Pazartesi, Ağustos 08, 2011

Gözlük - bir yol hikâyesi


Kadın otobüsün camından yorgun bakışlarla dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar ilgisini çekti.

Otobüs durmadan ilerliyor yoldaki çizgi hiç bitmek bilmiyordu.

Neden bir numaralı koltukta oturuyordu? Normalde cam kenarı sevmezdi. Öyle bir anda oluvermişti işte, bilet alırken ‘bir numara müsait’ diyen görevliye, ‘tamam’ deyivermişti. Neyse, olmuştu artık. Camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu.

‘Yolun kenarında amma ot var’ diye düşündü. ‘Ne otu acaba bunlar?’ diye geçirdi içinden. ‘Bilmeden etmeden neleri çiğneyip geçiyoruz’ diye düşündü, dudağını büküp yolun kenarındaki otlara baktı. Aklına hayatta tanımayacağı otun bitkinin içinde en ender rastlanan orkideleri bulan doğa meraklıları geldi, gülümsedi.

‘Otlar sınırı aşmıyor ama’ diye düşündü yolun kenarındaki çizgiyi incelerken. Çizgi yok olmaya yüz tutmuştu. Gözlerini kaçırdı, yolun ortasındaki çizgiyi incelemeye koyuldu otobüs şoförünün omzunun üstünden.

Yolun ortasındaki çizgi onu çocukluğundan beri çok eğlendirirdi. Hele kesik olduğu zaman, tekrar düz çizgi olana kadar kaç tane çizgi var kesik kesik diye sayardı. Bunu yıllarca devam ettirdi. Araba kullanırken bile kendini bu çizgileri sayarken bulduğu olurdu. İçindeki o çocuksu heyecanı anlamakta güçlük çekiyor, bu kesik çizgileri sayma meselesinin bir nevi pisikolojik rahatsızlık olduğunu düşünüyordu. Bunun tedavisini de kendi kendine üstlenmeye karar vermişti. Bir yolunu da bulmuştu. Ne zaman bir yolda kesik çizgiler başlasa onları saydığını fark ettiği an kendi kullanmadığı bir araçtaysa başını başka tarafa çeviriyor, kendi kullandığı araçta ise de gözlerini dikkatle karşıya dikiyordu. Galiba kurtulmuştu bu illetten. Gene de içinden ‘ikiiii, dööört’ diye sayarken yakalıyordu kendini kimi zaman hâlâ. Ama başarısı da büyüktü, dördü geçmiyordu artık saymalar…

Güldü… Sesli mi düşündüm, sesli mi güldüm diye çekinerek etrafına baktı. Kimsenin ona baktığı falan yoktu. Yanında oturan kişi inmişti çoktan büyük şehirlerden birinde, diğerleri de ya uyukluyor, ya bir şeyler okuyorlardı.

Fark edilmemenin garip mutluluğuyla çantasını açtı, içinden gözlük kabını çıkarttı ve koca siyah güneş gözlüklerini taktı.

Gözlüklerin ardındaki bakışlarını yeniden camdan dışarıya yöneltti. Aslında zaman zaman sağ tarafta deniz görünmesine rağmen nedense o yolun kendi oturduğu tarafına bakmayı yeğliyordu. Yolun kenarındaki otlara takıldı gözü gene.

Sağdaki denize bakmak istedi, başını çevirdi ama deniz yoktu sağ tarafta. Sanki uçsuz bucaksız bir bozkır vardı sağda. Yola baktı, yol yerindeydi. Otobüs yoluna devam ediyordu. Yolun ortasındaki çizgi de vardı. Sola baktı, çizgi, otlar yerlerindeydiler ama sol taraf da uçsuz bucaksız bozkır gibiydi.

Yeniden yola baktı, sonsuza doğru uzayıp gidiyordu sanki yol. Sağda ve solda adlandıramadığı bir görüntü. Bozkır dese değil, çöl dese o da değil. Neredeydi? Otobüsteki insanlara baktı, herkes kendi halindeydi. Bir gariplik yoktu demek ki. Burası neresiydi? Buralardan defalarca geçmişti oysa, bu görüntü yoktu belleğinde. Düşündü, gözlerini kırpıştırdı, başını salladı. Tekrar baktı yola. Evet, aynı manzara.

Otobüs yavaşladı ve fren yaparak durdu. O ana kadar durmamıştı otobüs. Merakla camdan dışarı baktı ve yolun tam ortasındaki çift taraflı trafik lambasını gördü. Kırmızı yanıyordu. Garipsedi. Yolda refüj falan yoktu. Kavşak değildi, dört yol değildi. Ne işi vardı o lambanın orada? Neye yarıyordu?

Şaşkın ve sessiz bir şekilde beklemeye başladı. Bu arada yanındaki camdan dışarıya bakıyordu. Birdenbire bir toz bulutu sarıverdi her yeri. Tozun ardında karşı şeritten gelip tam yanlarında duran bir başka otobüsü gördü. Otobüs trafik lambasını biraz geçmiş yanlarında durmuştu.

İki otobüsün de motor seslerini duyuyordu sanki. Saldırıya hazırlanan boğalar gibi karşılıklı bekliyorlar diye geçirdi içinden ve güldü.

Toz bulutu hafifledi ve baktığı noktada otobüsün şoför koltuğunda oturan adamın direksiyonu kavrayan ellerini gördü. Beyaz gömleğine ve çizgili kravatına baktı, bakışlarını hafifçe yukarı kaldırınca adamın kusursuz yüz hatları dikkatini çekti. Kaşları kalktı kara gözlüğünün ardında.

Başını hafifçe kaldırdı ve aynı anda adam başını yavaşça ona doğru çevirdi. Adamın gözündeki güneş gözlüğünün mavi camları gözlerini görmesini engelliyordu.

Adam kadına bakıyordu ve birden yavaşça gülümsedi. Kadının yüz hatları gerildi. Adamın güneş gözlüğünün mavi camlarında kendi yüzünün ve gözlüğünün yansımasını gördü.

İrkildi kadın… Ağzının kenarlarındaki kıvrımlar yukarı doğru kalktı, gülümser gibi. Ne yapacağını bilemedi.

Adamın gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Gözlerini görmeye çalıştı adamın güneş gözlüğünün mavi camlarının ardından. Göremedi. Görebildiği tek şey tüm camların birbirini yansıtıyor oluşuydu. Otobüslerin camları, gözlüklerin camları. Ama sanki adam onun gözbebeklerine kadar görmüştü.

Trafik lambasının kırmızı ışığı söndü ve sarı ışık yandı. Kadın sebebini anlamadı ama huzursuz oldu. Yeşil ışık yandı. Adam gülümsemesi hâlâ yüzünde başını çevirdi ve otobüs hareket etti.

Kadının otobüsü de hareket etti. Kadın gözlüğünün ardına gizlediği şaşkın bakışlarıyla boşluğa bakıyordu.

Adam kara gözlüklerine rağmen ta gözbebeklerine kadar görmüştü sanki. Evet evet görmüştü ve yeşil ışık yanınca kadının gözlerini de alıp götürmüştü beraberinde.

Yol akıp gitti, kadın camdan dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar dikkatini çekti. Başını sağa çevirdi, masmavi denizi gördü. Yüzündeki şaşkın ifade adamın gülümsemesine benzeyen bir gülümsemeye dönüştü ve tüm yüzüne yayıldı.

Çarşamba, Şubat 09, 2011

Güle Güle Güzel Oğlum Othello...

İlk bakışta aşktı benimkisi. Korka korka, tırsa tırsa…


Korkmuştum, tırsmıştım çünkü Lady Macbeth onca zamandan sonra seni de sevmemi kabullenebilecek miydi?

İki yaşına basmana çok az bir süre kala gelmiştin bana. 2000 yılının yaz başıydı. Kedi Oteli’ni açmaya hazırlanıyorduk. Benim gibi İran kedisi delisi arkadaşım Cemal Şenelmas müthiş bir kedi bulduğunu, sahibini de ikna ettiğini, seni bana göstereceklerini söyleyince fazla oralı olmadım önce. Sonra bahsettiği kişi ve karısı ellerinde bir beyaz dişi, bir gri erkek ve iki gri, bir sarı, bir de beyaz bebek İran kedisiyle gelince kalakaldım. Karşımda dünya güzeli bir aile duruyordu ve acımasız sahiplerinden erkek olanı hepsini Mısır Çarşısı’na satmaya götürüyordu. Ortağım araya girdi ve kedileri bize bıraktılar.

Gri olan (mavi İran) ve iri yarı enteresan erkek kedi sendin. Daha ilk dakikadan itibaren tüm ilgimi ve sevgimi bir şekilde kendine çekiverdin. Bebeklerinin anası beyaz kedinin adı Bulut senin adın ise Duman’dı. “Aman Tanrım ne kadar yaratıcı…” demiştim içimden. Hiç sevmediğim sıradan kedi isimleridir bunlar. İran kedilerine şatafatlı isimler yakışır. Ama ben seni gene de uzun bir süre mecburen Duman’ım diye diye sevdim.

Otel’de kalmaya başladınız maaile. Bebekleriyle bu kadar ilgilenen bir baba, bu kadar sessiz ve sevgi dolu bir kedi görmemiştim ben o güne kadar hayatımda. Her gün hava aldırma bahanesiyle bahçeye çıkartıp kediler için oyun alanı haline getirdiğimiz yerde oynatıyordum bebekleri, sen de onlarla birlikte doğanın ve açık havanın tadını çıkartıyordun.

Zaman içinde oteli kapatma karı aldık ortağımla. Bebekleri çok iyi evlere ve ellere verdik. Ortağım karısının Bulut’u eve almak istediğini söyledi. Bana da Duman’ı almamı tavsiye etti, hem Lady Macbeth ile aynı cins kedi, belki anlaşırlar dedi. Çok düşünmedim, denemek istedim en azından oteli kapatana kadar. Lady Macbeth’i evden getirip bir müddet otelde bıraktım, ikinizi bir odaya kapatıp tanıştırdım. Lady Macbeth biraz soğuk davranan bir kediydi, hemen ısınmadı sana (gerçi ömrünün sonuna kadar da pek ısındığı da söylenemez ya).

Gün geldi çattı ve kedileri toparlayıp gitme zamanıydı. Artık senin adın Othello olmuştu. Kocamandın, iri yarı, koyu renkli ve çok yakışıklı. Eh, uygun geldi bana bu isim. Yakışmıştı bu isim sana ve sen de bakıyordun hemen Othello denince.

Evde Lady Macbeth fazla huzursuzluk çıkartmasa da sen daha çok anneannenin evinde kendini rahat hissediyordun. O sıralar da ben zaten Valideçeşme’deki evden Tarabya’daki eve taşınma hazırlıklarındaydım, eve geldiğinde koli koli üstünde zaten şaşırmıştın bence.

Herkesin kalbini, sevgisini kazanman en fazla üç saniye sürüyordu. İlgi çekmen için bir şey yapmana gerek yoktu. Tam bir İran kedisiydin ama Lady Macbeth gibi ağır başlı, sakin, yeri gelince hırçın, huysuz, istediğini bilen, yumuşacık yerlerde uyumayı seven, insan görünce rahatsız olup gidip saklanan ya da sinirlenen bir kedi hiç olmadın.

Benim tatlı oğlumdun ama seni Lady Macbeth yaşadığı sürece hiç doya doya sevemedim. Hep kıskandı Lady Macbeth seni, hep ilgi ve sevgi ona yönelik olsun istedi ve bunu da hep başardı bir şekilde. Zaten çok sorunları da vardı, önce kanser oldu sonra böbrek sorunları başladı.

Lady Macbeth öldüğünde 3 gün onun yattığı yerde nöbet tutuşunu, yas tutmanı asla unutamam.

Lady Macbeth’den sonra tüm sevgi sana aktı. Zaten çok seviliyordun, evin oyuncağıydın ama şimdi daha fazla ilgi vardı üstünde.

Lady’nin gitmesiyle şeker hastalığın ortaya çıkınca daha da bir üstüne düşer olduk. Üstüne titremeye başladık hep birlikte, veterinerlerin, ben, annem ve herkes…

Hayatımızın neşesiydin sen… Komik bir kediydin. Şımarıktın zaman zaman ve çok da yaramaz. Daha Lady Macbeth yaşadığı dönemlerde kuşların peşinden balkondan düşmen (Allahtan bir şey olmamıştı) ve o olaydan üç gün sonra kovaladığın arının seni sokması… Akla hayale gelemeyecek şeyler de yapan bir kediydin sen…


Kedi miydin? Bilemiyorum. O kadar çok insan bu nasıl kedi diye sormuştur bana. Bir arkadaşım seni çok güzel anlatmıştı: “Kedi ama, kedi değil ama kedi!” diye.


Bence de… Sen kediden de öte çok yüce bir ruha sahip bir varlıktın. Rahmetli yeğenim Caner’in gittiği gün kucağına çıkıp suratına nasıl baktığını hatırlıyorum. Nasıl ürkmüştüm. Hala hatırlarım ve ürperirim.

Kedi sevmeyen bir sürü insan senin sayende kedi sevdi, kediye dokunamam diyenler senin sayende bu garip illetten kurtuldular, hatta kedi alerjim var diyenleri bile iyi ettin sen.

Veterinerde de oranın neşe kaynağıydın. Paşa derlerdi sana.

Artık sona yürüdüğünü anlamak zor olmadı. Kabullenmesi çok zordu ama. Şeker hastalığı böbrekleri, böbrek anemiyi tetiklemişti, lökosit yoktu, makine ölçemiyordu veterinerin dediğine göre, pankreas iflas etmişti. Ne yazık ki şeker hastaları hep yan etkilerden giderler şeker hastalığından değil. İki yıldan fazla bu hastalıkla yaşadın.

Vicdanım çok rahat, ben sana çok iyi baktım, veterinerlerin Yasin ve Timur ağabeylerinin her dediğini harfiyen yerine getirdim, anneannen sana bebek gibi baktı, sağ olsun, en ufak bir şey hissettiğim an hemen kucağıma alıp veterinere götürdüm.

Vicdanım çok rahat. Sen Mısır Çarşısı’na götürülmüş olsaydın ya da bir başkasında olsaydın bu kadar yaşamazdın.

Vicdanım çok rahat, çünkü seni ne kadar sevdiğimizi sana hep gösterdik. Teyzen de, anneannen de, ben de seni ne kadar sevdik sen bunun farkındaydın.

Kucağımdan indirmedim seni. Ben “yürümeyi unutacak, kucağımdan indirmiyorum hiç” derdim, Yasin bana kızardı “bırak ta kediliğini yaşasın şu hayvan” derdi. Gece kalktığımda derin uykuda bile olsan seni kucağıma alır yatağıma yatırır sana sarılır uyurdum. Severdim, öperdim, sıkıştırırdım. Her fırsatta oynardım seninle.

İyi ki yapmışım tüm bunları. Ben hep derim “Eğer bir insanı ya da hayvanı seviyorsan, bunu onlara yaşadıkları sürece hem söyleyeceksin hem de göstereceksin. Kaybettikten sonra vicdan azabı çekmenin bir alemi yok.”

Bu açıdan sana karşı da hiç vicdan azabım yok ama kalbim çok kötü acıyor. İçim oyuluyor Othello.

Seni ne kadar sevdiğimi, içimdeki yerini ben bile tam olarak bilmiyormuşum meğerse.

Adım adım sona gidişin çok vurdu beni. Şükür ki, çok güzel bir hayat yaşadın, çok sevdin ve çok sevildin, çok eğlendin, eğlendirdin, her istediğini yaptın ve yaptırdın. Şükür ki, elden ayaktan düşmeden, kör olmadan, sakat kalmadan aslanlar gibi ayakta ve bilinci yerinde olarak yürüdün ışığa.

Bu bedendeki görevin bu kadarmış, görevin bitti ve gitmen gerekti…

Tüm bunları biliyorum. Bilgi’yi biliyorum…

Görevine gittiğini de biliyorum…

Ama içim çok acıyor gene de… Çok kıyılıyor, oyuluyor içim. Kalbim parçalanıyor ve bunu anlamayanlar ve garip bulanların gözümde zerre kadar önemi ve yeri yok…

Bu acıyı yaşayacağım, acı geçmeyecek. Hangi acı geçti ki? Yalnızca şekil değiştirdi, boyut değiştirdi.

Güle güle git oğlum… Yolun Işık Olsun!

Cumartesi, Kasım 21, 2009

Kum Fırtınası

Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…

Gözlerimi kapatıyorum. Gene o bozkır, gene o otobüs. Ayağımı basmadan üstünden kayıp gittiğim toprak gibi akıp giden zaman içimi acıtıyor. Sapsarı bir ışık gözümü alıyor. Camdan dışarı bakıyorum.

Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…

Evet, bu sefer düşünüp düşünüp susmayacağım… Haykıracağım, bağıracağım, konuşacağım, söyleyeceğim…

Gözüme kaçan şey ne? Bir kum tanesi mi bu? Bir, beş, on… Onlarca, yüzlerce…

Şaşkın bakıyorum kalakalmış öylece. Bozkırda kum…

Gözlerimi kapatıyorum. Yüzüme çarpan her tane canımı yakıyor.

Kahverengi bir dans sarı şehri kendi rengine boyuyor birden… Günlerce çıkmayacak, yapışacak bir renge… Kahverengi.

Sarı şehir kahverengi, evler, damlar kahverengi, dağ, taş kahverengi, kaldırımlar, sokaklar kahverengi, insanların yüzleri bile…

Sıcak vuruyor yüzüme kum taneleriyle birlikte. Yüzümü yakan sıcak mı, rüzgâr mı, kum taneleri mi?

Kara buran gibi ese ese geliyor karşıdan. Dimdik duruyorum sarı şehrin tepelerinde bir yerlerde.

Ben buraya ne zaman geldim? Bozkır nerede?

Ovaya bakıyorum. Dimdik duruyorum.

Döne döne kalkıyor yerden sarı sıcak kumlar. Yüzüme vuruyor rüzgârın sıcak nefesi.

Kara buran üstüme geliyor. Sallıyor, sarsıyor beni. İçim ürperiyor…

Düşüncelerim sarıyor etrafımı, rüzgârın önüne katıp getirdiği kumlar gibi dolanıyorlar etrafımda.

Nefesim yetmez korkarım. Ciğerlerim patlayana kadar üflüyorum. Düşüncelerim rüzgâr oluyor.

Kara buran kumlarla birlikte boşluğa savuruyor beni, önüne katıyor. Katran karası saçlarının bir teline tutunuyorum gecenin karanlığında.

Gözlerin kapalı…

Düşüncelerim rüzgâr oluyor, gelip başını okşuyor.

Otobüsten inenler öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı.

Kara buran hâlâ savuruyor beni, bense saçının bir teline tutunmuş… Yüzünü okşuyor rüzgâr, eline değiyor, elini okşuyor…

Ürperiyorsun… Belki üşüyorsun.

Bir Mezopotamya gecesinde, başka bir şehirde…

Pazar, Ocak 18, 2009

Hrant'ı Okumak ve Okuduğunu Anlamak



Hrant Dink barış adamıydı. Dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdı.

Ama ne yazık ki bu birilerinin hiç de işine gelmedi. Göz göre göre, 2004 senesinden başlayarak, iki sene önce AGOS gazetesi önünde kalleşçe katledilişine kadar geçen zamanda tehditler ve her türlü saldırı karşısında yalnız bırakıldı.

Bizim toplumumuzun ne yazık ki çok acı bir hastalığı var. Bu hastalığın adı, ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’.

Birileri vardır ve bunların amaçları bellidir. Bunlar giderler, herhangi bir yazının ya da kitabın içinden bir cümleyi cımbızla çeker ve bunu gündeme getirip cahil zümreyi hezeyana getirirler. Bir şey yapmasına gerek yoktur bu birilerinin, zaten özellikle cahil bırakılmış belli bir zümre hemen atlayacaktır ne hikmetse böyle bir olaya. Ve hemen ‘Vatan, Millet, Sakarya’ çığlıklarıyla linç girişimlerinde bulunacaklardır. Ne için kullanıldıklarını, ne halt ettiklerini bilmeden.

Belleksiz bir toplumuz ne yazık ki! O nedenle biraz geriye gidip bakalım olaylara.

Hrant Dink benim çok eski dostumdur. Onu 1996 senesinde AGOS gazetesini çıkartmaya başlamasından önce de, örneğin Beyazadam Kitapevi sebebiyle tanıyan pek çok insan vardır.

Ben çok şahit olmuşumdur Hrant’ın uzlaşmacı kişiliği sebebiyle pek çok kereler eleştiri oklarının hedefi olduğuna. Hrant abuk sabuk ön yargılara karşı her zaman bıkmadan, usanmadan ve yılmadan savaş verdi. Gün geldi diasporadan, gün geldi cemaatten ve pek çok zaman da içimizdeki belli bir kesimden eleştiriler aldı.

Benim her zaman en çok takdir ettiğim tarafı, devlet ve resmi çevrelerde, milliyetçi/muhafazakâr kesimlerden kaynaklanan önyargılara karşı vermiş olduğu mücadeledir.

AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Bir Türkiye gazetesi! ‘Olacak şey değil’ diyemedim ve fazla da şaşırmadım. Gerçi her zaman bazı tehditler vardı bildiğim kadarıyla, ama ciddiye alınacak şeyler değildi. Ama bu seferki ağır ve çirkin bir olaydı. Hâlâ nefretle kınıyorum o olayı, ama beklemiyor da değildim böyle bir ahlâksızlığı. O olayın öncesinde Hrant hangi televizyon programına çıksa, karşısına kudurmuş gibi, neredeyse ağzından salyalar akarak ona saldırmak için hazır bekleyen birileri vardı. Saldırıya da geçiyorlardı. Hrant bunları başarıyla püskürtüyordu her seferinde.

O dönem AGOS gazetesinde yayımlanan Sabiha Gökçen ile ilgili iddialar ve özellikle de Hürriyet Gazetesi’nin bunu manşete taşıması olayları kızıştırdı. Sanki memleketin namusu elden gitmişti. İnanılmaz bir rezillik sergilendi pek çok çevre tarafından. Sanki Ermeni olmak suçmuş gibi davrandı bazıları. Ben kendi adıma çok utandım olanlardan, yapılanlardan, yazılan ve söylenenlerden. Yüzüm kızardı. Kendimi çok kötü hissettim.

Birileri bu olaya çanak tuttu. Türk tarihini ve Anadolu topraklarının binlerce yıllık geçmişini sadece Osmanlı’dan ibaret sanan bir cahil ve kültürsüzler ordusu da sarıldı kaleme. Yazılanlar, çizilenler, söylenenler rezillik boyutlarına ulaştı zaman zaman. Kimsenin anlam veremediği bir süreç başladı. Doğru ve güzel bir şeyler yazanların yazıları biraz gümbürtüye gitti, hatta zayıf ve hafif kaldı. Çok kısa bir zamanda herkes birer birer gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hatta bir zamanlar Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde, bir kişi okuduğunu anlamaktan aciz bir şekilde, Hrant’ın aslında pek de güzel olan bir yazısının orasından burasından alıntılar yaparak olayı tırmandırdı.

26 Şubat 2004 Perşembe günü AGOS Gazetesinin önünde ülkücüler bildiriler okumaya, Hrant Dink’e yönelik ölüm tehditleri içeren sloganlar atmaya başladılar. İşin en ilginç yanı ise, bu ‘izinsiz’ gösteriye ve atılan tehdit sloganlarına rağmen polisin müdahale etmemesi, orada onca televizyon kanalının çekim yapmasına rağmen bu haberin kamuoyuna yansımaması, gazetelerde bu vahim olaya yer verilmemesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin herhangi bir basın açıklaması yapmaması...

Bütün bunlar çok düşündürücüydü. Benim en vahim bulduğum konu ise, vatan sevgisinin kimlere kaldığıydı! Bunlara mı kalmıştı? Ayrıca bunlar vatanperver falan değil, hepsi vatan hainiydi aslında. Nasıl oluyor da vatan sevgisini kendi tekellerinde görme hakkına sahip oluyorlardı? Keşke bunların hepsinin toplam vatan sevgisi Hrant’ın Türkiye sevgisinin milyarda biri kadar olsa!

Böylece ne yazık ki, geriye sayım başladı ve bugünlere geldik.

Ben Hrant’ı eleştiren pek çok kişinin Hrant’ın yazdığı onlarca yazıyı, yaptığı onlarca söyleşiyi okumadığını çok iyi biliyorum. En büyük eleştiriye sebebiyet veren sekiz bölümlük yazı dizisini okumadıklarını da. Ama o yazı dizisinden diasporaya söylediği bir lafı cımbızla çekerek Türklüğe hakaret olarak algılayıp linç harekâtına başladıklarını tüm toplum, hatta tüm dünya biliyor. Oradan buradan, kulaktan dolma şeylerle eleştiri oklarını hedefe yönelttiklerini de. Beni en çok şaşırtan da, zamanında Hrant’ın hakkında söylemediği lafı bırakmayan ya da 2004’deki olayda kılını kıpırdatmayan bazı kişilerin Hrant’ın katledilişinden sonra onu öven yazılar yazma cesareti göstermeleriydi. Kendilerinde nasıl bir hak gördülerse artık?

En vahimi de, keşke bazı insanlar ‘okuduklarını bile anlamaktan aciz’ olsalar. Keşke bazıları okusa da, anlamasa. Okusun, anlamasın, eleştirsin. Bir şekilde o kişiye anlamadığı ya da yanlış anladığı anlatılabilir ya da buyursun beni ikna etsin. Ama ne yazık ki, tüm olan biten zaten okumayan, oradan buradan duyduğu saçma sapan şeylerle yetinen kişilerin başının altından çıkıyor. Buna cahillik mi dersiniz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mı dersiniz, ne dersiniz bilemem. Ama bir cümleyi cımbızlayıp içeriğini bile bilmediğin bir yazı hakkında konuşamazsın. Buna kimsenin hakkı yoktur.

Geçtiğimiz yıl, Hrant’ın katledilişinin birinci yıldönümünde bir kitap çıktı piyasaya. Uluslararası Hrant Dink Vakfı Hrant’ın yazdığı ve yayımlanmamış olan kitabını ‘İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu’ adıyla yayımladı.



Bence bu kitap her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken bir kitap. Aslında tercüme edilip tüm dünyaya okutulması gereken bir kitap. Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin de, diaspora Ermenilerinin de okuması gereken bir kitap.

Hrant’ın Türk Ermeni ilişkisizliği üzerine yazdıkları elbette yazıldığı dönemde de yeni görüşler değildi. Onun on yıl boyunca yazdıklarının ve konuştuklarının birer özetiydi.

Kitabın sunuş bölümünde Hrant şöyle diyor:

“Dikkatinize sunduğum bu çalışma da işte, kendi durduğum noktadan kendi bakış açımın bir ürünü.

Ve hemen belirtmem gereken husus o ki, bu çalışma sadece Türkiyeli Ermeni Hrant Dink’in bakış açısıdır ve kesinlikle tüm Türkiye Ermenilerinin bakış açısı olma iddiasını taşımaz.

Kendi durduğum noktanın koordinatları ise şöyle:

Benim iki kimliğim var ve ikisinin de bilincindeyim.

Birincisi Türkiyeliyim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım...

İkincisi de Ermeni’yim.

Üstelik her ne kadar Türkiye Ermeni Toplumu’nun bir parçası olsam da aynı zamanda Ermenistan’ın ve dünyaya dağılmış Ermeni Diasporası’nın da moral bir parçasıyım, o insanların soydaşıyım.

İşte tüm bu nedenlerle eğer birileri tek bir nedenle dahi Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesini istiyorsa, benim nedenim en azından iki kat daha fazla.

Beni hangi kimliğimle ele alırsanız alın, farketmez...” (Sayfa 2)




Kitap ilişkisizliğin yakın tarihini, resmi ve sivil alandaki temas çabalarının nasıl boşa çıktığını, hangi merciler tarafından baltalandığını anlatarak başlıyor. Türkiye – Ermenistan ilişkisizliğini besleyen nedenleri de üç başlıkta topluyor: Tarih, Travma, Paranoya. Bu bölümde tüketilen miras olan tarihsel ilişki, Ermeni dünyasının ruh hali ya da ağır mirası travma ve Türk ulusal kimliğinin temel harcı paranoya masaya yatırılıyor. Ne yapmalı, ne yapmamalı konusunda da tarihin üstüste pek çok şifresi olan kilidinin nasıl açılabileceğini ve kilidi açılabilirse o tarihin nasıl aşılabileceğini anlatıyor. Ama tüm bunları başarabilmek için de resmi tez, resmi temsil ve sivil alan üçgeni arasındaki farklı duruşları ve etkileşimleri de kavramak, bunların ayrımına varmak gerekiyor. Korkunun yerine arzuyu koymak gerekiyor.

Kitabın sonsözünde şöyle diyor Hrant:

“Türkiyeli bir Ermeni olarak değişik adreslere konuşmak durumunda kalırken özellikle iki noktaya özen gösterdim. Birincisi hitap ettiğim adrese karşı eleştirel durabilmeye, ikincisi bu adresleri birbirine karıştırmamaya... Ne yazık ki, aynı özeni, hitap ettiğim adresler çoğunlukla göstermediler. Avrupalılarla konuşurken Avrupalıları eleştirdim ama bu eleştirilerimden Ermeniler ya da Türkler kendilerine pay çıkarıp söylemleri yerdiler ya da övdüler. Türklerle konuşurken Türkleri eleştirdim ama buradan da Avrupalılar ya da Ermeniler kendilerine pay çıkarıp eleştirileri yerdiler ya da övdüler.

Tabiî Ermenilerle konuşurken de Ermenileri eleştirdim ama bundan da özellikle Türkler kendilerine pay çıkarıp saptamaları yerdiler ya da övdüler. Sanırım bu benim gibi biri için bundan böyle de kaçınılmaz bir handikap olacak. Ama ne çare ki bu duruma karşı benim samimi durmak dışında başkaca alabileceğim bir tedbir de yok. Adresler beni şaşırsa da ben adresleri şaşırmayacağım, hepsi bu...” (Sayfa 74
)



Adreslerin onu ne kadar şaşırdığı, kalleşliğin olayları nerelere getirdiği bugün malûm. O nedenle sunarken bölümüne geri dönüp baktığımızda:

“...artık söylemlerimizin anlaşılır olması ve ayaklarının üstünde sağlam durması gerekir.

Ne demek istediğimizi her zamankinden daha iyi anlatabilmemiz gereken bir süreç yaşıyoruz.

Söylemlerimizin ayrıntıları dahi bu açıdan hayli önem taşıyor.

Aksi durumda söylenenlerin tahrif edilmesinin, sağa sola çekilmesinin veya amaçları dışında kullanılmalarının önüne geçmek mümkün değil.

Bunu yapmak için de maşallah hem Türkiye içinde hem dışarıda ‘hazır kıta’ bekleyen odaklar fazlasıyla mevcut.

Bu mütevazı çalışmanın tüm bu ayrıntılar dikkate alınarak değerlendirilmesini diliyorum.” (Sayfa 4)


sözleri bugün geldiğimiz noktada bu kitabın okunması ve ondan da önemlisi okuyanın okuduğunu anlaması gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Bu kitap o zamanlar, kalleşlik kapıyı çalmadan yayımlansaydı bir şeyler değişir miydi? Değişmezdi. Çünkü tüm bunlar yıllarca söylendi, dile getirildi. ‘Hazır kıta’ bekleyen kalleşler zaten gene cımbızlar gene aynı şeyi yapardı.

Bu kitabı okuyun, herkese de okutun. Belki biraz ufuk açar, belki yaralara merhem olur.

Pazartesi, Ocak 12, 2009

Teşekkürler Caner



12 Ocak 1978 - 12 Ocak 2003. Tam 25 yıl. Hayatımın en mutlu yılları.

Bunun için sana teşekkür ederim Caner.

Hiç kimsenin gelişi senin gelişin gibi mutlu etmedi. Hiç kimsenin gidişi de senin gidişin gibi yakmadı, acıtmadı.

Sen canım oldun, sırdaşım, arkadaşım, dostum, akıl hocam, herşeyim.

Ben çok şanslı ve mutlu bir insanım aslında, çünkü sen gerçek sevgiydin. Gerisi yalan!

İyi ki vardın! İyi ki varsın!

Teşekkürler Cankom!










Salı, Ocak 06, 2009

Harold Pinter'in Ardından


‘Nobelli yazar Pinter öldü’ haberini okuduğumda elim yazı masamın üzerinde duran, her daim gözümün önünde olmalarından zevk ve kuvvet aldığım bir sürü tiyatro kuramı kitabının arasındaki ‘Harold Pinter Tiyatrosu’ adlı kitaba gitti. Kitabı Stanislavski, Meyerhold, Brecht, Grotowski ve Barba kitaplarının arasından çekip çıkarttım.

Uzun süre kitabı öylece tutmuşum. Düşünüyordum: ‘Nobelli yazar Pinter öldü’. 24 Aralık 2008’de gırtlak kanserine yenik düşen Pinter’in ardından söylenen buydu. Bu kadar basit bir cümle. Pinter’in bana ne ifade ettiğini, onu bilenlere ne ifade ediyor olabileceğini ve basından bu haberi okuyup onu tanımayanlara da ne ifade etmesi gerektiğini düşünüyordum bu cümlenin.

Düşüncelerden sıyrılıp elimde tuttuğum kitabın kapağına baktım. O zamanlar henüz doçent, şimdi ise profesör olan Jak Deleon’un yazdığı bu kitabı görüp aldığımda nasıl mutlu olduğumu hatırladım. Harold Pinter’in kitabın kapağındaki fotoğrafına baktım uzun uzun. Gülümsedim. Bana nedense çok şey anlatan ama Pinter’in ölüm haberiyle basında çıkan fotoğraflardan değildir o fotoğraf.

Bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm ama bir türlü gitmedi elim yazmaya. Günlerce ne yazmalı diye düşündüm. Harold Pinter dünyanın en önemli tiyatro yazarlarından biriydi, 32 oyun, 13 skeç yazmıştı. Senaristti, 24 tane senaryo yazmıştı. Müthiş bir şairdi, çok üretkendi bu alanda da. Düzyazı şeklinde eserler de bıraktı. Oyuncuydu, tiyatro ve televizyon oyunculuğunun yanı sıra tiyatro ve televizyon yönetmeniydi.

Tüm bunlardan başka insan hakları savunucusu idi. 1985’te Arthur Miller’le birlikte 12 Eylül baskısı altındaki aydınlara destek olmak için Türkiye’ye gelmişti. Yakın geçmişte Hasankeyf’i korumak için kampanya başlatmıştı.

2005 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Ödül töreninde İsveç Akademisi Başkanı Horace Engdahl, Pinter için “Günlük keşmekeş içindeki uçurumları gözler önüne seren ve zulmün kapalı odalarını açılmaya zorlayan bir yazar” demişti.

Pinter’i anlamak için aslında biraz Pinter Tiyatrosu’ndan bahsetmek gerekir.

Harold Pinter 10 Ekim 1930’da Hackney, Doğu Londra’da dünyaya gelir. Çocukluğu işçilerin yaşadığı, yıkılmaya yüz tutmuş evlerin, bir sabun fabrikası ve demiryollarının bulunduğu bir semtte geçer. Savaş yılları çocukluk dönemine denk gelmesine rağmen taptaze anılarla aklındadır. 16 yaşında tiyatro tutkunu İngilizce öğretmeninin yönettiği oyunda Macbeth’i canlandırır sahnede. 1948’de Kraliyet Tiyatro Akademisi’ne bursla kabul edilir.

1951’de profesyonelliğe adım atar ve ilk defa pofesyonel olarak sahneye çıkar. 1957’ye kadar farklı kentlerde farklı tiyatrolarda oyunculuk yapar ve 1957’de ilk oyununu ‘The Room’ (Oda) yazar.

1958’de (daha sonra filme de çekilecek olan) ikinci oyunu ‘The Birthday Party’ (Doğumgünü Partisi) ve 1959’da ‘The Dumb Waiter’ (Git – Gel Dolap) ile yavaş yavaş eleştirmenlerin de dikkatini çekmeye başlar. Filme de çekilen ‘The Caretaker’ (Kapıcı) oyunuyla olumlu eleştiriler, övgüler, ödüller gelmeye başlar. Pinter’in uzun ve kısa oyunları değişik tiyatrolarda sahnelenmeye başlar. Artık ünü dünyayı sarmıştır. 60’lı yıllarda ‘The Homecoming’ (Eve Dönüş), ‘Landscape’ (Manzara) ve ‘Silence’ (Susku) ile Pinter başarısını daha da yukarılara taşır ve ödüller almaya da devam eder.

1970’de Hamburg Üniversitesi’nden Shakespeare Ödülü, Reading Üniversitesi tarafından Onursal Doktor ünvanı alır.

‘Old Times’ (Eski Zamanlar), ‘No Man’s Land’ (Issız Topraklar), ‘Betrayal’ (Aldatma), ‘Family Voices’ (Aile Sesleri), ‘A Kind of Alaska’ (Bir Tür Alaska), ‘Victoria Station’ (Victoria İstasyonu) ile 1970 – 80 arası başarı merdivenlerini hızla tırmanır ve daha pek çok oyunla 2000’li yıllara gelir.

Pinter, Ionesco, Beckett ve Genet gibi ‘Uyumsuz Tiyatro’ yazarları arasında anılır. Fakat tarzıyla ve kullandığı dil ile hepsinden ayrılır. Hatta o kadar farklıdır ki, ‘Pinteresque’ (Pintervari) diye adlandırılmıştır tiyatro stili.

Sırf bu sebeple hakkında ciddi akademik araştırmaları, çalışmaları, ciddi yayınları hakediyor Harold Pinter Tiyatrosu. Ve gene bu nedenle Jak Deleon’un kitabı yeniden gündeme oturuyor ve önem kazanıyor.

Deleon kitabında, Pinter’in tiyatrosunda insanların düşleyip özlemini çektikleri yaşam ile sürdürmekte oldukları yaşam arasında onulmaz bir boşluğun varlığına dikkatimizi çekiyor.

Pinter, tiyatrosunda insanın evrensel yalnızlığını işler. Soyut kavramlarla değil, insan olmanın somut deneyimi ile ilgilenir. Kişileri simgesel değil, gerçek varlıklardır. Entellektüel söylevler verip simgesel atılımlara geçemezler. Pinter gerçeği çarpıtmaktansa gerçekçi bir anlayış içinde sergilemeyi yeğler. Pinter’in gerçekçilik anlayışı sahne diline yeni boyutlar getirmiştir. İlk anda tümü ile mantıksız ve uyumsuz gibi görünen bu dil, aslında sözcüklerin kendilerinin değil, insanların sözlerle birbirlerine yaptıklarının önemli olduğunu kanıtlar. Dil amaç değil, araçtır.

Bir konuşmasında Pinter şöyle der: ‘Oyunlarımda olanlar benim içimde de oluyor.’ Yani Pinter kişileri ile birlikte yaşar, kaygılarını bölüşür.

İşte tam bu noktada durup Pinter’i yeniden okumak ve iyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Yazdıkları aslında gerçek yaşamın, hatta kendisinin yansımasıdır. Doğru ve düzgün insandır, adam gibi adamdır, insan gibi insandır.

Pinter Tiyatrosu’nun özü: ‘Yaşamayı sürdürmek ve yaşamı kırbaçlayan istemi yadsımamaktır’.

Harold Pinter hakkında detaylı bilgi için: http://www.haroldpinter.org/

Faydalanılan kaynak: Jak Deleon ‘Harold Pinter Tiyatrosu’

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Doğum Günün Kutlu Olsun!


15 eylül...


Bugün senin doğum günün...


Sensiz ikinci doğum günün.


Bugün umut günü benim takvimimde.


Seni unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız!


İyi ki doğdun Hrant!


Doğum Günün Kutlu Olsun!

Çarşamba, Eylül 03, 2008

Yolun Işık Olsun Benim Güzel Kızım!



Canım kızım Lady Macbeth’im...

Bana hayatımın en güzel anlarını yaşatan güzel kızım. Birlikte tam 13 yıl.

1 kasım 1995... Sıcak, çok sıcak bir gün. Çok önemli bir randevum var. Kardeşim Zeynep’le birlikte gitmek istiyorum. Beni kırmıyor. Arabaya binip Anadolu yakasına geçiyoruz. Verilen adrese gelince heyecanlanıyorum. Bir sene önce ölen Ankara kedim Ada’nın yasını tutuyorum hâlâ. Yaptığımın doğru olup olmadığını düşünüyorum. Çünkü Zeynep’le gittiğimiz adreste 5.5 aylık bir İran kedisi bakacağız ve beğenirsem alacağım. Ada geliyor aklıma, üzülüyorum.

Gittiğimiz yer bir ofis. İçeride fazla eşya yok. Selam ve tanışma faslından sonra hemen ofisin girişindeki bir masa üstünde oturan kocaman bir erkek kedi dikkatimi çekiyor. Tüyleri koyu mavi parlıyor. Çok güzel bir şey. Hemen soruyorum: ‘Bu babası mı dişi kedinin?’ Cevap gözümü korkutuyor: ‘Hayır, abisi...’

Abisi bu ise kız nasıl bir şey merak ediyorum. Bir köşede bir mama kabının önünde görüyorum aslında, minicik bir kedi (abiyle kıyaslanırsa nokta kadar) mama yiyor. İçeri girip oturuyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam kedi saklanıyor ve bulmakta zorlanıyorlar. Neyse, bir müddet sonra kedi bana doğru yürüyor ve karşıma geçip suratıma bakıp ‘meeee’ diye bir ses çıkartıyor. Ben bu anda Zeynep’in ‘ay bu İran kedileri de, Çin Halk Cumhuriyeti gibi, hepsi birbirine benziyor’ dediğini ve bir şekilde hevesimin bir saniye için bile olsa kırıldığını hatırlıyorum. Sanki Zeynep onaylamazsa o kediyi almamam gerekir gibi bir duygu var içimde. Kedi bana gelip bağırdı ya... Zeynep’e dönüp ‘Gidelim mi? Beni sevmedi galiba!’ diyorum. Zeynep: ‘Kedinin boynuna mı atlamasını bekliyorsun?’ diyor ve yere eğilip kediciği kaldırıp bana doğru tutuyor ‘Ama yazık buna, bak ne kadar şeker’ diyor. Kediyle gözgöze geliyoruz ve o anda aşık oluyorum. ‘Tamam’ diyorum ‘alıyorum’.



Kediyi alıyorum, oldukça yüklü bir para da ödüyorum. Çok mutluyum. Bana diyorlar ki: ‘Aslında bunlar sekiz kardeşler. Sizin aldığınızı küçük diye kimse istemedi. Ama bizce en şanslısı da bu içlerinde. Çok iyi bir yere gidiyor.’

Kedimin adını bile daha almadan takmıştım: Lady Macbeth. Evi bile hazırladım, bazı gereken şeylerini aldım ama biraz alışveriş yapmak lâzım. Annemi evinden alıp onu da götüreceğiz alışverişe. Hem de kediyle tanışmış olur, daha haberi bile yok.

Zeynep’e dönüp, ‘Ne taksam adını?’ diye soruyorum. Hiç düşünmeden: ‘Lady Macbeth’ diyor. ‘Ben de öyle düşünmüştüm’ diyorum.

Annem gördüğü an bayılıyor Lady’ye. Lady daha gelir gelmez evine alışıyor.

13 sene su gibi akıp geçiyor. Müthiş bir mutluluk yaşatıyor bana da, herkese de. Benim kızım, yol arkadaşım, can yoldaşım, can parçam oluyor.


Üzerine titriyoruz. Ne de olsa cins kedi, sorunları çok olur. En büyük şansımız 1997 senesinin yaz aylarında hayatımıza giren ve son anına kadar da veterineri olan Yasin Özenir. Yasin’e büyük aşk duyuyor Lady. Lady, Yasin’in sayesinde tüm sorunları atlatıyor. Çok dirençli ve hayatı seven bir kedi. Nelere dayanıyor.



Herkese büyük mutluluk yaşatıyor. Hayatımda bu kadar büyük yer kaplayacağını, onu bu kadar çok seveceğimi, ‘dünya bir yana Lady bir yana’ durumuna gireceğimi rüyamda görsem inanmazdım, ama öyle oldu. 2000 senesinde hayatımıza ikinci mavi İran kedim Othello girdi. O da çok sevildi ve seviliyor, o evin neşesi ama Lady'nin yeri hep farklı oldu.




Lady çok sevildi, çok iyi bakıldı. Hep onun çok ama çok yaşlanacağını, yaşlılıktan öleceğini düşünürdüm, hatta öleceği aklımın ucundan geçmezdi. Caner’i, Hrant’ı, Savaş’ı tanıdı. Savaş ona ‘hanım’ derdi. Hepsini yolcu etti. Şimdi kendisi de gitti.

Yasin’le, Yasin kalp ameliyatı olmadan birkaç gün önce Lady’nin kan tahlilleri sonuçlarını konuşurken: ‘Bu kız ikimizi de gömer’ demişti. Ben de ‘İkimizi de gömerse kim bakar ona?’ demiştim.

Her şey çok ani gelişti. Zaman içinde Lady meme kanseri olmuş ve bir memesi alınmıştı. Yeni bir tümör çıkmış ama şükür ki doku altında değildi. Son kan tahlilinde en korktuğum İran kedisi sorunlarından biri baş göstermeye başlamıştı. Üre yüksek çıkmıştı, bu da böbrek sorunu demekti.

Othello’ya şeker hastalığı nedeniyle insülin yapılıyor ve belli aralıklarla kontrol için veterinere gidiyordu. Yasin ameliyat geçirdiği için Timur ilgileniyordu kedilerle. Hayatımda ilk defa gözüm arkada kalmıyordu. Yasin’den başkasına güvenmediğim, güvenemediğim için çok zor bir durumdu benim için başka bir veteriner. Ama daha Timur’u ilk tanıdığımda ve biraz sohbet ettiğimde onun ne kadar iyi bir veteriner olduğunu anlamıştım. Çok büyük bir şanstı bu, herkes için.

15 ağustos’ta Othello ile birlikte Lady’yi de götürmüştüm, tümör büyümüş gibi gelmişti bana. Timur Lady’yi görür görmez hemen kan alıp tahlillere baktı ve Lady’nin üre kısacık bir zaman diliminde o kadar yükselmişti ki, eve yollayamazdı. Orada kalacaktı.

Sonun başlangıcıymış. Kabul etsem de etmesem de. Tedavi her anlamda olumluydu ama üre düşmüyordu. Bu da iki böbreğinde zarar gördüğünü gösteriyordu. Kimi zaman bir iyileşme görünüyordu ama son birkaç gün çok hızlı şekilde kötüye doğru gitmeye başladı her şey. Elden gelenden fazlası yapıldı, tıp sınırlarına kadar zorlandı, Timur çok uğraştı, bunu hayatım boyunca unutmayacağım. Lady direnmeyi bıraktı ve 3 eylül sabahı 10.50 sıralarında Timur telefonla arayıp hiç almak istemediğim o haberi verdi: Lady uykuya dalar gibi ölüme yürümüştü.

Tek tesellimiz bir üre krizi ile gitmemesi, elimde kasılarak ölmemesi, huzur içinde yürümesi oldu ölüme. Öbür türlü hayat boyu kendimi affetmezdim.

Bir gün önce artık ben de kendimi en kötüye hazırlamıştım, kızımın durumu hiç iyi değildi, anlamıştım olacakları ve ertesi gün başıma gelebileceklere hazırladım kendimi, kızımla vedalaştık. Ertesi gün ne yazık ki o istenmeyen an geldi, Lady gitti.

Kızım, can parçam... Gönül isterdi ki diye başlayan onlarca cümle kurabilirim. Ama ne fayda, yoksun artık. Elimden gelen tek şey ‘Yolun Işık Olsun’ demek.

Çok sevildin, sen de çok sevdin, çok güzel yaşadın, dünyanın en güzel varlığıydın bizler için. Zeynep iyi ki beni kandırdı ve ben seni aldım. Zeynep’e müteşekkirim. Sen hepimize inanılmaz boyutlarda mutluluklar yaşattın.

Biliyorum ki, her zaman herkesin seninle ilgili yalnızca çok güzel anıları olacak.

Benim rüzgâr kokulu kızım, öpmeye koklamaya doyamadığım canım kızım...

İyi ki hayatıma girdin. İyi ki vardın. Benim için hep var olacaksın.
Seni çok özleyeceğim...

Yolun ışık olsun!






Pazartesi, Temmuz 07, 2008

Benim Filmimin Müziğini Sen Yap Müzik Tanrısı


Arto Tunçboyacıyan’a...

Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı...

Sen denizi taşı bozkırlara,
Denizi taşı dağlara.

Senin müziğin olsun filmimin müziği.

Bir beste yap,
Bozkırları getirsin yatak odamın penceresine
Hüzün dolsun içeri
Toz, toprak, duman dolsun
Essin rüzgâr ortalık karışsın.

Otobüs ilerlerken bozkıra doğru
Düşer yorgun başım omzuna
Ay okşar yanağını
Çekingen, masum
Dalalım uykuya...
Uyumuyorsun biliyorum
Ay ışığında yüzünün hatlarını ezberliyorum

Çekingen, masum
Başım düşüyor omzuna

Bozkırda ay...
Ay bozkırda...

Ortalık toz duman
Ay okşuyor nefesini
Gözlerim kapalı,

Gözlerin kapalı.
Uyumuyorsun biliyorum
Dudaklarında bir tebessüm ay.

Yaz Müzik Tanrısı,
Taşa, kana, kurşuna lanet olsun, yaz
Umudu kırık kuşa yaz
Fırdolayı dönsün müziğin içimde
Bozkırın tozu girsin odama
Ay ışığında uyansın sarı yastıklardan yorgun gönlüm,
Bozkırdaki otobüste kalan gönlüm,
Kan damlalarıyla taşa düşen gönlüm...
Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı

Bozkırın şafağında ayrılan yollar
Birleşsin gene bozkırın tozunda dumanında
Yıkılsa da ortalık Müzik Tanrısı
Sen denizi taşı bozkırlara
Denizi taşı dağlara
Ben sözler yazayım şarkılara
Uydurduğumuz bir dilde

Sen benim filmimin müziğini yap Müzik Tanrısı
Haykırsın ruhum:
Hay Sevgilim,
Hay Aşkım,
Hay Bir Tanem,
Hay Can Tanem,
Hay Can...

Ben ağıtlar yakayım
Müziğini sen yap
Ben güller açayım
Müziğini sen yap
Bozkıra doğru ilerleyen otobüste
Ben zamanı durdurayım
Müziğini sen yap...

Pazar, Haziran 29, 2008

Yalancı Dolma Yapan O Türk Kızı Benim


Hürriyet Pazar
29 Haziran 2008
İhsan YILMAZ


Yunan yazar Lena Merika’nın çocuk romanı "Kimyon ve Sevgiyle" bu yıl başında Can Yayınları tarafından Ahmet Yorulmaz’ın çevirisiyle yayımlandı. Kitapta Londra’da okuyan Yunan bir gençle Türk kız arkadaşının Atina’yı ziyareti ve gencin anneannesinin Türk kıza karşı önyargılı tavrının iki ülkenin ortak değerlerinin ortaya çıkmasıyla nasıl aşıldığı anlatılıyor.Kitabın her bir bölümü, bir güne ayrılmış ve o gün evde pişen yemeğin adını taşıyor. Türk kızı Niket de kolları sıvıyor, yaptığı yalancı dolmayla gönlünü alıyor İzmir göçmeni anneannenin. "Kimyon ve Sevgiyle" Can Yayınları tarafından yayınlandıktan iki ay sonra, bir gün yayınevinin telefonu çaldı. Genç bir kadın vardı telefonda: "Yayınladığınız o kitapta sözü geçen Niket benim. Gerçek ismim de Nükhet. Üstelik kimyon da yanlış. Çünkü romanda anlatılan sarmaya kimyon değil tarçın konur!" İşte bu aşk hikayesinin roman hali ve gerçek hali.Türk-Yunan ilişkilerini güçlendirmek için düzenlenen Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülleri’nin 2000-2001 dönemindeki yarışmasında, Lena Merika’nın "Kimyon ve Sevgiyle" adlı romanı Yunanistan’da Çocuk Kitabı dalında mansiyonla ödüllendirilir. Lena Merika tam da ödül gerekçesine uygun bir kitap kaleme almıştır: Atina’da yaşayan bir ailenin Londra’da üniversitede okuyan oğulları Alki bir gün telefon ederek Noel’de eve geleceğini, yanında da kız arkadaşını getireceğini söyler.Bu haber ailede inanılmaz bir heyecana neden olur. Bir yandan oğulları için yemekler hazırlanırken bir yandan da kız arkadaşın kim olduğu üzerine varsayımlar üretmeye başlarlar. Yabancı bir kızın oğullarını baştan çıkardığı düşüncesi özellikle anneannenin uykusunu kaçırır. Çünkü ona göre Yunan kızlarından daha iyisi yoktur; üstelik yemek yapmayı da iyi bilirler. "Ayakkabı memleketinden olsun, varsın yamalı olsun" düşüncesindedir.



TÜRK OLDUĞU YETMEZMİŞ GİBİ BİR DE SMİRNİLİ!



Niket ve Alki sonunda Atina’daki eve gelirler. Aile üyeleri, yabancı kızın milliyeti konusunda aralarında çeşitli spekülasyonlar yapar hatta bir ara Fransız olduğuna karar verirler. Ama Niket’in pasaportunu görüp Türkiye Cumhuriyeti yazısını okuduklarında şoka uğrarlar. Asıl korktukları, anneannenin göstereceği tepkidir.Anneanne bir şeyden habersiz, torunu özlemiştir diye yaptığı dolmaları masaya getirir. Ama Alki, dolmaları hiç özlemediğini söyler çünkü İngiltere’de Niket bol bol yapmaktadır ona. Niket, dolma yapmayı büyükannesinden öğrendiğini söyleyince, Alki’nin anneannesi bir an heveslenir: Yunan mı büyükannen? diye sorar. Acı gerçeği böyle öğrenir: Hayır, Niket’in anneannesi Türk’tür, bu da yetmiyormuş gibi, İzmirli’dir. Ailesi 1922’de İzmir’den kaçarak Atina’ya yerleşmiş anneanne, Smirni olarak bildiği kente İzmir diyen ve oradan gelen bir kızla karşı karşıya olduğunu anlayınca beyninden vurulmuşa döner. Hemen odasına kapanıp bir daha asla Niket’le karşılaşmamaya dikkat eder.Fakat Niket’in yaptığı yalancı dolmayı bir gece gizlice yedikten sonra tarifini merak etmekten de kendini alamaz. Çünkü o güne kadar yediği en güzel dolmadır bu. Hele bir süre sonra evde çıkan bir yangında Niket’in hayatını tehlikeye atıp alevlerin arasından Alki’yi kurtarmak için nasıl çaba harcadığını görünce kalbinin buzları çözülür. Ve dolmaya ne koyduğunu sorar genç Türk kızına. Aldığı cevap da romana adını verir: "Kimyon ve sevgi."



YAZARIN ABİSİNİN AŞKINDAN İLHAM ALDI



Romanın yazarı Lena Merika, bire bir olmasa da kitabını yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme aldı: Abisi Yorgo Merikas ve eski sevgilisi Nükhet Everi’nin aşklarından. Nükhet Everi, Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1980’de Viyana Üniversitesi’ne gitti. Ülkesinden ayrılmak gibi bir niyeti yoktu ama terör endişesiyle babası istemişti yurt dışında okumasını. Yorgo Merikas ile de orada tanıştı. Yorgo, Zürih’te mimarlık okuduktan sonra Viyana Üniversitesi’nde arkeoloji bölümüne devam ediyordu. İlişkilerinin bir de şahidi vardı. O dönem Viyana Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bulunan ünlü arkeolog Ekrem Akurgal.Nükhet ve Yorgo o dönemde birbirlerine büyük bir aşkla bağlandı. İşte romana konu edilen Yunanistan gezisi de zaten bu süre içinde yapıldı. Ama kitapta anlatıldığı gibi değil. Yorgo’nun ailesi çok sevecen davranmıştı Nükhet’e. Yorgo da Türkiye’ye gelmiş, Nükhet’in ailesiyle tanışmış, hatta babasıyla da çok iyi bir dostluk kurmuştu.İki yıl kadar süren bu ilişki Yorgo’nun Atina’ya geri dönmesiyle sona erdi. Bir süre birbirlerini kaybettiler. Sonra Ekrem Akurgal’ın aracılığıyla yeniden birbirlerini buldular. Bugün de dostlukları devam ediyor.



LENA’YI BİLİRSİN YEMEK YAPMAYI BİLMEZ



Yorgo, kızkardeşi Lena’nın kitabı ödül alıp Yunanistan’da yayımlandığında, bir mektupla birlikte gönderdi Nükhet Everi’ye: "Lena’yı biliyorsun, senin kendine has kokusu olan anlamına gelen o güzel adını ne yazık ki doğru yazmamış ve Niket olarak değiştirmiş. Bir de tahmin edeceğin gibi yemek tarifini yanlış vermiş. Ama zaten yemek yapmayı bilmediğini hatırlarsın sen de..."Kitap Yunanistan’da yayınlandıktan yedi yıl sonra Türkçe’ye çevrilirken, çevirmenle yayıncılar "Niket" adının aslında "Nükhet" olması gerektiğini fark etti. Belki kimyon yerine tarçın denmesi gerektiğini de. Ama telif anlaşması gereği ikisini de düzeltmediler. Yalancı dolmanın gerçek kahramanı Nükhet Everi, "Tek yanlış bunlar da değil" diyor. "Onun adı dolma değildir zaten, yaprak sarmadır."Romanın kendisi de yemeklerle ilgili bu tür tartışmalarla dolu: Yunan kahvesi mi, Türk kahvesi mi? Köfte Yunanca mıdır, yoksa Türkçe mi? Ama romanda da denildiği gibi asıl önemlisi yemeğin ismi değil, lezzetli olup olmadığı. Lezzet için de kimyon veya tarçının yanısıra sevgi katmak şart.



ROMAN KAHRAMANININ GERÇEK HAYAT HİKAYESİ



Nükhet Everi, fotoğraf sanatçısı Kemal Everi’nin torunu olarak Bebek’te dünyaya geldi. Avusturya Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde okudu. Bir süre Küba’da yaşadı ve orada çalışan ilk Türk kadını oldu. İstanbul Rehberler Odası yönetim kurulu üyesi, aynı birliğin bünyesinde Mardin Çalışma Komisyonu’nun kurucusu ve başkanı. Almanca dilinde profesyonel turist rehberi olarak çalışıyor. Çok iyi Almanca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.Tiyatroyla da her zaman ilgilendi. İstanbul Şehir Tiyatroları’na bağlı Tiyatro Araştırma Laboratuarı’nda Beklan Algan’ın asistanlığını yaptı. Karadeniz Tiyatrolar Birliği kuruluş aşamalarında Erol Keskin’in yardımcısı olarak çalıştı. O dönem Orhan Alkaya tarafından çıkartılan Tiyatro Dergisi’ne tercümeler ve söyleşiler yaptı. "Işığa Ağıt" ve "Ölümsüzler Stoası" adlı iki tiyatro oyunu, Halikarnas Balıkçısı ve Anadolu Uygarlıkları üzerine değişik çalışmaları var. Gezi yazıları da yazıyor.



KİTAPTAN ANNEANNEYE GÖRE DOLMA VE KÖFTE YUNANCA



Bilmiyorum! Belki Yunanca bir sözcüktür (dolma). Bizden almışlardır. Köfte sözcüğü gibi... Kimilerinin dayattığı gibi Türkçe değildir, Yunanca’dır! Bizansça’da ’koton’ sözcüğünden türetilmiştir, yani kesilmiş et. Televizyonda konuşan bir profesörden dinledim...

Perşembe, Nisan 10, 2008

Bir Anadolu Efsanesi Troya

9 Nisan akşamı Anadolu Ateşi’nin ‘Troya’ gösterisine davetliydim.

Tanıtım filmleri uzun zamandır her yerde dikkatimi çekiyor. Seyredeceğim şeyden neredeyse eminim. Kesinlikle çok güzeldir. Hatta emin olduğum bir başka konu da, Mustafa Erdoğan’ın bu işinin, bugüne kadar yaptıklarını kesinlikle defalarca aşmış olduğu.

İşte bu duygularla salona girdim ve gösteriyi izledim.

Yanılmamışım...

Müthiş bir şey yaşadım. Rüya gibiydi. Çok onurlandım, gururlandım, duygulandım, hatta ağladım.

Neden mi?

Anadolu’nun doğru yorumlanan tarihinin, Halikarnas Balıkçısı ve onun açtığı yolda gerçeklere ulaşılmasında katkıda bulunan pek çok bilim adamının arasında Troya kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın ve tabiî ki Troya’nın benim için ne ifade ettiğini bilenler anlamışlardır nedenini...

Öncelikle, gösteri başlamadan perdenin üzerine yansıyan Anadolu haritası ve üzerindeki şehirler ve pek çoğunun Hititçe isimleri zaten beni nasıl bir işle karşılaşacağım konusunda aydınlatmaya başlamıştı. Gülümsedim...

Mustafa Erdoğan güzel bir açılış konuşması yaptı. Troya’nın bir Anadolu Efsanesi olduğunu, İzmirli ozan Homeros’un İlyada’sının Avrupa kültürü için önemli kodlar barındırdığını, Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın da dediği gibi Çanakkale Savaşlarının son Troya savaşı olduğunu, Troya efsanesini bizlerin bugüne kadar gözardı ettiğimizi ama şimdi anavatanında vatandaşlarına sunulduğunu anlattı. Sonuna kadar katılıyorum tüm dediklerine.

Harika bir prodüksiyon, müthiş bir iş...

Gösteride nelerden hoşlandığımın bir dökümünü yapayım:

-Tanıtım filminde hemen anlamıştım bu sefer kıyafetlerin Canan Göknil’e ait olmadığını. Çok iyi olmuş. Kostümler harika. Hepsi tüm gösteriyi hem o tarihe götürüyor, hem bugüne taşıyor, hem de evrenselleştiriyor.

-Dekor da aynı şekilde çok güzel, görkemli ve muhteşem.

-Savaşırken kılıçlardan çıkan ateş beni Homeros’un cümlelerinin içine çekti, çekti, çekti...

-Müzik olağanüstü... Her notada çıldırdım. ‘Ne duygudur, ne yaratıştır, ne gönüldür bu?’ dedirtti. (Akha’ların gemilerine binip Troya’ya doğru yola çıktıkları sahnedeki buzukiyi duyduğumda çok eğlendim. Çok ince bir espri ve yaklaşım var her bölümün müziklerinde).

-Troya’ya yardıma gelen halklar tanıtıldığında, Ege’nin efeleri ve zeybekvari diyonizyak dansları şaşırttı sanırım bazılarını. Ben ‘bravo’ demişim yüksek sesle. Bilindiği gibi, Ege’nin zeybekleri, Batı Anadolu’ya hastır ve bir Anadolu tanrısı olan Dionysos’un Bakhaları’nın (yani rahip ve hatta rahibelerinin) danslarından gelir. Yani Anadoluludur, Anadoludur! Bu konuyu araştırmak isteyenlere Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Düşün Yazıları’ isimli kitabını tavsiye ederim.

-Kassandra çok güzel işlenmiş. O, ilyada’da en önemli kodları taşıyan karakterlerden biridir aslında. Çoğu zaman görmezlikten gelinir.

-Amazonların ellerindeki çift yüzlü balta (labrys) harika ve yerinde kullanılmış bir Anadolu gerçeği.

-Koreografi çok başarılı. Dansçıların performansları muhteşem. Enerjileri inanılmaz.

-Teknolojinin nimetlerinden de çok doğru ve yerinde faydalanılmış. Zevk veriyor seyredene. Yaylı etekler; uçan, yaylanan, takla atan, dansı bir nevi akrobasi haline getiren başarılı dansçılar. Ama öte yandan bazı şeylerin de en basite indirilerek kullanılması ayrı bir zevk. Gemi ve deniz sahneleri gibi.

-Sahneye sokulan dev atı pek beğendim. Aslında o atın neler simgelediğini bilmeyen o kadar çok insan çıkıyor ki. At Anadolu’da yetişen bir hayvan (bu arkeolojik kazılarla da ispatlanmıştır), Troya’lılar yetiştirdikleri cins atlarla meşhur. Akha prensleri at binmeyi öğrenmek için Troya’ya gelirlermiş ve savaşın çıkma sebeplerinden biri de Akhalıların Troya’dan çaldıkları cins atlarla ilgilidir. At Anadolu insanı için çok önemli. Her ne kadar buraya sığmayacak kadar uzun bir sebeple bu at hikayesi bana pek efsane gibi gelmese de (bunu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim) o atın savaşta Troya şehrinin surlarına erişebilmek için kullanılan bir kule ya da kale kapılarını parçalamaya yarayan bir koçbaşı olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır.

-Deniz dalgaları, ölüler dünyası ve ölü askerler, hele hele Hektor için ağıt yakan kadınlar... Bu sahneler beni en derinden etkileyenler.

-Final tam beklediğim gibiydi. Bildiğimiz o Hitler’li vs savaş görüntüleri, ozanların ozanı Homeros’a yaptırılan savaş karşıtı konuşma ve ardından Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki görüntüsü beni çok duygulandırdı. Hele en sondaki Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’a adanmıştır yazısı beni ağlattı. Gözyaşlarım gerisini okumamı engelledi. Sanırım bu vatan için canlarını vermiş olan Çanakkale şehitlerine de adanmıştı (yanlış gördüm ya da anladıysam özür dilerim).

Bu liste böyle sürer gider. Siz de ‘hiç mi eleştirin yok?’ diye sorarsınız...

Olmaz mı, bir tane var tabiî. Ama kötü bir eleştiri değil. Hani ‘olsaydı fena olmazdı’ tarzı bir şey.

Keşke diyorum, Mustafa Erdoğan bu gösteriyi Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’a da adasaydı ya da en azından onların adları geçseydi konuşmada. Çünkü Halikarnas Balıkçısı tüm bilim adamlarının bugün ulaşılan gerçekleri bulması konusunda onlara yol açan (ki bunu pek çok arkeolog söyler), hatta kısayol yaratan çok önemli bir insandır. Azra Erhat ve tabiî ki A.Kadir olmasaydı, bugün o neredeyse orijinalinden de güzel Türkçe İlyada tercümesi olmaz, biz kim bilir nasıl bir şey okuyor olurduk. Ama Azra Erhat da Halikarnas Balıkçısı’nı tanımamış ve onun fikirlerini, tezlerini kendi bilimsel çalışmaları içinde araştırıp ona inanmamış olsaydı, bugün o tercüme de, bu gerçekler de, belki hâlâ 19. yy’ın yalan yanlış bilgilerinin perdesi ile örtülü olarak kalırdı. Sanırım Mustafa Erdoğan bu noktada bana hak verecektir.

Beni mutlu eden bir ufak detay da şu: Gösterilerden biri, ne güzel bir tesadüftür ki, 17 Nisan’a denk geliyor. Yani Halikarnas Balıkçısı’nın doğum gününe.

Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın 2005 senesinde aramızdan ayrılana kadar bilimsel yolla yaptığını, şimdi Mustafa Erdoğan ve ekibi sanat yoluyla yapacaklar. Tüm dünyaya bir gerçeği gösterecekler: Troya ve Anadolu gerçeğini.

Mustafa Erdoğan ve tüm ekibine, ‘elinize, ayağınıza, beyninize gönlünüze sağlık’ diyorum.

Bir teşekkür de sevgili Gülben Ergen’e... O bana, ‘9 Nisan’da geliyorsun’ demeseydi, ben kim bilir ne zaman izlerdim bu gösteriyi? Sağol sevgili Gülben, çok hoş bir doğum günü hediyesi oldu bana bu.

Halikarnas Balıkçısı’nın izinde gitmeye çalışan bir Anadolu neferi olarak çok mutlu oldum ve umutla doldum.

Herkese tavsiyem, gidin ve izleyin bu muhteşem gösteriyi.

Sonra da Halikarnas Balıkçısı’nın en azından ‘Anadolu’nun Sesi’ kitabını okuyup, kolunuzun altına Homeros’un İlyada’sının Azra Erhat tercümesini sıkıştırıp Troya’ya gidin ve Troya’nın o büyülü atmosferinde okuyun bu eseri. Troya meşeleri Homeros’un, Halikarnas Balıkçısı’nın ve Manfred Osman Korfmann’ın sesinden efsaneyi fısıldayacaklardır kulağınıza...

Çarşamba, Mart 26, 2008

Hoşçakal Ayışığım!


Yapayalnız kaldım öyle buz gibi taşların üstünde.
Önce içim ürperdi, sonra ayaklarım üşüdü...
Hiçbir şey ısıtamadı beni, donup kaldım.
Yapayalnız...
Halbuki bir sürü kadın var içimde.
Hepsi ağlıyor, hepsi yasta...
Hangisine yetişeyim? Ya ben ne yapayım?

Hoşçakal Ayışığım!

Gitmezsin sanmıştım...
En azından böyle veda etmezsin sanmıştım.

Sen gittin,
Ben de gittim...
Dolunay vardı gökte, biliyor musun?
Tabiî ki biliyorsun.
Bana eşlik etti...
Yol boyu eşlik etti.

Ben şaşkın şaşkın bakarken,
O yol boyunca eşlik etti
Gülümsedi...

Aklıma küçükken büyükbabama söylediğim laf geldi:
Dedeay...
Aklıma çocukluk fotoğraflarım geldi,
Altında büyükbabamın imzası
Kemalay...

Gülümsedim...
Aya baktım,
Hâlâ eşlik ediyor yoluma,
Sanki dudağının ucunda bir gülümseme,
Sanki senin gülümsemen.

Birden donup kaldım...
Bir replik geldi aklıma:
’Hoşçakal Ayışığım!’
Ne ağlamıştım onu seyrederken.
Sanki bana söylüyorsun gibi gelmişti.
Bana söylemişsin...

Tekrar baktım aya,
Gülümsüyor gerçekten...
Senin gülümsemen işte,
Sensin o...

Şaka gibi,
Tüm bu olanlar şaka gibi.
İnanmazsam kızmazsın bana değil mi?
Bence şaka.

Dudağının ucuna takılıp kalan o gülümseme...
Şaka bence,
Evet, şaka...

İçimdeki kadınlar ağlamaya başladı gene,
Birdenbire, durup dururken...
Yok birdenbire ve durup dururken değil.
Ağıtlar yakıyorlar
Işığa...

Demek şaka değilmiş,
Gerçekmiş...

Senin dürüstlüğün,
Senin dostluğun,
Senin aydın kişiliğin,
Senin o inanılmaz zekân,
Yaratıcı beynin gibi...

Gerçek...

Sokaklarda kediler sana ağıtlar yakıyorlar...
Dünya Kediler Günü’nde seni anıyorlar, acıyla seni arıyorlar...
Tüm çizdiğin kediler gelmiş bak...

Üşüyorum,
Ayaklarım donuyor,
Dişlerim birbirine vuruyor...

İzin ver doya doya ağlamak istiyorum.
İçimdeki tüm kadınlar adına
Ağlamak...
Ağıtlar yakmak...

Hoşçakal Ayışığım!

(27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü ve 1 Nisan Savaş Dinçel’in doğum günü için bir deneme.)

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Othello'nun Seyir Defteri...


Oğluşum Othello'm Perşembe akşamından beri veterineri Yasin abisinde...

Durumu kısaca özetlemek gerekirse şeker hastası. Nasıl ortaya çıktığına gelirsek; Othello hiç yapmadığı bir şey yapıp evde oraya buraya işemeye başladı. Yasin'e sorduğumda, sistit ya da böbrek olabilir hemen getir dedi. Tabiî İran kedisi olduğu için şeker Yasin'in de kimsenin de aklına gelmiyordu başlarda.Çünkü bu tür durumlarda bir sorun da şeker olabiliyormuş.

Neyse, bu dediklerim Perşembe gecesinden önce. Yasin zaten uzun süredir kanına bakma zamanı gelmemesine rağmen bunu öne alıp duruyordu kafasında. Othello'nun son zamanlarda kilo kaybetmesi falan düşündürmüştü onu.

Kan tablosu iyi değildi. Geçen seneki kan tablosunda şekeri 95 yani gayet normal çıkan Othello bu sefer 400'lerde dolaşıyordu. Bu arada sistit de olmuş, idrar yollarında enfeksiyon da yaşıyordu. Bunun sebebi de şekermiş bu arada.

Ben tabiî acaba nerede hata yaptım, geç mi fark ettim gibi sorular sorarken, Yasin beni biraz rahatlattı. Othello İran kedisi olması nedeniyle ve Lady Macbeth'in de (diğer İran kedim) zaman zaman diyet mama yemek zorunda kalmasından dolayı haliyle kendi de aynı mamayı yiyordu. İyi ki yiyormuş, iyi ki bu yaşında çıkmış ortaya Yasin'e göre. Çünkü o tarz beslenme (ki ben de bu konuda acayip titizimdir) korumuş oğluşumu. Eğer daha gençken çıksaymış ortaya bu durum tolore edemezmiş vücut. Gençken zormuş. Ayrıca geç de kalınmamış, çok yeni bir durummuş. Erken fark etmişiz.

Bu arada beni en çok korkutan da şu oldu. Köpeklerde şeker daha kolay kontrol altına alınıyormuş, kedide zormuş. Umarım ömür boyu insüline mahkum kalmaz...


Perşembe günü Yasin bir antibiyotik iğnesi yapıp Othello'yu Cumartesi tekrar getirmemi istedi, bir hafta kontrol altında tutulacaktı. Ama ben gece Othello'nun komaya girdiğini sandım, antibiyotiğin onu uyutmaya başladığını düşünememişim, ortalığı ayağa kaldırdım. Yasin hemen aldı Othello'yu kliniğe.

Neyse ki o an için korkulacak bir durum yoktu. Serum fizyolojik ile şekeri kontrol altına almayı denediler ama tam istediği gibi olmadığı için de bugün insüline başlandı.

Görünen tablo şimdilik şu: Pazara kadar Othello klinikte kalacak. Anladığım kadarıyla insülinle şekeri kontrol altında tutulacak, sonra da ben iğneyi yapmaya devam edeceğim ve haftada iki kere kontrole gidecek. Umuyoruz ki ileride yalnızca diyetle idare edebileceğiz durumu.

Bugün oğlumu ziyarete gittim. Alışmış ortama. Lady Macbeth çok kaldı klinikte ve alışık bu duruma ama Othello ilk defa evden uzakta. beni görünce hemen miyavladı ve kendini sevdirdi. Fırçasını götürmüştüm, gerçi onlar da taramışlar ama oğlumun tüylerini taradım uzun uzun. Sevdim oğluşumu. Serbest bıraktım gezdi. Yerlerde yattı uzun uzun.

En sevdiği şeydir yerde sert zeminde yatmak.




Oğluşum muayene odasındaki yoğun bakım ünitesinde kalıyor. Çok güzel bir alet... Kocaman. Ayrıca sıkılmasın diye doktor odasına götürüyorlarmış ara sıra, gezip eğleniyor işte...

Umarım en kısa zamanda iyileşirsin oğluşum...

Cuma, Şubat 01, 2008

Othello

Benim güzel oğlum...

Şeker hastası olmuş... :(((

İran kedilerinde pek de görünmeyen bir durummuş bu.


Şu anda veterineri Yasin abisinin kliniğinde kalıyor ve tedavi görüyor...

Umudumuz, insüline ihtiyaç duymaması ileride.

Bu arada, yoğun bakım ünitesinde misafir edilip serumla şekeri kontrol altında tutulmaya çalışılırken, benim çapkın oğlum da camdan Cihangir Parkı'ndaki kedileri gözlüyor... :)))



İyileş ve biran evvel evine dön oğluşum...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails