyanın üstünü yıldızlarla süslü karanlık, simsiyah örtüsüyle. Ay tanrıça ışığını güneşten alıyor olsa da, ısıtmaz ışığı. O ışık içini ürpertir, canını acıtır kızın.”

“Peki, güneş tanrı farkına varır mı bu aşkın?” diye sordu Adam.

“Bu efsanede evet…” dedi Kadın. “Farkındadır güneş tanrı olanın bitenin. Kız kardeşi ayın arkasına saklanıp izler geceler boyu çiçeğe dönüşen kızı. Ay tanrıça da fark eder bu aşkı. Günün birinde gene kız güneş tanrıyı izlerken oturduğu yerden ikisinin arasına giriverir ay tanrıça. Hava kararmaya başlar, güneş tanrıyı göremez olur kız. Üzülür, karanlığın içinde görmeye çalışır onu.”

“Güneş tutulması” diye gülümsedi Adam.

Başını salladı Kadın hayır dercesine. Adam soru sorar gibi baktı Kadına.

“Bir rüzgâr esmeye başlar. Yerdeki kumlar havalanıp uçuşmaya başlar. Kızın ağzına, burnuna dolar, gözlerine batar, canını acıtırlar. Göz gözü görmez olur. Her yer kararır. ‘Gökyüzünde tanrılar savaşıyor, gece gündüzü yendi, güneş tanrı savaşı kaybetti’ diye konuşur insanlar. Kız insanlara seslenir; ‘kötü ruhlar esir aldı güneşinizi, kovun onları’ der. İnsanlar gidip ellerine geçirdikleri tüm tenekeleri birbirine vurmaya, gürültü yapmaya başlarlar. Bu karmaşada kimse güneşin bir bulutun arkasına gizlenerek kızın yanına gittiğini fark etmez. Kız güneşin kimselerin görmediği gülümsemesini görür. Gözlerini kamaştıran ışığını bir tek o görmektedir. Bulutlar gizler dünyadan güneşi. İnsanlar tenekeleri çalmaya devam eder, kötülüğü kovmaya çalışırlar.”

“Ben de bu Ege efsanesini Mezopotamya’ya nasıl bağlayacağını düşünüyordum. Bu topraklarda güneş tutulduğunda hâlâ tencere, tava, teneke ne bulursa çalar insanlar…” diye gülümsedi Adam.

Kadın Adamı duymuyor gibi devam etti: “Güneş uzanıp kendine çeker kızı ve sımsıkı sarılır. Dudakları kızın dudaklarına değdiğinde bulutların bile saklayamadığı bir ışık fırtınası çıkar. Kum fırtınası durulur, insanlar tenekelerini çalmayı bırakıp bütün dünyayı ve gökyüzünü kaplayan bu ışıklara bakarlar hayran hayran. Ay tanrıça gülerek arkasını döner, eteklerindeki hayvanları önüne salıp ormanlara doğru gider koşarak.”

Kadın sustu, uzaklara daldı. Adam, Kadına sarıldı. Kadın başını Adamın omzuna dayayıp uzaklara bakmaya devam ederek:

“O kız Mezopotamya Kraliçesiydi aslında, yani Mezopotamyanın ta kendisi. Güneş bir kum fırtınasında kalbini Kraliçeye telsim etmiş, kum fırtınası ışık fırtınasına dönmüştü. O gün bugündür büyük bir aşkla sevdi Güneş Kraliçeyi, Güneşin aşkı da hep cayır cayır yaktı bağrını Kraliçenin. Herkes bu aşkı kutsadı. Mezopotamyanın mucizesiydi belki de bu… Güneş en çok Kraliçeyi sevdi…”

***

Toprak Kadının ellerinden dökülmeye devam ediyordu yere.

Kadın gözünü açtı… Güneş ufuk çizgisine inmeye hazırlanıyordu.

Etrafına bakındı. Adam yoktu.

Koşar adımlarla geldiği yolu geri yürüdü ve çeşmeye varınca durup elini yüzünü yıkadı hızla.

Gene koşar adımlarla biraz önce durduğu yere geri döndü. Ellerini göğsünde bağlayarak durdu.

Güneşe baktı uzun uzun…

“Ey Şê Şims…” dedi, durdu ve güneşe baktı.

“Ey Şê Şims, ey tanrı…” dedi ve etrafına bakındı, sonra kendini toparladı ve tekrar güneşe bakarak:

“Ey Şê Şims, ey tanrı, benden sevgini, merhametini esirgeme…
Bereketini üstüme saç, sevgine dağlar taşlar, kurtlar kuşlar şahit olsun.
Aşkın, sevgin benim olsun…
Tanrı, şehadetim Tavusê Melek’in adıdır.”

Kadın etrafına baktı şüphe dolu gözlerle. Sonra dönüp güneşe bakıp gülümsedi. Olduğu yerde yavaşça dizlerinin üstüne eğilip oturdu. Secde etti ve toprağı öptü.

Başını kaldırıp ufuk çizgisine inen güneşe baktı, gülümseyerek gözlerini kapattı.

Bembeyaz bir ışık gördü önce. Sonra Adamın katran karası saçlarını hale gibi çeviren güneşin rengârenk ışık oyunları kamaştırdı sımsıkı kapadığı gözlerini.

***

Güneş ufuk çizgisine inmiş, gitmeye hazırlanıyordu.

Kadın ayçiçeklerinin arasında yürüyordu hâlâ. Durdu… Güneşin giderken arkasında bıraktığı turuncu, kırmızı, sarı sıcak ışık oyunlarını seyretti.

Güneş hızla ufuk çizgisinde kaybolurken Kadın uzun beyaz elbisesinin eteklerini toparlayıp ayçiçeklerinin arasına toprağın üstüne uzandı, yüzünü ovaya doğru çevirdi, sol yanına dönüp ellerini başının altına koydu.

Toprak hâlâ sıcaktı. Katran karası saçlı Adam arkadan yaklaştı ve sessizce yanına uzandı Kadının.

Mezopotamya maviden, laciverte, lacivertten siyaha boyandı sırayla ve yıldızlar göründü, uzaktan bir denize benzeyen ovanın üstünde.

Adam ve Kadın başlarını gökyüzüne kaldırdılar. Yıldızlar ışıl ışıldı gökyüzünde. İkisinin de gözleri yavaş yavaş kapanırken, dolunay gülümsedi onlara ve yıldızlarla dolu gök kubbeyi toprağın üstüne yorgan gibi örttü.



Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" Sergisi'ndeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılardan oluşmaktadır.

Bu hikâye, sanatçının (fotoğrafı yazının başında görülen) "Güneşe Aşk" adlı eserinden esinlenerek yazılmıştır.

Yazının sonundaki fotoğraftaki eser ise yıllardır başucumda asılı duran Heather Brown adlı bir ressama ait bir eserdir.

Yazıya fikirleriyle katkıda bulunan Sezgi Sunar'a teşekkür ederim.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails