Pazartesi, Ağustos 08, 2011

Gözlük - bir yol hikâyesi


Kadın otobüsün camından yorgun bakışlarla dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar ilgisini çekti.

Otobüs durmadan ilerliyor yoldaki çizgi hiç bitmek bilmiyordu.

Neden bir numaralı koltukta oturuyordu? Normalde cam kenarı sevmezdi. Öyle bir anda oluvermişti işte, bilet alırken ‘bir numara müsait’ diyen görevliye, ‘tamam’ deyivermişti. Neyse, olmuştu artık. Camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu.

‘Yolun kenarında amma ot var’ diye düşündü. ‘Ne otu acaba bunlar?’ diye geçirdi içinden. ‘Bilmeden etmeden neleri çiğneyip geçiyoruz’ diye düşündü, dudağını büküp yolun kenarındaki otlara baktı. Aklına hayatta tanımayacağı otun bitkinin içinde en ender rastlanan orkideleri bulan doğa meraklıları geldi, gülümsedi.

‘Otlar sınırı aşmıyor ama’ diye düşündü yolun kenarındaki çizgiyi incelerken. Çizgi yok olmaya yüz tutmuştu. Gözlerini kaçırdı, yolun ortasındaki çizgiyi incelemeye koyuldu otobüs şoförünün omzunun üstünden.

Yolun ortasındaki çizgi onu çocukluğundan beri çok eğlendirirdi. Hele kesik olduğu zaman, tekrar düz çizgi olana kadar kaç tane çizgi var kesik kesik diye sayardı. Bunu yıllarca devam ettirdi. Araba kullanırken bile kendini bu çizgileri sayarken bulduğu olurdu. İçindeki o çocuksu heyecanı anlamakta güçlük çekiyor, bu kesik çizgileri sayma meselesinin bir nevi pisikolojik rahatsızlık olduğunu düşünüyordu. Bunun tedavisini de kendi kendine üstlenmeye karar vermişti. Bir yolunu da bulmuştu. Ne zaman bir yolda kesik çizgiler başlasa onları saydığını fark ettiği an kendi kullanmadığı bir araçtaysa başını başka tarafa çeviriyor, kendi kullandığı araçta ise de gözlerini dikkatle karşıya dikiyordu. Galiba kurtulmuştu bu illetten. Gene de içinden ‘ikiiii, dööört’ diye sayarken yakalıyordu kendini kimi zaman hâlâ. Ama başarısı da büyüktü, dördü geçmiyordu artık saymalar…

Güldü… Sesli mi düşündüm, sesli mi güldüm diye çekinerek etrafına baktı. Kimsenin ona baktığı falan yoktu. Yanında oturan kişi inmişti çoktan büyük şehirlerden birinde, diğerleri de ya uyukluyor, ya bir şeyler okuyorlardı.

Fark edilmemenin garip mutluluğuyla çantasını açtı, içinden gözlük kabını çıkarttı ve koca siyah güneş gözlüklerini taktı.

Gözlüklerin ardındaki bakışlarını yeniden camdan dışarıya yöneltti. Aslında zaman zaman sağ tarafta deniz görünmesine rağmen nedense o yolun kendi oturduğu tarafına bakmayı yeğliyordu. Yolun kenarındaki otlara takıldı gözü gene.

Sağdaki denize bakmak istedi, başını çevirdi ama deniz yoktu sağ tarafta. Sanki uçsuz bucaksız bir bozkır vardı sağda. Yola baktı, yol yerindeydi. Otobüs yoluna devam ediyordu. Yolun ortasındaki çizgi de vardı. Sola baktı, çizgi, otlar yerlerindeydiler ama sol taraf da uçsuz bucaksız bozkır gibiydi.

Yeniden yola baktı, sonsuza doğru uzayıp gidiyordu sanki yol. Sağda ve solda adlandıramadığı bir görüntü. Bozkır dese değil, çöl dese o da değil. Neredeydi? Otobüsteki insanlara baktı, herkes kendi halindeydi. Bir gariplik yoktu demek ki. Burası neresiydi? Buralardan defalarca geçmişti oysa, bu görüntü yoktu belleğinde. Düşündü, gözlerini kırpıştırdı, başını salladı. Tekrar baktı yola. Evet, aynı manzara.

Otobüs yavaşladı ve fren yaparak durdu. O ana kadar durmamıştı otobüs. Merakla camdan dışarı baktı ve yolun tam ortasındaki çift taraflı trafik lambasını gördü. Kırmızı yanıyordu. Garipsedi. Yolda refüj falan yoktu. Kavşak değildi, dört yol değildi. Ne işi vardı o lambanın orada? Neye yarıyordu?

Şaşkın ve sessiz bir şekilde beklemeye başladı. Bu arada yanındaki camdan dışarıya bakıyordu. Birdenbire bir toz bulutu sarıverdi her yeri. Tozun ardında karşı şeritten gelip tam yanlarında duran bir başka otobüsü gördü. Otobüs trafik lambasını biraz geçmiş yanlarında durmuştu.

İki otobüsün de motor seslerini duyuyordu sanki. Saldırıya hazırlanan boğalar gibi karşılıklı bekliyorlar diye geçirdi içinden ve güldü.

Toz bulutu hafifledi ve baktığı noktada otobüsün şoför koltuğunda oturan adamın direksiyonu kavrayan ellerini gördü. Beyaz gömleğine ve çizgili kravatına baktı, bakışlarını hafifçe yukarı kaldırınca adamın kusursuz yüz hatları dikkatini çekti. Kaşları kalktı kara gözlüğünün ardında.

Başını hafifçe kaldırdı ve aynı anda adam başını yavaşça ona doğru çevirdi. Adamın gözündeki güneş gözlüğünün mavi camları gözlerini görmesini engelliyordu.

Adam kadına bakıyordu ve birden yavaşça gülümsedi. Kadının yüz hatları gerildi. Adamın güneş gözlüğünün mavi camlarında kendi yüzünün ve gözlüğünün yansımasını gördü.

İrkildi kadın… Ağzının kenarlarındaki kıvrımlar yukarı doğru kalktı, gülümser gibi. Ne yapacağını bilemedi.

Adamın gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Gözlerini görmeye çalıştı adamın güneş gözlüğünün mavi camlarının ardından. Göremedi. Görebildiği tek şey tüm camların birbirini yansıtıyor oluşuydu. Otobüslerin camları, gözlüklerin camları. Ama sanki adam onun gözbebeklerine kadar görmüştü.

Trafik lambasının kırmızı ışığı söndü ve sarı ışık yandı. Kadın sebebini anlamadı ama huzursuz oldu. Yeşil ışık yandı. Adam gülümsemesi hâlâ yüzünde başını çevirdi ve otobüs hareket etti.

Kadının otobüsü de hareket etti. Kadın gözlüğünün ardına gizlediği şaşkın bakışlarıyla boşluğa bakıyordu.

Adam kara gözlüklerine rağmen ta gözbebeklerine kadar görmüştü sanki. Evet evet görmüştü ve yeşil ışık yanınca kadının gözlerini de alıp götürmüştü beraberinde.

Yol akıp gitti, kadın camdan dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar dikkatini çekti. Başını sağa çevirdi, masmavi denizi gördü. Yüzündeki şaşkın ifade adamın gülümsemesine benzeyen bir gülümsemeye dönüştü ve tüm yüzüne yayıldı.

Çarşamba, Şubat 09, 2011

Güle Güle Güzel Oğlum Othello...

İlk bakışta aşktı benimkisi. Korka korka, tırsa tırsa…


Korkmuştum, tırsmıştım çünkü Lady Macbeth onca zamandan sonra seni de sevmemi kabullenebilecek miydi?

İki yaşına basmana çok az bir süre kala gelmiştin bana. 2000 yılının yaz başıydı. Kedi Oteli’ni açmaya hazırlanıyorduk. Benim gibi İran kedisi delisi arkadaşım Cemal Şenelmas müthiş bir kedi bulduğunu, sahibini de ikna ettiğini, seni bana göstereceklerini söyleyince fazla oralı olmadım önce. Sonra bahsettiği kişi ve karısı ellerinde bir beyaz dişi, bir gri erkek ve iki gri, bir sarı, bir de beyaz bebek İran kedisiyle gelince kalakaldım. Karşımda dünya güzeli bir aile duruyordu ve acımasız sahiplerinden erkek olanı hepsini Mısır Çarşısı’na satmaya götürüyordu. Ortağım araya girdi ve kedileri bize bıraktılar.

Gri olan (mavi İran) ve iri yarı enteresan erkek kedi sendin. Daha ilk dakikadan itibaren tüm ilgimi ve sevgimi bir şekilde kendine çekiverdin. Bebeklerinin anası beyaz kedinin adı Bulut senin adın ise Duman’dı. “Aman Tanrım ne kadar yaratıcı…” demiştim içimden. Hiç sevmediğim sıradan kedi isimleridir bunlar. İran kedilerine şatafatlı isimler yakışır. Ama ben seni gene de uzun bir süre mecburen Duman’ım diye diye sevdim.

Otel’de kalmaya başladınız maaile. Bebekleriyle bu kadar ilgilenen bir baba, bu kadar sessiz ve sevgi dolu bir kedi görmemiştim ben o güne kadar hayatımda. Her gün hava aldırma bahanesiyle bahçeye çıkartıp kediler için oyun alanı haline getirdiğimiz yerde oynatıyordum bebekleri, sen de onlarla birlikte doğanın ve açık havanın tadını çıkartıyordun.

Zaman içinde oteli kapatma karı aldık ortağımla. Bebekleri çok iyi evlere ve ellere verdik. Ortağım karısının Bulut’u eve almak istediğini söyledi. Bana da Duman’ı almamı tavsiye etti, hem Lady Macbeth ile aynı cins kedi, belki anlaşırlar dedi. Çok düşünmedim, denemek istedim en azından oteli kapatana kadar. Lady Macbeth’i evden getirip bir müddet otelde bıraktım, ikinizi bir odaya kapatıp tanıştırdım. Lady Macbeth biraz soğuk davranan bir kediydi, hemen ısınmadı sana (gerçi ömrünün sonuna kadar da pek ısındığı da söylenemez ya).

Gün geldi çattı ve kedileri toparlayıp gitme zamanıydı. Artık senin adın Othello olmuştu. Kocamandın, iri yarı, koyu renkli ve çok yakışıklı. Eh, uygun geldi bana bu isim. Yakışmıştı bu isim sana ve sen de bakıyordun hemen Othello denince.

Evde Lady Macbeth fazla huzursuzluk çıkartmasa da sen daha çok anneannenin evinde kendini rahat hissediyordun. O sıralar da ben zaten Valideçeşme’deki evden Tarabya’daki eve taşınma hazırlıklarındaydım, eve geldiğinde koli koli üstünde zaten şaşırmıştın bence.

Herkesin kalbini, sevgisini kazanman en fazla üç saniye sürüyordu. İlgi çekmen için bir şey yapmana gerek yoktu. Tam bir İran kedisiydin ama Lady Macbeth gibi ağır başlı, sakin, yeri gelince hırçın, huysuz, istediğini bilen, yumuşacık yerlerde uyumayı seven, insan görünce rahatsız olup gidip saklanan ya da sinirlenen bir kedi hiç olmadın.

Benim tatlı oğlumdun ama seni Lady Macbeth yaşadığı sürece hiç doya doya sevemedim. Hep kıskandı Lady Macbeth seni, hep ilgi ve sevgi ona yönelik olsun istedi ve bunu da hep başardı bir şekilde. Zaten çok sorunları da vardı, önce kanser oldu sonra böbrek sorunları başladı.

Lady Macbeth öldüğünde 3 gün onun yattığı yerde nöbet tutuşunu, yas tutmanı asla unutamam.

Lady Macbeth’den sonra tüm sevgi sana aktı. Zaten çok seviliyordun, evin oyuncağıydın ama şimdi daha fazla ilgi vardı üstünde.

Lady’nin gitmesiyle şeker hastalığın ortaya çıkınca daha da bir üstüne düşer olduk. Üstüne titremeye başladık hep birlikte, veterinerlerin, ben, annem ve herkes…

Hayatımızın neşesiydin sen… Komik bir kediydin. Şımarıktın zaman zaman ve çok da yaramaz. Daha Lady Macbeth yaşadığı dönemlerde kuşların peşinden balkondan düşmen (Allahtan bir şey olmamıştı) ve o olaydan üç gün sonra kovaladığın arının seni sokması… Akla hayale gelemeyecek şeyler de yapan bir kediydin sen…


Kedi miydin? Bilemiyorum. O kadar çok insan bu nasıl kedi diye sormuştur bana. Bir arkadaşım seni çok güzel anlatmıştı: “Kedi ama, kedi değil ama kedi!” diye.


Bence de… Sen kediden de öte çok yüce bir ruha sahip bir varlıktın. Rahmetli yeğenim Caner’in gittiği gün kucağına çıkıp suratına nasıl baktığını hatırlıyorum. Nasıl ürkmüştüm. Hala hatırlarım ve ürperirim.

Kedi sevmeyen bir sürü insan senin sayende kedi sevdi, kediye dokunamam diyenler senin sayende bu garip illetten kurtuldular, hatta kedi alerjim var diyenleri bile iyi ettin sen.

Veterinerde de oranın neşe kaynağıydın. Paşa derlerdi sana.

Artık sona yürüdüğünü anlamak zor olmadı. Kabullenmesi çok zordu ama. Şeker hastalığı böbrekleri, böbrek anemiyi tetiklemişti, lökosit yoktu, makine ölçemiyordu veterinerin dediğine göre, pankreas iflas etmişti. Ne yazık ki şeker hastaları hep yan etkilerden giderler şeker hastalığından değil. İki yıldan fazla bu hastalıkla yaşadın.

Vicdanım çok rahat, ben sana çok iyi baktım, veterinerlerin Yasin ve Timur ağabeylerinin her dediğini harfiyen yerine getirdim, anneannen sana bebek gibi baktı, sağ olsun, en ufak bir şey hissettiğim an hemen kucağıma alıp veterinere götürdüm.

Vicdanım çok rahat. Sen Mısır Çarşısı’na götürülmüş olsaydın ya da bir başkasında olsaydın bu kadar yaşamazdın.

Vicdanım çok rahat, çünkü seni ne kadar sevdiğimizi sana hep gösterdik. Teyzen de, anneannen de, ben de seni ne kadar sevdik sen bunun farkındaydın.

Kucağımdan indirmedim seni. Ben “yürümeyi unutacak, kucağımdan indirmiyorum hiç” derdim, Yasin bana kızardı “bırak ta kediliğini yaşasın şu hayvan” derdi. Gece kalktığımda derin uykuda bile olsan seni kucağıma alır yatağıma yatırır sana sarılır uyurdum. Severdim, öperdim, sıkıştırırdım. Her fırsatta oynardım seninle.

İyi ki yapmışım tüm bunları. Ben hep derim “Eğer bir insanı ya da hayvanı seviyorsan, bunu onlara yaşadıkları sürece hem söyleyeceksin hem de göstereceksin. Kaybettikten sonra vicdan azabı çekmenin bir alemi yok.”

Bu açıdan sana karşı da hiç vicdan azabım yok ama kalbim çok kötü acıyor. İçim oyuluyor Othello.

Seni ne kadar sevdiğimi, içimdeki yerini ben bile tam olarak bilmiyormuşum meğerse.

Adım adım sona gidişin çok vurdu beni. Şükür ki, çok güzel bir hayat yaşadın, çok sevdin ve çok sevildin, çok eğlendin, eğlendirdin, her istediğini yaptın ve yaptırdın. Şükür ki, elden ayaktan düşmeden, kör olmadan, sakat kalmadan aslanlar gibi ayakta ve bilinci yerinde olarak yürüdün ışığa.

Bu bedendeki görevin bu kadarmış, görevin bitti ve gitmen gerekti…

Tüm bunları biliyorum. Bilgi’yi biliyorum…

Görevine gittiğini de biliyorum…

Ama içim çok acıyor gene de… Çok kıyılıyor, oyuluyor içim. Kalbim parçalanıyor ve bunu anlamayanlar ve garip bulanların gözümde zerre kadar önemi ve yeri yok…

Bu acıyı yaşayacağım, acı geçmeyecek. Hangi acı geçti ki? Yalnızca şekil değiştirdi, boyut değiştirdi.

Güle güle git oğlum… Yolun Işık Olsun!

Çarşamba, Şubat 02, 2011

Ocak Ayının Ardından

Her sene günlük tutmayı denerim ama bir türlü başarılı olamam. Gene aynı şey oldu. Bugün yazarım yarın yazarım derken… Demek ki olmuyor; senelerdir her sefer aynı şey başıma geliyorsa, olmuyor demektir. Zorlamanın anlamı yok. Aslında ne kültürümüzde ne de edebiyatımızda var bu. Kahretsin ya, ala ala bunu mu aldım genlerden?

Neyse, belki de böylesi daha iyi, ben de her aya geri döner bakarım, olur biter dedim. Bir deneyelim bakalım nasıl olacak?

2011’e bir mektup yazarak başladım yeni yıla, hatırlayacaksınız. Sırtımdaki son on yılın yükünü silkelemek istercesine doğrulmaya çabaladım o mektupla.

Evet, son on yılın ardından mutluluklar, üzüntüler, acılar, kayıplar vs bir sürü şeyi evrenin raflarına kaldırıp yepyeni bir sayfa açmak amacıyla giriştim o mektubu yazmaya.

O mektupta yazdıklarıma değinmeyeceğim, geçmişi geçmişe gömdüm. Önüme bakıyorum artık.

Fırtına gibi başladı 2011. Normalde benim hayatımda her yıl Ocak ayı en zor aylardan biridir. Körfez krizinden beri iş güç yoktur bizim turizm piyasasında. Bu sene de benim için öyle oldu, iş güç yoktu ama buna rağmen hayatımın en güzel aylarından biriydi.

30 yıl önce bozkırdaki otobüsten inen ve birbirlerine zıt yönlere gidip hayatlarını devam ettiren iki kişi çok güzel zaman geçirdiler İstanbul’da.

12 Ocak’ta Caner’imi andık, ağladık…

19 Ocak’ta Hrant’ımı andık, ağladık…

Hani yazıları? Değil mi; bunu soruyor içinizden beni tanıyanlar…

Yok, bu sene yazmadım Caner’e… Bu sene Hrant’a bir derleme yaptım ama son anda vazgeçtim paylaşmaktan… Bana kalsın bu sene duygularım…

Ama her sene, ömrüm oldukça her sene 19 Ocak’ta aynı yerde olacağım. Bu sene cenazeden beri tüm bu olanları kabullenemeyen, kabullenmeyen Tülay’ımla gittik aynı yere.

Tülay… Hrant’ın çok eski arkadaşı. Beni Hrant’la tanıştıran kişi… Benim can dostum, güzel insan… Çok ağladık, çok andık, kadeh kaldırdık, gene ağladık, ağladık ve ağladık…

Ben o gece öyle şeyler yaşadım ki, hayatımdaki en doğru kararları aldığımı gördüm. O kararların arkasında durmalıydım. Artık gönlümün peşinden gitmek farz olmuştu yani…

20 Ocak’ta Ayda’nın filminin galası da hoş bir anı olarak kalacak hem beynimde hem de gönlümde…

24 Ocak’ta Caner’e, Onno’ya, Hrant’a ve Uğur Mumcu’ya kadeh kaldırırken ne kadar çok kayıp var Ocak ayında diye düşündüm. Eceliyle ya da suikaste kurban giderek. Of of of… Özdemir Asaf’tan Muammer Aksoy’a her gün biri gitmiş, öyle veya böyle…

24 Ocak’ta Son Vapur film ekibi ilk yemekli toplantısını yaptı aslında. O belki de bu ayın en güzel gelişmesi. Son Vapur’un konusu ve filmin müzikleri zaten aybaşından beri Son Vapur’un senaristi ve müziklerinin müstakbel bestecisi tarafından devamlı mütalaa ediliyordu. Yemekte hava süperdi, ekip film ve bol bol müzik konuştu…

Bazı şeyleri defalarca Grammy Ödülü’ne aday olmuş dünyaca ünlü bir müzisyenden dinlemek kendisini bin senedir tanıyor da olsanız o kadar heyecan verici ki!

29 Ocak’ta yeni senaryo fikirleriyle heyecanlanmak ve onay almak başka bir mutluluktu.

Sokaklara vurursun kendini, ani bir kararla kalbine ve ruhuna kazıdığını bir de bedenine kazıma kararı alırsın.

Bir anda olur bu! Saniyelik bir kararla. Ama muhteşem de bir iş çıkar ve iyi ki yaptırmışım dersin.

Şimdi sırada bozkırdaki otobüsteki adamın bir sözünü kazıtmak var bedenime, belki de adının baş harfleriyle. ‘O’ zaten her hücreme kazınmış vaziyette…

Ayın son günü kısa bir süre için de olsa bozkırdaki otobüsteki adamı uğurlamak hüzünlendirdi ve bu ayı mühürledi.


Şimdi senaryoyu son haliyle ekibe teslim etmek ve diğer meseleleri konuşmakta sıra. Bestecimiz için de yapmam gereken bir sürü iş var. Bir sürü görev verdi giderken.

Mardin şubesinin işleri, turlar, Mardin’de gerek ofiste gerekse evde yapılacak işler, ortaklarla yapılacak görüşmeler, senaryo çalışmaları, sponsor görüşmeleri derken anlaşılan Şubat ayı yoğun geçecek…

Ocak ayı gibi güzel geçsin…

Pazar, Ocak 16, 2011

Gönlümün Peşinde

İki ağlama, dövünme arasında iyi geldi bana gülümsemek.



30 yıl olmuş… Ben gönlümü peşimden sürüklemeye başlayalı tam koca otuz yıl. Öncesini saymıyorum, öncesi zaten deli çağlar, kanın deli aktığı zamanlar ki ben o dönemlerde bile gönlümü hiç ciddiye almamışım.


Üstelik aşk kadınıyımdır ben… Ama aşk için ölüp ölüp dirilen, şiirler yazıp ağıtlar yakan, sevginin peşinde koşan türden olmadım hiç.


Aşk kadını… Hep böyle adlandırdı beni tanıdıklarım, özellikle de kadınlar böyle dedi. Ama ben buna rağmen hep akıl, mantık, şuur demişim…


30 yıl boyunca gönlüm ne istiyorsam onu yapmış, ne diyorsam karşı çıkmamış… Onu el üstünde tutuyorum, başımın üstünde taşıyorum sanıyordum. Yerlerde sürüklemişim meğerse onca zaman. Halbuki onu olduğu yerde bırakıp, onun sesine kulak vermek, ritmine uyum sağlamak yeterliymiş.


30 yıl sonra bunu gördüm…


Dün ilk defa yüreğimin sesini dinledim, bana söylediklerine kulak verdim. Ne dedi biliyor musunuz?


“30 yıl önce bozkırın orta yerinde o otobüsten indin ve arkanı dönüp gittin. Hem de arkana bakmadan gittin. 30 yıl boyunca bana kimi seveceğimi, kimin için atacağımı söyledin. 30 yıl boyunca kimin için sevineceğimi, kimin için üzüleceğimi sen belirledin. Zaman zaman beni dinlediğin, bana kulak verdiğin oldu evet. Zaman zaman benim dediklerimi yaptın, benim peşimden geldin ama o zamanlar bile sınırlar koydun. Yaşattıramadım sana kocaman kocaman aşkları bile doya doya. İzin vermedin.


30 yıl önce o bozkırın orta yerinde o otobüsten indin ve arkanı dönüp gittin. Hem de arkana bakmadan gittin.


Bak, hayat oyunlar oynar insana. O otobüsteki gelip dikiliverir karşına, işte o zaman bana sığınırsın…


Yeter artık… Bir 30 yılın daha var mı? Varsa da yoksa da böyle mi devam edeceksin?


Çok yordun beni! 30 yıl beni peşinden sürükledin, yerlerde sürüklendim, parçalandım, kırıldım un ufak oldum kimi zaman ve çok yoruldum.


Ama sen de yoruldun…


Haydi gel, bundan sonra sen benim peşimden gel… Belki gene yorulursun ama bu sefer değer…”


Dün evren zamanı durdurduğunda, ben her anı doya doya yaşadığımda, her saniyeyi her kelimeyi içime çektiğimde, o havayı solurken aldığım hazda güp güp atan yüreğimi serbest bıraktım…


Tam 30 yıl önce o bozkırdaki otobüste yanımda oturanı görmemişim, 30 yıl önce bozkırda o otobüsten indiğimde benimle birlikte indiğinde de görmemişim… Bakmadım da mı görmedim? Baktım, gördüm ama buna rağmen arkamı dönüp gittim belki de…


Şimdi bunun bir önemi yok.


Gönlümün peşinden gideceğim artık. Kararım budur!


Neler olacağını bilemem. Belki çok mutlu olurum belki de mutsuz, ama bildiğim bir şey var ki, bu sefer o beni yerlerde sürüklese de, parçalasa, un ufak da etse, ben gönlümün peşinden gideceğim.


İnanın gönlüm benden daha mantıklı, daha akıllı. Kimi ve neyi seveceğini daha iyi biliyor.


Aslında o öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı. Ben de gönlümdeki duyguları, beynimdekileri üfledim ta uzaklara. Ne rüzgârmış ama…


Bozkırda bırakmışım aslında ben gönlümü…


Şimdi o bozkırda ayrılan yollar yeniden birleşince, kesişince ya da her neyse, dün işte öyle güp güp atınca yüreğim, verdim bir anda kararımı…


Gönlümün peşinden gideceğim artık.


(İstanbul, 16 Ocak 2011)

Cumartesi, Ocak 01, 2011

2011'e Mektup

1 Ocak gününün hep boşa geçirildiğini, kaynayıp gittiğini, heba edildiğini düşünürüm. Bu nedenle de elimden geldiğince verimli geçirmeye çalışırım o günü. Erken kalkarım, turda değilsem kitap okurum, yazı yazarım, bir yerlere giderim. İyi bir başlangıç yapmaya çalışırım yeni yılda.

Her yıl Aralık ayının son günlerinde o yılın bir muhasebesini yaparım. Bu bende takıntı gibidir. Doğum günleri belki aslında başlangıç olarak alınmalı her yıl için ama yok hayır, illâ ki yılsonu, yılbaşı.

Gelecek yıldan beklentilerimi sıralar, yapacaklarımın listesini çıkartırım. O yıl daha çekip gitmeden de isteklerimi sıralarım, açıklarım. Ve tabii ki yeni yıl gelmeden bunu yaptığım için de yeni yılın tüm bunlardan haberi olmaz ve birçoğu da kaynayıp gider.

Belki bu kötü gidişata bahane bulmak ama bu sefer değişiklik yapmak ihtiyacı hissettim ve bu mektup o yüzden 1 Ocak’ta yollanıyor yeni yıla.

2010’un son günlerinde farklı duygular içindeydim. O günlerde yalnız uğurlamaya hazırlandığımız 2010 yılının değil, geçtiğimiz 10 yılın bir muhasebesini yaptım ve sırtımda çok ağır bir yük buldum.

Açık konuşmak gerekirse; 1999’dan bu yana ‘harika’ diyebileceğim bir sene olmamış hayatımda. Hep bir şeyler geri gitmiş, hep bir şeyler batmış, hep kayıplar yaşanmış…

Hiç mi güzel şey olmamış? Olmuş tabiî ama ‘harika’ bir yıl yok!

Ben sırtımdaki yükü, bana verdiklerine, öğrettiklerine, kattıklarına teşekkür ederek uğurladım 31 Aralık gecesi.

2010’a gene de şöyle bir dönüp bakmak istiyorum izninizle…

Aklıma gelenleri yazacağım hemen iyi kötü sırası düşünmeden:

Öncelikle Mardin’le ilgili projelerin hayata geçmesi konusunda 2010 çok iyi geldi bana.

Mardin’in hayatımdaki yerini ve önemini beni tanıyanlar bilir ve orada daha çok vakit geçirmek, orada bir şeyler yapmak hep en çok istediğim şeydi. Bunlar gerçekleşti ve uzun vadede de hep böyle kalacak umarım.

Mardin’de Gezi Kutusu’nun şubesini açtık, orada çalışmaya başladım. En çok arzu ettiğim şeylerden biri de bir evim olmasıydı Mardin’de, o da oldu; Cumhuriyet Meydanı’nda bir taş ev kiraladım. Onu dayayıp döşemek işini bitirmeyi yeni yıla bırakıyorum.

Maddi açıdan hayatımın en kötü, en berbat senelerinden biriydi diyebilirim, hep tökezledim, canıma okundu, borç gırtlağa kadar denebilir ama çok şükür ayaktayım ve hepsi bitecek, çok bereketli zamanlar ve işler olacak bundan böyle, biliyorum…

Othello’nun şeker hastalığına bağlı sorunları beni çok üzdü, yeni yıla da veterinerde girdi; annemin de sağlık sorunları yordu ve üzdü ama en azından şimdi herkes iyi gibi… Sağlık en büyük sorun, etrafım bunlarla dolu, üzülüyorum ama biliyorum ki olay derinlerinde çok başka… Tanımadığımız, bilmediğimiz boyutların enerjileri veriliyor dünyaya… Zor zamanlar, çok zor!

Mardin projelerinden en önemli ve zorlusu ama benim için prestij projesi olan Mardin Şehir Planı & İl Haritası ile 5 broşür en sonunda basılıyor. Bundan dolayı gururlu ve mutluyum.

Kitap projelerimin ilk adımını atabilmek de ayrı bir sevinç oldu. Deneme yazılarımı sevgili Mete Belovacıklı edit ediyor. Mardin kitabımın da toparlanıp basılması gündemde.

Gözümden bile sakındığım senaryom ‘Son Vapur’ ile ilgili çalışmalarımı senenin sonuna doğru yeniden hızlandırdım. O kendi yolunda ilerliyor ve ilerlemeye de devam edecek. Filme çekileceği zamanı da kendi belirleyecek gibi geliyor bana.

‘Kötü ne olmuş ki?’ diye sorabilirsiniz. Olmaz olur mu? Çok sevdiğim ve beni de sevdiğini sandığım bir insandan hayatımın tokadını yedim. Bin senedir tanıdığın ve sevdiğin bir insanı hayatına defalarca girmiş çıkmış bir insanı, kesintiye uğramış ve yeniden yeniden başlamış ilişkileri aslında hayatına sokmayacaksın. Bunu öğrendim bu sene. Sevgili dediğim adam beni öyle bir aldatmış ki… Artık onu sevmiyorum… Dost olarak da, arkadaş olarak da sıfır o artık benim için. İnsan olarak da yok! Siliyorum onu tamamen. 2010’da öldü o benim için. Allah rahmet eylesin…

Geçtiğimiz yıl çok sıkıntılar yaşadım, her anlamda… Ama bence hepsinin sonuna gelindi. Hissediyorum. Hayırlısı diyorum…

Aman, ne oldu ne bittiyi bırakıp geleceğe bakmaya karar verdim hem de tam da şu anda, bunları yazarken.

2011’de neler yapacağım, planlarım neler; 2011’den dileklerim neler bunları yazsam daha iyi olacak.

Öncelikle – biraz klişe gibi olacak ama – kendim için ve etrafımdaki herkes + hayvanlar için sağlık diliyorum. Bunun ne kadar önemli olduğunu bu sene çok iyi kavradım. Aslında hep söyleriz ama istemeyi de bilmek lazım, öyle yarım ağızla, laf olsun diye değil, cidden, içten, dolu dolu, tüm ruhunla, kalbinle, her hücrende hissederek isteyeceksin.

Sonra gene kendime ve etrafımda tüm ihtiyacı olanlar için bol para diliyorum, istiyorum. Hayatı idame ettirebilmek için, hayatı güzel, zevkli ve tadını çıkartarak yaşamak için. (2010’da para sorunu beni çok yordu, bu sevimsiz durumun artık yolumdan çekilmesi en büyük temennim!) Bunu hak ettiğimi biliyorum ve insanca yaşamak, faturalarımı ödemek, canımın istediği şeyleri alabilmek ve yapabilmek için gerekli olanı istiyorum.

Senaryomun artık son halini almasını ve ardından da biran önce çekilmesini istiyorum. Müziklerini de mutlaka Arto Tunçboyacıyan’ın yapmasını…

Mardin – İstanbul hattında yaşamayı sürdürmek zorundayım ve bundan dolayı da açık söylemek gerekirse çok mutluyum. Oradaki işlerin başarılı olması, yolunda gitmesi, orada geçirdiğim zamanların keyifli, zevkli ve huzurlu olmasını diliyorum.

Mardin’le ilgili daha pek çok projem var, bunları da rahat rahat hayata geçirmek arzusundayım.

Görünürde Suriye, Lübnan gibi Ortadoğu hedeflerim gerçek olacak bu yıl. Onların da son sürat ve başarıyla hayata geçmesi dileğim.

Bunların dışında da çok gezmek arzum var. Diyeceksiniz ki, sen zaten gezmiyor musun? Yok, rehber olarak geziyor olabilirim ama o ‘iş’. Ben kendim için çok gezmek istiyorum bu sene. New York’a gitmek, başımı alıp başka yerlere de gitmek istiyorum. Yapacağım da…

Yepyeni, pırıl pırıl bir aşk istiyorum. Biliyorum 2011’de bu da var benim hayatımda. Ama eski ve kirletilmiş şeyler değil istediğim, pırıl pırıl tertemiz bir şey… Geliyor biliyorum…

O kadar çok şey var ki dilediğim, o kadar çok plan var ki kafamda. Ama biliyorum ki, bu sene hepsini yapmama imkân sağlayacak.

Ve tabii unutmadan, tüm sevdiklerime bu yıl mutluluk sarhoşu olmalarını diliyorum!

Hoş geldin 2011!

Cuma, Ağustos 06, 2010

Avare Bir Günün Düşündürdükleri - 1

Sırt çantama küçük bilgisayarımı, fotoğraf makinemi, Murathan Mungan’ın Kırk Oda’sını ve bel çantama da iphone ve VINN’ımı koyup sokaklara attım kendimi.

Tatil yapamıyorum bari iş yaparken avarelik yapayım dedim. Yaptım da…

Önce önemli bir toplantım vardı. Sevgili ortağımla Mardin şubemiz konusunda önemli mi önemli bir toplantı. Ardından Mardin Turistik Şehir Planı ve İl Haritası için tasarımcılarla bir toplantı, ardından da biraz keyfe keder işler; Meze (yeni açılmış olan ve çok beğendiğim bir meyhane) hakkında önümüzdeki zaman diliminde yazacağım yazı ile ilgili bir görüşme yaparım diye düşündüm (ama görüşmeyi yapacağım sevgili Murat Perşembeleri işe gelmiyormuş, bu nedenle programın bu kısmı kendiliğinden iptal oldu) ve bir de Taksim’deki Altın Eller sergisinde bizim Mardinli meşhur Hasan ustamız ve çocuklarına bir uğrarım dedim.

Tatil gibi bir gün oldu işe rağmen, ama tatil olmadığı şuradan belli ki, evden çıkarken yanımda kitap var ve ben o kitabı yolda okudum. Metro’da kitap okumaya bayılıyorum. Kaç kitap bitirdim şimdiye kadar.

Murathan Mungan eserlerini defalarca okuyabileceğim, okuduğum ve asla sıkılmayacağım tek yazar sanırım. Kırk Oda partal haliyle metroda çantamdan çıktı. Okuma gözlüğü taktığımdan beri gözlüksüz hiç okuyamaz oldum, bu da bana biraz zaman kaybettiriyor; gözlüğü kabından çıkart, kabına koy, tak, çıkart, çantadan çıkart, çantaya koy, bu işlemler bir durağa yakın okuma zamanımdan çalıyor. Gene de bayağı bir okuyorum ama. Evet, Kırk Oda gene beni oradan oraya sürükledi durdu.

Bu arada evden çıktığım andan itibaren hem Twitter hem de Facebook’a aynı anda aynı mesajları yollayarak eşin dostun beni her adımda takip etmelerini sağladım. Ne kadar çok takip edenim varmış. Arkadaş olduğum çok da, sıkı takipçilerimi bir kez daha gördüm. Sevindim açık söylemek gerekirse.

İlk toplantıdan sonra Harbiye Taksim arasındaki kısacık mesafede bir insanın İstanbul’da ne kadar çok zaman kaybettiği ve bu zaman zarfında Mardin’de neler yapabileceği hakkında bazı hayati(!) konular kafamı meşgul etti.

Taksim’den Balat’a geldim. Tasarımcı arkadaşlardan Diler ile Mardin Şehir Planı ve İl Haritası üzerinde bayağı bir çalıştık. Aslında biz üstümüze düşen kısmı çoktan bitirdik de, fotoğraflarla ilgili bir pürüz halledilmek zorunda, onun bitmesini bekliyoruz, bir de İl Haritası kısmında bazı aksilikler yaşadık. Onun dışında hemen hemen tüm sorumluluğu benim üstüme kalan ve zevkle üstlendiğim bu işte her yerin yazısını ben derledim, bazı yerleri sevgili dostum arkeolog Mesut Alp yazdı. Tüm kontrolleri yapıyorum. Sağ olsun, Mardin Vali Yardımcısı Şenol Koca da her türlü desteği veriyor ve hep bir telefon uzaklıkta bana.

Diler’le çalıştık, çay içtik, kavun yedik, güldük ve eğlendik. Ben çıktım ve kendimi Taksim’e attım. Yolda gene Murathan’ımı okuya okuya.

Taksim’de bana bir abiden de yakın sevgili Hasan usta ve çocuklarını ziyaret ettim. Esengül ve Hamit’le geldi İstanbul’a. Şahmeranlarını ve diğer el emeği göz nuru bakırlarını satıyorlar altın Eller sergisinde.

Akşam karanlık basarken eve dönüşe geçtim ve gene Murathan okurken aklıma bir şeyler geldi.



Ben yıllardır bir tren yazısı yazmak istemişimdir. Eskiden trenle çok seyahat ederdim. Eskiden dediğim seksenli yıllarda, yani Viyana’da öğrenciyken. O yolculuklardaki duygular çok yüklüdür, renkleri ve kokuları vardır. Sarı gece ışıklarının bende ayrı bir yeri ve bana yaşattığı yoğun bir duygusu vardır. Doğdukları yerde ölenler sözünü ya da saptamasını doğru kılan görüntüler, insan görüntüleri vardır beynimde (bir kahvenin ya da bakkalın önünde oturan) ve onları yazasım vardır.

Tren istasyonları, oradaki dükkânlar, bilet gişeleri, boş vagonlar, neden gittiklerini, ağladıklarını, birbirlerine sarıldıklarını, el salladıklarını anlamadığım, anlamak için çok şey vereceğim insanlar ve onların nedense her durumdaki hüzünlü yüz ifadeleri. Daha pek çok şey…

Şimdi düşünüyorum da, belki de zamanı geldi ya da geliyor. Yazmalı bir tren yazısı. Boşuna değil Nusaybin’deki son tren istasyonunun bende uyandırdığı o garip hüzün ve benim oraya aşkla bağlı oluşum. Musul treni seferleri başladı dediklerinde duyduğum garip burukluk neyin nesi? Garip hem de çok garip. Nusaybin tren istasyonundaki o boşluk, yalnızlık, terk edilmişlik neredeyse, sessizlik beni öylesine çekiyordu ki, tren buradan geçecek ve Irak sınırından çıkıp yoluna devam edecek, nasıl olurdu bu?

Peki, benim Gaziantep’ten yola çıkan bu trene binip, sanırım 12 saat kadar süren bir yolculuk sonunda (hep sınırdan sınırdan – Suriye sınırı – giden) bu trenle Türkiye’deki son istasyon olan Nusaybin tren istasyonunda inmek istemem ne anlama geliyor?

İşte tüm bunları yazmak istiyorum. Bir tren yazısı yazmalıyım. Ama Musul trenine binip Nusaybin’de indikten sonra mı yazmalıyım? Yoksa tüm bu bahsettiğim detayları işleyip ilk yazıyı yazıp Musul trenine binip sonra da ikinci yazıyı mı yazmalıyım?

Düşünüyorum da, sanırım önce bir tren yazısı yazıp sonra o Musul trenine binsem daha doğru olacak.

Siz ne dersiniz?


Pazartesi, Ağustos 02, 2010

Kitaplar, Okumak, Ağustos Güneşi ve Mucizeleri...


Kitaplar, Okumak

Bugün İko'cuğumla telefonda konuşuken birden konu kitap okuma meselesine geldi. İko bana yaptığı tatilin aslında bildiğimiz tarzda bir tatil olmadığını bir kitap okuma maratonu olduğunu söyleyince, ne yalan söyleyeyim bir yabancılaşma yaşadım. Onun da aslında duyunca şaşırdığı bir şey anlattım ona.

İlknur (nam-ı diğer İko) benim çok sevdiğim bir arkadaşım ve rehber meslektaşım, hatta biz onunla aynı rehberlik kursuna gittik, aynı otobüsle Türkiye turu yaptık. Kendisi çok iyi bir rehberdir, aslında İtalyanca rehberlik yapardı ama şimdilerde yalnızca yurt dışı gezileri yapıyor; Tibet, Butan, Endonezya, Hindistan vs gerçekten ondan sorulur. İko'nun Hindistan sevgisinde ufacık da olsa payım olduğunu düşünüyorum. Sene 1989, rehberlik kursunun Türkiye uygulama gezisini yapıyoruz, İko henüz Hindistan'a gitmemiş, ben gitmişim. İko'nun Erzurum Çifte Minareli Medrese'de tur esnasında çektiğim bir fotoğrafı vardır. Medresenin bir duvarına dayanmış, kulağında walkman, kendinden geçmiş vaziyette müzik dinliyor. Çok iyi hatırlıyorum, benim Hint müziklerimi dinliyordu. :)

Bugün İko'cuğumla telefonda konuşurken bana kitap okuma maratonunu söyleyince, ben ona: 'Biliyor musun, ben tatilde kitap okuyamam' dedim. Bir an için durakladı, şaşırdığını hissettim. Biliyorum, İko da çok kitap okuyan bir insandır, yani şu 'boş vakitlerimde kitap okurum' geyiği yapan tiplerden değilizdir ikimiz de. Rahmetli Savaş Dinçel 'kitap zaten her vakit okunmalıdır, boş vakitlerde okunacak bir şey değildir' derdi. Onu söyledim.

Şunu anlattım İko'ya. Benim için tatil, normal zamanda yaptıklarımın dışına çıktığım bir zaman dilimidir. Bu nedenle, zaten normal hayatımda kitap okuduğum için ben tatillerde kitap mitap okuyamam. Seyahate kitap götürenleri de hiç anlayamam, şezlonglara uzanıp o kalın kitapları okuyanları da. Ben yapamam. Ben kafamı dağıtmalı, salak salak dolaşmalı, etrafa bakıp malzeme toplamalıyım (yazmak için ya da her ne ise işte). Ben normal zamanda polisiye roman falan da okuyamam, tarzım bellidir. Paul Auster beni en rahatlatan en hafif yazan kişidir, düşün dedim. Hatta an gelir o kadar dolarım ki, Donald Duck falan okuyup kafamı dağıtmak isterim. O derece yani dedim. Enteresan dedi İko. Böylesini düşünmemiş herhalde. Ama ben böyleyim.

Kitaplarla farklı bir ilişkim var benim. Onlar beni zaman zaman bir yerlere bağlarlar ve bu beni kimi zaman mutlu eder, kimi zaman da mutsuz. Onları bırakıp alıp başımı gidemem ki. Dün bir adamın hayat hikâyesi nasıl ilgimi çekti. Adamın bir çantasında bilgisayarı ve gereken eşyaları var, bir çantası da kıyafetleri, hergün başka bir yerde yaşıyor. Öyle bir rehber arkadaşım vardır, arabasının bagajındadır herşeyi. Bir yandan bu yaşamlara imrenirim (göçebe ruhum imrenir herhalde), öte yandan bir yerim olmalı, kitaplarımın nerede olduğunu bilmeliyim. Ama onları ilden ile, ülkeden ülkeye dolaştırmam, ancak gerekirse ve taşınma esnasında. Yoksa gözümün önünde olmalılar.

Bazı kitaplarım vardır, onlardan ayrılamam, kimselere veremem. Onlar ben ölene kadar benimle yaşamak zorundalar. Ama bazıları vardır ki, veririm, paylaşırım... Koliler dolusu kitap veririm ona buna. Birilerinin işine yarayacaksa, okunacaksa derhal. Çok özel kitaplar diyeceğiniz kitaplar bile böyle çıktı kütüphanemden zaman zaman.

Aslında maddeye bu kadar da bağlanmak iyi bir şey değil. Bu aralar birkaç gündür gene titizliğim üstümde, fazla evrak, kâgıt, gazete küpürü gibi şeyleri atasım var. Yaparım... Babama çekmişim, ayda yılda bir girişirim böyle işlere ama tam yaparım yapınca da.

Bu arada, İko'yu takip edin, hararetle öneririm: 

Ağustos Güneşi ve Mucizeleri

Ağustos muhteşem bir aydır. Ben Koç burcuyum, yükselenim Aslan, hatta Aslan'ın sonu olduğu için Başak burcu da etkiliyor yükselenimi. Ayım Terazi'de falan filan. (Anlarım bu işlerden biraz) :))))

Adını ilk Roma İmparatoru Augustus'tan alan Ağustos ayının aslan güneşi aslanlar gibi parlar tepemizde bu ayda, muhteşemdir. Güneş Aslan burcuna girince tüm haşmetiyle belirir gökyüzünde ve tebasına iyiliklerini sunan her tanrısal imparator gibi mucizelerini döktürür. Sonra da Başak burcuna girdiğinde güneş, tam benlik bir detay detay tüm mucizelerin meyvelerini toplamakla geçer zaman.

Aslan burcu güneşi, imparatorların imparatoru Augustus'a adanan bu ayda başladı mucizelerini göstermeye. Gelen kabulümüz, başımızın üstünde yeri var. Hayırlı olsun!


Benim Kahvem

Bugün bir sürü karar aldım (dün desem artık, saat geceyarısını geçti) ve bu kararlara 1 Ağustos kararları dedim.

Bir sürü blog yönetiyorum. Son zamanlarda topyekün ihmal ettim bloglarımı. Sebeplerini burada sıralamak o kadar gereksiz ki... Tek bildiğim, tüm bu sebeplerin yazmamak için bir sebep oluşturamayacağı.

1 Ağustos kararlarımdan biri de tüm bloglarımı düzenlemek ve hepsiyle yeterince, elimden geldiğince ilgilenmek.

Taş Kahve'yi kahve sohbetleri haline dönüştürmeye karar verdim. Burası benim kahvem olacak. Burada yazacaklarım günün akışıyla belirlenebilir, aklıma koyup yapmaya karar verdiğim ve belki de yaptıuğım şeyleri anlatacağım, hatta kafamda değişik projeler var, bunları hayata geçirme safhasında burada paylaşacağım.

Hatta şimdi, hemen burada diğer blogları ve durumlarını, akibetlerini de belirleyeyim:

1) NOT DEFTERİ: http://yazinotlari.blogspot.com/ Bu blog olduğu gibi kalacak ve aynı şekilde devam edecek. Not Defteri benim gerçek anlamda not defterim ve öyle kalmaya devam edecek. Taslaklar, düşünceler, yazdığım yazılar bu blogda yayınlanacak.

2) VEGAN: http://veganizm.blogspot.com/ Bu blogun benim için önemi ve anlamı kesinlikle tartışma götürmez. Biraz daha aktifleştirmem gerekiyor. Vegan yemek tarifleri ve gerekli bilgiler, vegan yemek yenebilecek mekânlar vs devam, devam, devam...

3) MARDİN: http://mardinim.blogspot.com/ kesinlikle önemli bir misyonu olan bir blog, zamanında çok önem verdiğim, sonrasında teknik bir sorun sebebiyle ilgilenemediğim bu bloga da bugünlerde Mardin ile ilgili projelerim nedeniyle daha bir asılmam gerektiğini düşünüyorum. Bu şekliyle ve daha güncel konularla devam edecek.

4) TAŞ MEYHANE: http://tasmeyhane.blogspot.com/ bir dönem meyhaneci olmaya kesin karar verdiğimde (Selçuk'taki evimi meyhane yapacaktım) açtığım bu blogu da devam ettireceğim, ama şu şekilde: Gittiğim ve sevdiğim meyhaneleri ve meyhane mezelerini yazarak.

5) YOLARDAN / SOKAKLARDAN: http://yollardansokaklardan.blogspot.com/ Bu çok yeni bir blog. Hep kafamda olan bir fikirdi. Yollarda, sokaklarda çektiğim fotoları paylaştığım bir blog. Buna başladım ve eski, yeni fotoları koyacağım oraya. Sırf fotoğraf!

6) GEZGİNİN REHBERİ: http://gezginin-rehberi.blogspot.com/ Bu bloga başlarken aslında zor bir iş olacağını bilerek başlamış ve vakit ayıramadığım için de ilgilenmemiştim, açık söylemek gerekirse. Şimdi bu blogla ilgili bazı düşüncelerim var. A'dan Z'ye ansiklopedik bilgi verecek değilim. Ama bu blog bazı rehber arkadaşlarımın tavsiyeleri, yazıları (belki), bazı faydalı sayfalar, siteler vs paylaşılabilir burada. Ciddi ilgilenmem gereken bir blog.

7) iki tane kapalı blogum var; birini yalnızca davetli olanlar okuyor ve özel bir blog bu; bir diğeri ise yalnızca bana açık, senaryo notlarım var bu blogda. (Onlar da devam!)

Eh haydi bakalım; iş başına...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails