Cumartesi, Ağustos 01, 2015

Fotoğraflardaki Sır

Bundan birkaç sene önce Cumhuriyet Dönemi fotoğrafçılarından olan büyükbabamın fotoğraflarının arasında 5,5x9cm ve 6,5x10cm boyutlarında birkaç fotoğraf buldum.



Fotoğraflar hemen ilgimi çekti, çünkü hepsi Mardin’de çekilmişti. Bunlar o güne kadar nasıl dikkatimi çekmemişti? Onca kez büyükbabamın fotoğraflarını didik didik etmiş ama bunları fark etmemiştim. İşin ilginç tarafı, hepsi de bir arada duruyorlardı.

Bu sorular yerini başka sorulara bıraktı fotoğrafları incelediğimde. Büyükbabam hiçbir fotoğrafta yoktu. Büyük ihtimal o çekmiştir fotoğrafları diye düşündüm. Peki ya bu fotoğraflardaki insanlar kimdi?

Hemen annemin yanına gittim, mutfakta yemek yapıyordu. “Anne, dedem (ben büyükbabama dede derdim o yaşarken, hâlâ da öyle derim) Mardin’e gitmiş, fotoğraflar buldum” dedim heyecanla.

Annem hiç reaksiyon göstermedi, pişirdiği yemekle uğraşmaya devam ederken gayet kesin ve emin bir tarzda “Kemal bey Mardin’e gitmedi” dedi, “o fotoğraflar başkasının olmalı.”

Şaşırmıştım. Biraz da bozulmuştum. Büyükbabamın Mardin’e gitmiş ve fotoğraflar çekmiş olduğunu öğrenmek hoş olurdu tam da “Mardin / Güneş Ülkesi” kitabımı yazma hazırlıklarında olduğum o günlerde. Ne hayaller kurdum iki dakikada kafamda.

Masama oturup fotoğrafları incelemeye başladım. Hemen hemen her fotoğrafta aynı adamla kadın vardı. Belli ki karı kocaydılar ve buralarda geziyorlardı. Kadın ve adam bir çeşmenin başında, Deyrulzafaran Manastırı’nda, adam Deyrulzafaran yolunda tek başına, kadın tek başına Şehidiye Camii minaresi görüntüsüyle, aynı karede bir sefer de adam tek başına, sonra bir fotoğrafta bir grup insan (bu fotoğrafta o çift yok ama fotoğraf belli ki o günlerde çekilmiş, arkada Mardin manzarası), ne amaçla çekildiğini anlamadığım bir başka fotoğrafta boş bir alan var ve birileri görünüyor ama anlaşılmıyor ve son bir foto daha, işte orada bir gariplik fark ettim.

Bu fotoğrafta kadın duruyor, arkasında Mardin görüntüsü ama bu sefer yanında kocası olduğunu düşündüğüm o kişi değil, daha genç bir erkek duruyor ve sanki bir yeri ya da bir şeyi işaret ediyor gibi elini Mezopotamya Ovası’na doğru uzatmış, kadın da ona bakıyor. Fotoğraftaki garipliği hemen buldum! Bunu büyükbabam çekmiş olamazdı, fotoğraftaki hata çok büyüktü. Adamın ileriye uzattığı kolu kadının yüzünü kapatıyordu ve büyükbabam gibi bir fotoğrafçının böyle bir hata yapması mümkün değildi. Peki bu fotoğraftaki adam kimdi? Diğer fotoğrafların hiçbirinde yoktu…



Düşünceleri bir kenara itip fotoğrafları taradım ve bilgisayarda büyük boyutta incelemeye başladım. Gözlerime inanamadım. O Mezopotamya Ovası’nı işaret eden adam benim babam.

Bir şeyler açığa kavuşmuya başlıyordu. Diğer tüm fotoğrafları büyük ihtimalle babam çekmişti ve bu çiftle birlikte geziyorlardı. O fotoğrafı da kadının kocası olduğunu düşündüğüm adam çekmişti.

Peki ama bu fotoğraflar ne zamandandı? Bunlar kimdi?

Hemen Ahmet Maden’i aradım. Bilse bilse o bilirdi. Fotoğrafları görür görmez 1950’li yılların başlarında çekilmiş olmaları gerektiğini söyledi, babamın olduğu fotoğrafta arkada dönemin Emniyet Binası’nın (bugünkü İzala Otel) inşaat halinde oluşundan anlamıştı. Bir de Deyrulzafaran Manastırı’nda çekilen fotoğrafta köşede başını öne eğmiş duran genci hemen tanıdı, “bak bu bizim Bahe” dedi. Hani hikâyesiyle bütün Türkiye’yi ağlatan Bahe, annesinin manastıra bıraktığı, ölene kadar annesini beklediği anlatılan Bahe. Evet, dikkatli bakınca ben de fark ettim. Gülümsedim…  Bahe’yi geçtiğimiz yıl kaybettik, bu fotoğrafları bulduğumda yaşıyordu henüz.


Elimdeki verilere göre, büyük ihtimalle babamın asker olduğu dönemdendi bu fotoğraflar. Babam 1931 doğumluydu ve Diyarbakır’da askerlik yapmıştı. Oldukça da mantıklıydı bu durum. İzinde falan Mardin’e gelmişti belki ve birileriyle geziyordu…

Daha fazlasını bulamadım ve öyle kaldı orada her şey… Ben o çiftin kim olduğunu merak ettim o günden sonra hep. Bir yerden bir şekilde bir şeyler öğrenmek nasıl mümkün olabilirdi? Kimdi bu insanlar? Mardinli olmadıkları belliydi, belki de yabancıydılar. Zaten Mardinli olsalar mutlaka bir tanıyan çıkardı diye düşündüm.

Yıllar geçti… O fotoğrafları zaman zaman sosyal medyada paylaştım. Ama orijinalleri hep elimin altında, gözümün önündeydi.

O fotoğrafları bulduğum günden beri hep “Benim Mardin sevgimin sırrı bu fotoğraflarda” diye düşündüm ve her sefer garip bir his kapladı içimi…

Geçen yıl kızkardeşim Zeynep kendine ait fotoğrafları ayırmak ve çift fotoğrafları alıp albüm yapmak için benden bir sürü fotoğraf götürdü kendi evine ve yine geçtiğimiz haftalarda bana telefon edip, “Nükhet, bendeki fotoğrafların içinden bir Mardin fotoğrafı çıktı, babanın bir fotoğrafı, arkasına da (MARDİN 18-3-951) yazmış” dedi.

Nasıl sevindim. Tarih kesinleşmişti, Ahmet Maden doğru tespitte bulunmuştu.

O fotoğraf da geldi ve diğerlerinin yanındaki yerini aldı. Fotoğrafta babam belinde asker palaskasıyla…


Tamam, askerlik dönemiydi işte. Bu arada Deyrulzafaran Manastırı’nda çekilmiş olan fotoğraftaki rahibin rahmetli Cebrail Allaf olduğunu öğrendim. Ama o çiftle ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamıyordum.

Kim olduklarını öğrenmek için yanıp tutuşmaya başladım. Gittikçe daha çok merak eder olmuştum. Kimdi bunlar? Bu duygumu sosyal medyada paylaşınca bazı tahminler geldi bazı kişilerden ama bu bilgiler pek de inandırıcı gelmedi bana.

Bir akşam yine bu konuda düşüncelere dalmış otururken, Gabriel Rabo’dan bir mesaj geldi. Birkaç yıl önce bu fotoğrafı gördüğünü, o çifti soruşturduğunu ama bulamadığını söylüyordu. Hemen sohbete başladık. Fotoğrafların hikâyesini anlattım. Birine benzettiğini hatta neredeyse emin olduğunu söyledi bana. “Bir dakika” dedi, “bende bir kitap var ve kitapta da bir fotoğraf, onu yollayayım.”

Biraz sonra karşımda yaşlı bir adamın fotoğrafı duruyordu. Evet, dikkatli bakınca elleri, ağız ve yüz çizgileri, çenesi, kaşları, gözleri benziyordu. Ama tam emin olamamıştım.


Gabriel Rabo’nun verdiği bilgiler doğrultusunda bir yandan sohbet ederken bir yandan da internetten araştırmaya başladım. Çok ilginç şeylere hatta bahsi geçen adamın soy ağacına kadar ulaştım. Bir de gençlik fotoğrafı buldum. Kesinlikle 1950’lerden çok önceye ait bir fotoğraf.


Fotoğrafa bakıp kalmışım… Şoka girmiştim sanki… Bu oydu… Yıllardır kim olduğunu merak ettiğim adam işte karşımda duruyordu. Karşımda duran gençlik fotoğrafından onun olduğunu anlamak çok daha kolay olmuştu ama emin olamazdım tabii.

Hemen bulduğum fotoğrafı Gabriel Rabo’ya yolladım. Biraz sonra “Bu o” dedi, “kesinlikle o. Eminim…”

Biraz araştırdım… İnanılmaz bir hikâyeyle karşı karşıyaydım. Bir efsane vardı karşımda…

Efsane profesör lakaplı Arthur (Karl) Võõbus idi fotoğraflardaki esrarengiz adam.

Dünyanın en önemli, en büyük Süryanice uzmanlarından birinin fotoğraflarına bakıyormuşum meğerse senelerdir ben.

Arthur (Karl) Võõbus 1909’da Estonya’nın Tartu Bölgesi’nde Vara’nın Matjama köyünde bir öğretmen çocuğu olarak dünyaya geliyor.

1926’da Tartu’da Hugo-Treffner Gymnasium’u bitiriyor ve 1932’de de Tartu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oluyor. 1933-1940 yılları arasında Estonya Protestan-Luterhan Paulus cemaatinde papaz olarak görev yapıyor.

“Sören Kirkegaard’a göre gerçek Hıristiyan, gerçek Hıristiyan yaşamı ve gerçek Hıristiyan kilisesi” adlı çalışmasıyla 1934’te “Magister Theologiae” ünvanını alıyor. Roma, Paris, Londra, Berlin ve Leipzig kütüphanelerinin ve değişik el yazmaları koleksiyonlarının Süryanice el yazmalarını inceliyor.

Süryaniceyi de üniversitede Estonyalı şair, ilahiyatçı, doğubilimci ve etnolog Uku Masing’den öğreniyor.

20.06.1936’da varlıklı bir tüccarın kızı olan Ilse Luksep ile evleniyor. Haziran gelini Ilse Luksep (fotoğraftaki güzel kadın) 1918 doğumlu ve benim gibi koç burcu. Bu evlilik Arthur’a büyük bir kilisede görev yapma imkânının yanı sıra, araştırmalarını yürütebilmesi için maddi alt yapıyı da sağlamış.

1937 yılında Märt adını verdikleri bir oğulları dünyaya geliyor.

1930’ların sonlarına doğru o güne kadar yayınlanmış olan tüm Süryanice metinler hakkında 3 çalışma yapmış olması gerekiyor.

1940 yılında Rusya’nın Estonya işgalinden kaçarak Almanya’ya yerleşiyor ve 1941’de henüz daha dört yaşında olan oğulları Almanya’nın Schwerin şehrinde ölüyor.

Almanya’da yaşadığı bu dönemde muhalif tutumu Gestapo’nun dikkatini çekiyor ve Almanya’nın Estonya’yı işgal etmesi üzerine yeniden Estonya’ya taşınıyor.

Tartu Üniversitesi’nde “10. yüzyıla kadar Suriye, Mezopotamya ve İran’da keşişlik/manastır hayatı” üzerine doktora yaptığı 1943 yılında çiftin kızları Ruth dünyaya geliyor.

1944’te ikinci kez Rus işgalinden kaçıp Almanya’ya yerleşiyor. 1944-1948 yıllarında mülteci kamplarında papaz olarak çalışan Arthur, 1946-1949 yılları arasında da Hamburg yakınlarındaki Pinneberg Baltık Üniversitesi’nde Eski Kilise Tarihi profesörü olarak akademik kariyerini sürdürüyor. Fakat bu üniversite kapatılıyor ve 1955 yılına kadar Londra’da British Museum’da çalışıyor.

1951 yılında çiftin Eti adında bir kız çocuğu dünyaya geliyor. Bu fotoğraflar çekildiğinde 22 Ocak’ta doğmuş olan bebek demek ki henüz iki aylık. (Tabii onu yanlarında getirip getirmediklerini bilemeyiz.)


Daha sonraları 1977 yılına kadar Chicago’da Lutheran School of Theology’de (LSTC) “Yeni Ahit Bilimi ve Eski Kilise Tarihi” profesörü oluyor.

Arthur (Karl) Võõbus, pek çok bilim akademisinin yanı sıra, Hollanda Kraliyet Bilim ve Sanat Akademisi üyesi ve çalışmaları ağırlıklı olarak “Erken Hıristiyan Dönemi Süryanice Literatürü” üzerineydi.


 Chicago’daki eğitmenliği sırasında Türkiye, Lübnan, Suriye, Irak ve Turabdin manastırlarına 40’ın üzerinde araştırma gezisi yapıyor.


Bu gezileri sırasında Süryanice el yazmalarını fotoğraflıyor. Bu sayede 1,5 – 2 milyon sayfalık bir arşiv ortaya çıkıyor. 1979’da bu koleksiyon baz alınarak Chicago’da “Institute for Syriac Manuscript Studies” kuruluyor.

Yaptığı araştırmaların sonuçlarını örneğin “Corpus Scriptorum Christianorum Orientalium” CSCO gibi yazı dizileri olarak yayınlıyor, 80’in üzerinde araştırması, 240’ın üzerinde Estonca, İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça makalesi var. Pek çok da yayınlanmamış makalesi olduğunu biliyoruz.

1951’de “Sürgündeki Estonya İlahiyat Derneği Araştırmaları” yazı dizisini oluşturuyor. Bunlar popüler ve bilimsel araştırmalar olarak ikiye ayrılıyorlar.

Arthur Võõbus “Doğu keşişliği araştırmaları öncüsü” kabul ediliyor.

Süryanice bilimsel çalışmalarının yanı sıra Estonya Protestan Kilisesi’nin güncel durumuyla ilgili yazıları da var. Estonya dini ve kültürel tarihi üzerine olan bu yayınları akademi duygusal ve kesinlikle anti-komünist olarak tarif ediyor.

Arthur (Karl) Võõbus 25 Eylül 1988’de ölüyor ve 1 Ekim 1988’de gömülüyor.

Hikâyenin tam burasında çok fena oldum, çok garip hissettim. Babam da aynı yıl öldü çünkü, hem de 19 Ekim’in ilk saatinde. Yani 24 gün sonra…

Arthur (Karl) Võõbus’un yaptığı çalışmalar 21. yüzyılı da oldukça etkilemiş. 1998-2004 yılları arasında Tartu Üniversitesi’ndeki çeşitli sempozyumlarda Almanya, İngiltere, ABD, Finlandiya ve Rusya’dan din ve tıp tarihi, dilbilimi ve Doğu Akdeniz arkeolojisi dallarındaki bilim adamları tarafından işlenmiş.

Karısı Ilse’nin öldüğü 2005 senesinde Chicago’daki Lutheran School of Theology, Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü ile Arthur Võõbus’un Süryanice el yazmaları koleksiyonunu kataloglamak ve dijital ortama geçirmek için bir anlaşma imzalamış.

Şimdi inanılmaz bir arşiv var tabii haliyle…

***

Kafamda onlarca soru…

Babamla nasıl tanıştılar? Neler konuştular? Babamla birlikte gittikleri Deyrulzafaran Manastırı’nda ne yaptılar? Mardin’de nereleri gezdiler?

Bu onlarca sorunun yanında onlarca da hikâye beliriyor kafamda…

Bu arada toplu fotoğraftakilerin bazıları büyük ihtimalle o dönemin Protestan Misyonu’ndan birileri, Deyrulzafaran yolundaki küçük kızın da kim olduğunu sanırım bulmak üzereyim…

***

Bence daha pek çok detay eksik ve ben öyle hissediyorum ki, başka şeyler de çıkacak ortaya…

Bu arada en başta belirttiğim “Neden Mardin?” sorusuna bulduğum cevap ne diye merak ediyorsunuz büyük ihtimalle…

Ben bu fotoğrafları bulduğum günden beri hep Mardin sevgimin sebebi bu fotoğraflarda saklı diye düşündüm…

Bu sebebini bir türlü açıklayamadığım, bilemediğim bir duygu içimden gelen.

Ortadoğu coğrafyasına özellikle de Lübnan’a olan sevdamın babamın etkisiyle olduğunu düşünürüm hep. Ama daha derine inince insanoğlunun açıklayamadığı pek çok şey çıkıyor karşısına.

Neydi gerçekte bu Ortadoğu coğrafyasına olan sevgim, Mardin’e olan bu tutkulu aşkım? Yıllardır Süryanice öğrenmek isteyişim ve bunun gerçek oluşunun tam da bu sırrı çözdüğüm döneme denk gelmesi...

Babamla bu insanların yollarının kesişmesi, yüzlerce evet gerçekten de yüzlerce fotoğrafın içinde bunların beni bu kadar derinden etkilemesi, her birine onlarca hikâye yazışım kafamda, benim yollarımın bu topraklarda kesiştiği insanlar…


Öyle derin derin düşündürüyor ki beni bu konular… Ne güzel bir detay, hoş bir hikâye, aman canım sen de, hayat işte falan diyerek geçip gidemiyorum…

Çarşamba, Temmuz 22, 2015

Mor Eşek


Son zamanlarda o kadar çok fotoğraf ağlattı ki beni...
Ama bunların içinde en çok içime dokunan Suruç'ta katledilen gençlerin oyuncak torbasındaki "mor eşek" oldu.
Kim bilir hangi çocuk o mor eşekle oynayacaktı eğer sağ salim gitselerdi karşı tarafa...
Neler düşünecekti? Nasıl hayaller kuracaktı? Bu eşek neden mor diye düşünecek miydi? İleri yaşlarında küçükken bir mor eşeği olduğunu hatırlayacak ve kimsenin görmediği bir anda yüzünü kocaman bir gülümseme kaplayacak mıydı?
***
Yas ilan edilmez… Edilmeyecek belli… Edilmezse edilmesin. İnsan olan gereğini yapar zaten.
***
Öte yandan bir yaşam var akıp giden. Süre gelen onlarca acı var. Başka gerçekler var onlarca...
Tüm bu olanları unutmadan ve gereğini yaparak yaşamaya devam etmek de gerekiyor.
Tepki vermenin, göstermenin çok çeşitli yolları var.
Klavye başında kahramanlık yapanlardan olmadığımı bilen bilir.
Bugüne kadar kaçınız benim hangi sosyal sorumluluk projelerinde olduğumu, neler yaptığımı biliyorsunuz? Çok azınız. O çok azınız da her şeyi bilmez. Çünkü anlatmam.
Rahmetli babamın dediği gibi "cenazende çıksın ortaya yaptığın iyilikler", tıpkı onun cenazesinde hayretler içinde kaldığımız gibi, neler yaptığını ailesi olarak nasıl bilmediğimize şaşırdığımız, şimdi öldüğü gün yas mı tutalım, ne muhteşem bir adammış diye sevinelim mi diye düşündüğümüz gibi...
Bazıları gibi ben bunu yaptım, buraya gittim tarzı vıcık yazılarla vicdanımı rahatlatmam…
Bilen bilir o insanlarla nasıl aynı ritimde nefes aldığımı…
Rahmetli babamın mirasıdır aslında bu bana.
***
Ben bundan sonra iyi olmayacağım...
Ama birileri iyi olsun diye yaptıklarıma kaldığı yerden devam edeceğim.
İnadına gideceğim...
İnsan olarak, turizmci olarak, yazar olarak elimden ne geliyorsa yine fazlasıyla yapmak için gayret göstereceğim.
Bugüne kadar kadınlar, çocuklar ve halk için direkt ya da indirekt ne yaptım ve hatta yaptırdımsa bin mislini yapmak için kolları sıvayacağım ve zaten bu yaptıklarımdan ibaret olan gerçek hayatıma döneceğim...
***
Bunları neden mi yazdım?
Kimse yas tutmuyor, olanları unuttu, neden yazmıyor falan demesin diye...
Nedeni açık: icraat gerek icraat...
Klavye arkasına saklanarak ya da bir kereliğine vicdanını rahatlatarak olmuyor bu işler...
***
Mor evrensel bir renktir... Mor eşek de bundan böyle benim gönlümde bir şeylerin sembolü artık...
***
İyi değilim, iyi olmayacağım...
Birileri iyi olsun diye dönüyorum hayatıma...




Cumartesi, Temmuz 11, 2015

Galiba Hayatımın İlk Aşkıydı...


Galiba hayatımın ilk aşkıydı…

Ölüm haberini duyduğumda içime aşk acısı gibi bir acı çöreklendi. Eve kadar zor geldim. Düşler Atölyesi’ne kapanıp ağladım.

Amcama benzetirdim. Annem kızardı: “Nesini seviyorsun o kanlı gözlü adamın? Neresi benziyor amcana?”

Sesimi çıkarmazdım. Çünkü evdeki Dr Zhivago Longplayini çalmama da kızardı bakarsın. Plağın kapağındaki fotoğrafa bakar dalar giderdim.



Amcama benziyordu. Evet annem haklıydı, gözleri kanlıydı ama bu onu daha çekici yapıyordu sanki. Belki de annem haklıydı, belki amcama o kadar da benzemiyordu, amcam daha yakışıklıydı ama yok yok benziyordu canım…



Robert De Niro ve Omar Sharif… En sevdiğim aktörler. Ondan da ötesi: Her filmini izlediğim yegâne aktörler. Omar Sharif’in Mısır Kültür Bakanlığı için çekilmiş garip bir filmine kadar ne varsa izlemiştim.



Kumardan nefret etmeme sebep olan adamdır ama öte yandan briç oynadığı için briç kitapları alıp briç öğrenmeye de niyetlenmemin altındaki sebep yine kendisidir. Bilgisayarların ve bilgisayar oyunlarının Türkiye’de yerini yavaş yavaş bulduğu dönemlerde Omar Sharif’le briç adlı bir oyunu sırf üzerinde onun resmi var diye indirmiş ve yıllarca oynamıştım. Annem ne yaptığımı sorardı, “Omar Sharif’le briç oynuyorum” derdim. 

Birlikte rol aldığı aktrisleri nasıl kıskanırdım anlatamam… Funny Girl’de Barbra Streisand’dan nefret etmiştim.

Filmlerini izlerken ne hayaller kurardım. O coğrafyalara giderdim. Her nerede geçiyorsa filmin konusu oraya. Ortadoğu insanının temel özelliklerini taşıyan bir adamdı ama öte yandan da Mısırlı olduğunu akla bile getirmeyecek bir Avrupalı salon adamı imajı da çiziyordu… 



Asla “Mısırlıyım ben, Mısır’ı sevin” tarzı bir milliyetçi tavrı yoktu, ben de zaten Mısır’ı pek sevmem. Fakat düşününce bana Ortadoğu aşkını aşılayan insanlardan biri olduğuna da kalıbımı basarım.



Unutamadığım iki rolü vardır. Biri Belmondo ile başrolü paylaştığı Le Casse filmindeki dedektif rolü,



diğeri de Laurence of Arabia’daki Oscar’a aday gösterildiği Sharif Ali rolü…



Kaç kez izlediğimi unuttum ama her sahne ve her replik aklımda neredeyse…

“Aslında daha çok babana benziyordu” dedi annem. Yüzüne baktım, gülümsedim. “Evet, yaşlanmaya başladığında babama benzemeye başlamıştı ama gençliğinde amcama benziyordu” dedim.





Düşler Atölyesi’nin merdivenlerine yöneldim.

Basamakları ağır ağır inerken içimi büyük bir hüzün kapladı, aşk acısı gibi…


Evet, galiba hayatımın ilk aşkıydı…

Yolun ışık olsun...



Çarşamba, Haziran 17, 2015

Büyük Mutluluklar




















Bazen hayatta küçük ve önemsiz gibi görünen büyük mutluluklar yaşar insan.

İşte onlardan iki tanesi arka arkaya geldi bu ay.

Önce 13 Haziran'da Zorlu Center D&R'da "Sarayın Dehlizlerinde" kitabımın söyleşi ve imza günü vardı.


Söyleşi konusu : "Bilinmeyen Yönleriyle Pargalı İbrahim Paşa" idi.


Çok hoş bir gün oldu. Telefonlar, mesajlar, çiçekler, gelen tanıdığım, tanımadığım insanlar, dostlarım, arkadaşlarım, meslektaşlarım... Uzun zamandır görmediğim, göremediğim dostlarımı görmek de ayrı bir keyifti...

“Mardin / Güneş Ülkesi” 2013 Mart ayında yayınlandığından bu yana 3. baskıya ulaştı, değişik imza günleri yapıldı, çeşitli söyleşiler gerçekleşti. 2014 senesinde “Orient Institut İstanbul”un kütüphanesine alındı, ABD Harvard ve Princeton Üniversiteleri, Kanada McGill Üniversitesi ve Congress Library tarafından başvuru kitabı olarak kabul edildi. Yine aynı sene “En İyi Turizm Yayını” dalında, Turizm Oscarları olarak kabul edilen “SKALİTE Turizmde Kalite” ödülünü aldı.


“Sarayın Dehlizlerinde” 2014 Ekim ayında çok özel bir lansmanla yayınlandıktan sonra birkaç imza günü ve söyleşi gerçekleşti, “Orient Institut İstanbul”un kütüphanesine alındı. 13 Haziran’da Zorlu Center D&R’da gerçekleşen bir söyleşi ve imza gününde okuyucusuyla buluştu.

Bir rehber kitap ve bir romanın ardından ikinci romanım “Bir İç Savaştır Aşk”ı yazmaya devam ederken ve “Son Vapur” senaryomun düzeltme safhalarındayken her iki kitabıma da yollarının açık olmasını diliyorum.


Bir başka mutluluğu da 16 Haziran günü yaşadım. Kapı çaldı ve kargoyla bir zarf geldi. İçinden Süryanice sertifikam çıktı.


Yıllardır en çok istediğim şeydi Süryanice öğrenmek...

Yaptığım araştırmalar yarım kalıyor, her şey beni Süryanice bilmemenin çaresizliğine çıkarıyordu. Ama bunun çözümü derdinde de zordu, çünkü Türkiye'de bu işi kotarmak neredeyse imkânsızdı.

Sonra bir gün Mardin’de Artuklu Üniversitesi ve onun bünyesinde Türkiye’de Yaşayan Diller Enstitüsü açıldı.

Süryanice eğitim başladığında, turist gruplarımla ne zaman Zinciriye Medresesi’ni ziyarete gitsem, taç kapıdaki Enstitü tabelasının altında durup “Ne olur Tanrım, bana burada Süryanice öğrenmeyi nasip et!” diye dua ederdim.

Günün birinde bir meslektaşımdan burada Süryanice uzaktan eğitim olacağını duydum. İşte o gün şansımın döndüğü gündü aslında. Hemen kayıt oldum. Müthiş bir duyguydu.

Çok şanslıydım… İlk defa uzaktan eğitimde Süryanice kursu oluyordu. Hocamız imtihana değil hedefe yönelik sistemi ile müthiş bir eğitmendi. Ona çok şey borçluyuz...

İnanılmaz bir özveri, sevgi ve sabırla üç ay boyunca mucizeler yarattı desem abartmış olmam. Son derecede yoğun bir müfredat programı uyguladı ama bizlere bu kadim dili hem sevdirdi, hem de hakkıyla öğretti. Üstelik biz daha işin çok başındaydık… 

Bir hesap yaptım: Nereden baksan 308 sayfa materyal (taşınması çok zor bir kitap oluyor), 5 kitap, 450-500 civarı kelime, benim hazırladığım 80 gramer kartı...


Ben kursu hem sınıf hem de dönem birincisi olarak bitirdim. Ama kursun başında demiştim hocamıza, ben bu kursun en iyisi olacağım diye. Oldum da... Dönem ödevlerimin notları (99-98-100) ve bitirme imtihanından aldığım 100 ile... Tabii bu durum bana daha zor bir misyon yüklüyor. Aynı çizgiyi tutturmalı ve çıtayı düşürmemeliyim.

Bugün sertifikamı elime aldığım an hayatımın en mutlu anlarından biriydi.

Şimdi bundan sonrası için tek arzum bu eğitimimin aksamadan devam etmesi ve hedeflerime ulaşmam…

Süryanice bilmek çok önemli benim için ve bu dil gerçekten benim çok işime yarayacak. Yaptığım araştırmaların yarım kalması ve her şeyin beni Süryanice bilmemenin sıkıntısına çıkarmasından kurtulmam gerekiyor...

Çok seviyorum bu dili... Aşkla seviyorum...




Cumartesi, Ocak 03, 2015

Yaratıcı ol... Kendin ol...


Yaratıcı ol, kendin ol...
Taklit etme... Taklit ederken "taklidin taklidi" olduğunun farkına var...
Sevdiğin işi yap, sevmediğin hiçbir şeye kimse seni zorlayamaz. "Mecburum ama..." diye başlayan hiçbir açıklama kabul edilemez. Mecbur olunan tek şey ölümdür hayatta, bunu unutma...
Yaratıcı ol... Kendin ol... Biraz kafa yor. Sana ait bir şey çıkart. Taklit ettiğin şey üzerinde Hilâl-i Ahmer Cemiyeti'nden verilmiş kıyafet gibi durmasın.
"Herkes yaratıcı olamıyor ki, aklıma da bir şey gelmiyor" diyorsan şunu bil, evet, herkes yaratıcı olamaz ve olmak zorunda da değil. Yaratıcılık sana doğanın bir lütfudur ve sistematik bir şekilde geliştirilir. Taklitle olmaz. Bu durumda ne yapacaksın biliyor musun? Bırakacaksın bu işleri... Taklit etmeyeceksin. Gerisini getiremezsin çünkü. Yaratıcılık ve yaratış süreci, o konuyla ilgili çok sağlam alt yapı ve bilgi gerektirir.
Bilmediğin işlere girme, bilmediğin sulara girme... Boğulursun...
Ne güzel der bir Arap Atasözü: "Bir işin hem aşığı hem muhtacı olacaksın!" Bu benim hep yoluma ışık tutan bir söz olmuştur.
Evet, sevdiğin şeyi yapacaksın, sevgiyle yapacaksın ama unutma yalnızca sevgi yetmez...
Etkilenirsin, bu çok normaldir, doğaldır. Her ne kadar taklit aslını yaşatır deseler de unutma orijinalde öyle dokunuşlar ve ayrıntılar vardır ki, taklit bunu asla başaramaz ve güdük kalır, ruhsuz kalır, iğreti durur, gülünç olur...
Evet, bazı şeyler vardır, onlar öyledir, başka yolu yoktur, öyle yapılması gerekir ama yine de içindeki ayrıntılar ve dokunuşlar onu özel kılar...
Taklit etme ama esinlen... Esinlenen kişi yaratış ve üretiş kapılarının eşiğinden adımını atmış demektir. Sana verilmiş bu hayatın sonunda altında imzan olan sana ait, orijinal bir tane işin olsun. Zaten o zaman taklit etmenin, çalmanın, emek hırsızlığının en çok sen karşısında durursun...
Yaratıcı ve üretken, taklit etmeyen, emeğe saygı duyanlarla çevrili olsun bu yıl hayatınız...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails