Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…
Gözlerimi kapatıyorum. Gene o bozkır, gene o otobüs. Ayağımı basmadan üstünden kayıp gittiğim toprak gibi akıp giden zaman içimi acıtıyor. Sapsarı bir ışık gözümü alıyor. Camdan dışarı bakıyorum.
Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…
Evet, bu sefer düşünüp düşünüp susmayacağım… Haykıracağım, bağıracağım, konuşacağım, söyleyeceğim…
Gözüme kaçan şey ne? Bir kum tanesi mi bu? Bir, beş, on… Onlarca, yüzlerce…
Şaşkın bakıyorum kalakalmış öylece. Bozkırda kum…
Gözlerimi kapatıyorum. Yüzüme çarpan her tane canımı yakıyor.
Kahverengi bir dans sarı şehri kendi rengine boyuyor birden… Günlerce çıkmayacak, yapışacak bir renge… Kahverengi.
Sarı şehir kahverengi, evler, damlar kahverengi, dağ, taş kahverengi, kaldırımlar, sokaklar kahverengi, insanların yüzleri bile…
Sıcak vuruyor yüzüme kum taneleriyle birlikte. Yüzümü yakan sıcak mı, rüzgâr mı, kum taneleri mi?
Kara buran gibi ese ese geliyor karşıdan. Dimdik duruyorum sarı şehrin tepelerinde bir yerlerde.
Ben buraya ne zaman geldim? Bozkır nerede?
Ovaya bakıyorum. Dimdik duruyorum.
Döne döne kalkıyor yerden sarı sıcak kumlar. Yüzüme vuruyor rüzgârın sıcak nefesi.
Kara buran üstüme geliyor. Sallıyor, sarsıyor beni. İçim ürperiyor…
Düşüncelerim sarıyor etrafımı, rüzgârın önüne katıp getirdiği kumlar gibi dolanıyorlar etrafımda.
Nefesim yetmez korkarım. Ciğerlerim patlayana kadar üflüyorum. Düşüncelerim rüzgâr oluyor.
Kara buran kumlarla birlikte boşluğa savuruyor beni, önüne katıyor. Katran karası saçlarının bir teline tutunuyorum gecenin karanlığında.
Gözlerin kapalı…
Düşüncelerim rüzgâr oluyor, gelip başını okşuyor.
Otobüsten inenler öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı.
Kara buran hâlâ savuruyor beni, bense saçının bir teline tutunmuş… Yüzünü okşuyor rüzgâr, eline değiyor, elini okşuyor…
Ürperiyorsun… Belki üşüyorsun.
Bir Mezopotamya gecesinde, başka bir şehirde…
Cumartesi, Kasım 21, 2009
Pazar, Ocak 18, 2009
Hrant'ı Okumak ve Okuduğunu Anlamak

Hrant Dink barış adamıydı. Dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdı.
Ama ne yazık ki bu birilerinin hiç de işine gelmedi. Göz göre göre, 2004 senesinden başlayarak, iki sene önce AGOS gazetesi önünde kalleşçe katledilişine kadar geçen zamanda tehditler ve her türlü saldırı karşısında yalnız bırakıldı.
Bizim toplumumuzun ne yazık ki çok acı bir hastalığı var. Bu hastalığın adı, ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’.
Birileri vardır ve bunların amaçları bellidir. Bunlar giderler, herhangi bir yazının ya da kitabın içinden bir cümleyi cımbızla çeker ve bunu gündeme getirip cahil zümreyi hezeyana getirirler. Bir şey yapmasına gerek yoktur bu birilerinin, zaten özellikle cahil bırakılmış belli bir zümre hemen atlayacaktır ne hikmetse böyle bir olaya. Ve hemen ‘Vatan, Millet, Sakarya’ çığlıklarıyla linç girişimlerinde bulunacaklardır. Ne için kullanıldıklarını, ne halt ettiklerini bilmeden.
Belleksiz bir toplumuz ne yazık ki! O nedenle biraz geriye gidip bakalım olaylara.
Hrant Dink benim çok eski dostumdur. Onu 1996 senesinde AGOS gazetesini çıkartmaya başlamasından önce de, örneğin Beyazadam Kitapevi sebebiyle tanıyan pek çok insan vardır.
Ben çok şahit olmuşumdur Hrant’ın uzlaşmacı kişiliği sebebiyle pek çok kereler eleştiri oklarının hedefi olduğuna. Hrant abuk sabuk ön yargılara karşı her zaman bıkmadan, usanmadan ve yılmadan savaş verdi. Gün geldi diasporadan, gün geldi cemaatten ve pek çok zaman da içimizdeki belli bir kesimden eleştiriler aldı.
Benim her zaman en çok takdir ettiğim tarafı, devlet ve resmi çevrelerde, milliyetçi/muhafazakâr kesimlerden kaynaklanan önyargılara karşı vermiş olduğu mücadeledir.
AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Bir Türkiye gazetesi! ‘Olacak şey değil’ diyemedim ve fazla da şaşırmadım. Gerçi her zaman bazı tehditler vardı bildiğim kadarıyla, ama ciddiye alınacak şeyler değildi. Ama bu seferki ağır ve çirkin bir olaydı. Hâlâ nefretle kınıyorum o olayı, ama beklemiyor da değildim böyle bir ahlâksızlığı. O olayın öncesinde Hrant hangi televizyon programına çıksa, karşısına kudurmuş gibi, neredeyse ağzından salyalar akarak ona saldırmak için hazır bekleyen birileri vardı. Saldırıya da geçiyorlardı. Hrant bunları başarıyla püskürtüyordu her seferinde.
O dönem AGOS gazetesinde yayımlanan Sabiha Gökçen ile ilgili iddialar ve özellikle de Hürriyet Gazetesi’nin bunu manşete taşıması olayları kızıştırdı. Sanki memleketin namusu elden gitmişti. İnanılmaz bir rezillik sergilendi pek çok çevre tarafından. Sanki Ermeni olmak suçmuş gibi davrandı bazıları. Ben kendi adıma çok utandım olanlardan, yapılanlardan, yazılan ve söylenenlerden. Yüzüm kızardı. Kendimi çok kötü hissettim.
Birileri bu olaya çanak tuttu. Türk tarihini ve Anadolu topraklarının binlerce yıllık geçmişini sadece Osmanlı’dan ibaret sanan bir cahil ve kültürsüzler ordusu da sarıldı kaleme. Yazılanlar, çizilenler, söylenenler rezillik boyutlarına ulaştı zaman zaman. Kimsenin anlam veremediği bir süreç başladı. Doğru ve güzel bir şeyler yazanların yazıları biraz gümbürtüye gitti, hatta zayıf ve hafif kaldı. Çok kısa bir zamanda herkes birer birer gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hatta bir zamanlar Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde, bir kişi okuduğunu anlamaktan aciz bir şekilde, Hrant’ın aslında pek de güzel olan bir yazısının orasından burasından alıntılar yaparak olayı tırmandırdı.
26 Şubat 2004 Perşembe günü AGOS Gazetesinin önünde ülkücüler bildiriler okumaya, Hrant Dink’e yönelik ölüm tehditleri içeren sloganlar atmaya başladılar. İşin en ilginç yanı ise, bu ‘izinsiz’ gösteriye ve atılan tehdit sloganlarına rağmen polisin müdahale etmemesi, orada onca televizyon kanalının çekim yapmasına rağmen bu haberin kamuoyuna yansımaması, gazetelerde bu vahim olaya yer verilmemesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin herhangi bir basın açıklaması yapmaması...
Bütün bunlar çok düşündürücüydü. Benim en vahim bulduğum konu ise, vatan sevgisinin kimlere kaldığıydı! Bunlara mı kalmıştı? Ayrıca bunlar vatanperver falan değil, hepsi vatan hainiydi aslında. Nasıl oluyor da vatan sevgisini kendi tekellerinde görme hakkına sahip oluyorlardı? Keşke bunların hepsinin toplam vatan sevgisi Hrant’ın Türkiye sevgisinin milyarda biri kadar olsa!
Böylece ne yazık ki, geriye sayım başladı ve bugünlere geldik.
Ben Hrant’ı eleştiren pek çok kişinin Hrant’ın yazdığı onlarca yazıyı, yaptığı onlarca söyleşiyi okumadığını çok iyi biliyorum. En büyük eleştiriye sebebiyet veren sekiz bölümlük yazı dizisini okumadıklarını da. Ama o yazı dizisinden diasporaya söylediği bir lafı cımbızla çekerek Türklüğe hakaret olarak algılayıp linç harekâtına başladıklarını tüm toplum, hatta tüm dünya biliyor. Oradan buradan, kulaktan dolma şeylerle eleştiri oklarını hedefe yönelttiklerini de. Beni en çok şaşırtan da, zamanında Hrant’ın hakkında söylemediği lafı bırakmayan ya da 2004’deki olayda kılını kıpırdatmayan bazı kişilerin Hrant’ın katledilişinden sonra onu öven yazılar yazma cesareti göstermeleriydi. Kendilerinde nasıl bir hak gördülerse artık?
En vahimi de, keşke bazı insanlar ‘okuduklarını bile anlamaktan aciz’ olsalar. Keşke bazıları okusa da, anlamasa. Okusun, anlamasın, eleştirsin. Bir şekilde o kişiye anlamadığı ya da yanlış anladığı anlatılabilir ya da buyursun beni ikna etsin. Ama ne yazık ki, tüm olan biten zaten okumayan, oradan buradan duyduğu saçma sapan şeylerle yetinen kişilerin başının altından çıkıyor. Buna cahillik mi dersiniz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mı dersiniz, ne dersiniz bilemem. Ama bir cümleyi cımbızlayıp içeriğini bile bilmediğin bir yazı hakkında konuşamazsın. Buna kimsenin hakkı yoktur.
Geçtiğimiz yıl, Hrant’ın katledilişinin birinci yıldönümünde bir kitap çıktı piyasaya. Uluslararası Hrant Dink Vakfı Hrant’ın yazdığı ve yayımlanmamış olan kitabını ‘İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu’ adıyla yayımladı.

Bence bu kitap her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken bir kitap. Aslında tercüme edilip tüm dünyaya okutulması gereken bir kitap. Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin de, diaspora Ermenilerinin de okuması gereken bir kitap.
Hrant’ın Türk Ermeni ilişkisizliği üzerine yazdıkları elbette yazıldığı dönemde de yeni görüşler değildi. Onun on yıl boyunca yazdıklarının ve konuştuklarının birer özetiydi.
Kitabın sunuş bölümünde Hrant şöyle diyor:
“Dikkatinize sunduğum bu çalışma da işte, kendi durduğum noktadan kendi bakış açımın bir ürünü.
Ve hemen belirtmem gereken husus o ki, bu çalışma sadece Türkiyeli Ermeni Hrant Dink’in bakış açısıdır ve kesinlikle tüm Türkiye Ermenilerinin bakış açısı olma iddiasını taşımaz.
Kendi durduğum noktanın koordinatları ise şöyle:
Benim iki kimliğim var ve ikisinin de bilincindeyim.
Birincisi Türkiyeliyim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım...
İkincisi de Ermeni’yim.
Üstelik her ne kadar Türkiye Ermeni Toplumu’nun bir parçası olsam da aynı zamanda Ermenistan’ın ve dünyaya dağılmış Ermeni Diasporası’nın da moral bir parçasıyım, o insanların soydaşıyım.
İşte tüm bu nedenlerle eğer birileri tek bir nedenle dahi Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesini istiyorsa, benim nedenim en azından iki kat daha fazla.
Beni hangi kimliğimle ele alırsanız alın, farketmez...” (Sayfa 2)
Kitap ilişkisizliğin yakın tarihini, resmi ve sivil alandaki temas çabalarının nasıl boşa çıktığını, hangi merciler tarafından baltalandığını anlatarak başlıyor. Türkiye – Ermenistan ilişkisizliğini besleyen nedenleri de üç başlıkta topluyor: Tarih, Travma, Paranoya. Bu bölümde tüketilen miras olan tarihsel ilişki, Ermeni dünyasının ruh hali ya da ağır mirası travma ve Türk ulusal kimliğinin temel harcı paranoya masaya yatırılıyor. Ne yapmalı, ne yapmamalı konusunda da tarihin üstüste pek çok şifresi olan kilidinin nasıl açılabileceğini ve kilidi açılabilirse o tarihin nasıl aşılabileceğini anlatıyor. Ama tüm bunları başarabilmek için de resmi tez, resmi temsil ve sivil alan üçgeni arasındaki farklı duruşları ve etkileşimleri de kavramak, bunların ayrımına varmak gerekiyor. Korkunun yerine arzuyu koymak gerekiyor.
Kitabın sonsözünde şöyle diyor Hrant:
“Türkiyeli bir Ermeni olarak değişik adreslere konuşmak durumunda kalırken özellikle iki noktaya özen gösterdim. Birincisi hitap ettiğim adrese karşı eleştirel durabilmeye, ikincisi bu adresleri birbirine karıştırmamaya... Ne yazık ki, aynı özeni, hitap ettiğim adresler çoğunlukla göstermediler. Avrupalılarla konuşurken Avrupalıları eleştirdim ama bu eleştirilerimden Ermeniler ya da Türkler kendilerine pay çıkarıp söylemleri yerdiler ya da övdüler. Türklerle konuşurken Türkleri eleştirdim ama buradan da Avrupalılar ya da Ermeniler kendilerine pay çıkarıp eleştirileri yerdiler ya da övdüler.
Tabiî Ermenilerle konuşurken de Ermenileri eleştirdim ama bundan da özellikle Türkler kendilerine pay çıkarıp saptamaları yerdiler ya da övdüler. Sanırım bu benim gibi biri için bundan böyle de kaçınılmaz bir handikap olacak. Ama ne çare ki bu duruma karşı benim samimi durmak dışında başkaca alabileceğim bir tedbir de yok. Adresler beni şaşırsa da ben adresleri şaşırmayacağım, hepsi bu...” (Sayfa 74)
Adreslerin onu ne kadar şaşırdığı, kalleşliğin olayları nerelere getirdiği bugün malûm. O nedenle sunarken bölümüne geri dönüp baktığımızda:
“...artık söylemlerimizin anlaşılır olması ve ayaklarının üstünde sağlam durması gerekir.
Ne demek istediğimizi her zamankinden daha iyi anlatabilmemiz gereken bir süreç yaşıyoruz.
Söylemlerimizin ayrıntıları dahi bu açıdan hayli önem taşıyor.
Aksi durumda söylenenlerin tahrif edilmesinin, sağa sola çekilmesinin veya amaçları dışında kullanılmalarının önüne geçmek mümkün değil.
Bunu yapmak için de maşallah hem Türkiye içinde hem dışarıda ‘hazır kıta’ bekleyen odaklar fazlasıyla mevcut.
Bu mütevazı çalışmanın tüm bu ayrıntılar dikkate alınarak değerlendirilmesini diliyorum.” (Sayfa 4)
sözleri bugün geldiğimiz noktada bu kitabın okunması ve ondan da önemlisi okuyanın okuduğunu anlaması gerekliliğini gözler önüne seriyor.
Bu kitap o zamanlar, kalleşlik kapıyı çalmadan yayımlansaydı bir şeyler değişir miydi? Değişmezdi. Çünkü tüm bunlar yıllarca söylendi, dile getirildi. ‘Hazır kıta’ bekleyen kalleşler zaten gene cımbızlar gene aynı şeyi yapardı.
Bu kitabı okuyun, herkese de okutun. Belki biraz ufuk açar, belki yaralara merhem olur.
Etiketler:
Deneme,
Hrant Dink,
İnsan Hakları,
Kitap,
Yazar,
Yazılarım,
Yüzleşmeler
Pazartesi, Ocak 12, 2009
Teşekkürler Caner

12 Ocak 1978 - 12 Ocak 2003. Tam 25 yıl. Hayatımın en mutlu yılları.
Bunun için sana teşekkür ederim Caner.
Hiç kimsenin gelişi senin gelişin gibi mutlu etmedi. Hiç kimsenin gidişi de senin gidişin gibi yakmadı, acıtmadı.
Sen canım oldun, sırdaşım, arkadaşım, dostum, akıl hocam, herşeyim.
Ben çok şanslı ve mutlu bir insanım aslında, çünkü sen gerçek sevgiydin. Gerisi yalan!
İyi ki vardın! İyi ki varsın!
Teşekkürler Cankom!









Salı, Ocak 06, 2009
Harold Pinter'in Ardından

‘Nobelli yazar Pinter öldü’ haberini okuduğumda elim yazı masamın üzerinde duran, her daim gözümün önünde olmalarından zevk ve kuvvet aldığım bir sürü tiyatro kuramı kitabının arasındaki ‘Harold Pinter Tiyatrosu’ adlı kitaba gitti. Kitabı Stanislavski, Meyerhold, Brecht, Grotowski ve Barba kitaplarının arasından çekip çıkarttım.
Uzun süre kitabı öylece tutmuşum. Düşünüyordum: ‘Nobelli yazar Pinter öldü’. 24 Aralık 2008’de gırtlak kanserine yenik düşen Pinter’in ardından söylenen buydu. Bu kadar basit bir cümle. Pinter’in bana ne ifade ettiğini, onu bilenlere ne ifade ediyor olabileceğini ve basından bu haberi okuyup onu tanımayanlara da ne ifade etmesi gerektiğini düşünüyordum bu cümlenin.
Düşüncelerden sıyrılıp elimde tuttuğum kitabın kapağına baktım. O zamanlar henüz doçent, şimdi ise profesör olan Jak Deleon’un yazdığı bu kitabı görüp aldığımda nasıl mutlu olduğumu hatırladım. Harold Pinter’in kitabın kapağındaki fotoğrafına baktım uzun uzun. Gülümsedim. Bana nedense çok şey anlatan ama Pinter’in ölüm haberiyle basında çıkan fotoğraflardan değildir o fotoğraf.
Bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm ama bir türlü gitmedi elim yazmaya. Günlerce ne yazmalı diye düşündüm. Harold Pinter dünyanın en önemli tiyatro yazarlarından biriydi, 32 oyun, 13 skeç yazmıştı. Senaristti, 24 tane senaryo yazmıştı. Müthiş bir şairdi, çok üretkendi bu alanda da. Düzyazı şeklinde eserler de bıraktı. Oyuncuydu, tiyatro ve televizyon oyunculuğunun yanı sıra tiyatro ve televizyon yönetmeniydi.
Tüm bunlardan başka insan hakları savunucusu idi. 1985’te Arthur Miller’le birlikte 12 Eylül baskısı altındaki aydınlara destek olmak için Türkiye’ye gelmişti. Yakın geçmişte Hasankeyf’i korumak için kampanya başlatmıştı.
2005 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Ödül töreninde İsveç Akademisi Başkanı Horace Engdahl, Pinter için “Günlük keşmekeş içindeki uçurumları gözler önüne seren ve zulmün kapalı odalarını açılmaya zorlayan bir yazar” demişti.
Pinter’i anlamak için aslında biraz Pinter Tiyatrosu’ndan bahsetmek gerekir.
Harold Pinter 10 Ekim 1930’da Hackney, Doğu Londra’da dünyaya gelir. Çocukluğu işçilerin yaşadığı, yıkılmaya yüz tutmuş evlerin, bir sabun fabrikası ve demiryollarının bulunduğu bir semtte geçer. Savaş yılları çocukluk dönemine denk gelmesine rağmen taptaze anılarla aklındadır. 16 yaşında tiyatro tutkunu İngilizce öğretmeninin yönettiği oyunda Macbeth’i canlandırır sahnede. 1948’de Kraliyet Tiyatro Akademisi’ne bursla kabul edilir.
1951’de profesyonelliğe adım atar ve ilk defa pofesyonel olarak sahneye çıkar. 1957’ye kadar farklı kentlerde farklı tiyatrolarda oyunculuk yapar ve 1957’de ilk oyununu ‘The Room’ (Oda) yazar.
1958’de (daha sonra filme de çekilecek olan) ikinci oyunu ‘The Birthday Party’ (Doğumgünü Partisi) ve 1959’da ‘The Dumb Waiter’ (Git – Gel Dolap) ile yavaş yavaş eleştirmenlerin de dikkatini çekmeye başlar. Filme de çekilen ‘The Caretaker’ (Kapıcı) oyunuyla olumlu eleştiriler, övgüler, ödüller gelmeye başlar. Pinter’in uzun ve kısa oyunları değişik tiyatrolarda sahnelenmeye başlar. Artık ünü dünyayı sarmıştır. 60’lı yıllarda ‘The Homecoming’ (Eve Dönüş), ‘Landscape’ (Manzara) ve ‘Silence’ (Susku) ile Pinter başarısını daha da yukarılara taşır ve ödüller almaya da devam eder.
1970’de Hamburg Üniversitesi’nden Shakespeare Ödülü, Reading Üniversitesi tarafından Onursal Doktor ünvanı alır.
‘Old Times’ (Eski Zamanlar), ‘No Man’s Land’ (Issız Topraklar), ‘Betrayal’ (Aldatma), ‘Family Voices’ (Aile Sesleri), ‘A Kind of Alaska’ (Bir Tür Alaska), ‘Victoria Station’ (Victoria İstasyonu) ile 1970 – 80 arası başarı merdivenlerini hızla tırmanır ve daha pek çok oyunla 2000’li yıllara gelir.
Pinter, Ionesco, Beckett ve Genet gibi ‘Uyumsuz Tiyatro’ yazarları arasında anılır. Fakat tarzıyla ve kullandığı dil ile hepsinden ayrılır. Hatta o kadar farklıdır ki, ‘Pinteresque’ (Pintervari) diye adlandırılmıştır tiyatro stili.
Sırf bu sebeple hakkında ciddi akademik araştırmaları, çalışmaları, ciddi yayınları hakediyor Harold Pinter Tiyatrosu. Ve gene bu nedenle Jak Deleon’un kitabı yeniden gündeme oturuyor ve önem kazanıyor.
Deleon kitabında, Pinter’in tiyatrosunda insanların düşleyip özlemini çektikleri yaşam ile sürdürmekte oldukları yaşam arasında onulmaz bir boşluğun varlığına dikkatimizi çekiyor.
Pinter, tiyatrosunda insanın evrensel yalnızlığını işler. Soyut kavramlarla değil, insan olmanın somut deneyimi ile ilgilenir. Kişileri simgesel değil, gerçek varlıklardır. Entellektüel söylevler verip simgesel atılımlara geçemezler. Pinter gerçeği çarpıtmaktansa gerçekçi bir anlayış içinde sergilemeyi yeğler. Pinter’in gerçekçilik anlayışı sahne diline yeni boyutlar getirmiştir. İlk anda tümü ile mantıksız ve uyumsuz gibi görünen bu dil, aslında sözcüklerin kendilerinin değil, insanların sözlerle birbirlerine yaptıklarının önemli olduğunu kanıtlar. Dil amaç değil, araçtır.
Bir konuşmasında Pinter şöyle der: ‘Oyunlarımda olanlar benim içimde de oluyor.’ Yani Pinter kişileri ile birlikte yaşar, kaygılarını bölüşür.
İşte tam bu noktada durup Pinter’i yeniden okumak ve iyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Yazdıkları aslında gerçek yaşamın, hatta kendisinin yansımasıdır. Doğru ve düzgün insandır, adam gibi adamdır, insan gibi insandır.
Pinter Tiyatrosu’nun özü: ‘Yaşamayı sürdürmek ve yaşamı kırbaçlayan istemi yadsımamaktır’.
Harold Pinter hakkında detaylı bilgi için: http://www.haroldpinter.org/
Faydalanılan kaynak: Jak Deleon ‘Harold Pinter Tiyatrosu’
Etiketler:
Deneme,
Harold Pinter,
Jak Deleon,
Kitap,
Tiyatro,
Yazar,
Yazılarım,
Yüzleşmeler
Pazartesi, Eylül 15, 2008
Çarşamba, Eylül 03, 2008
Yolun Işık Olsun Benim Güzel Kızım!

Canım kızım Lady Macbeth’im...
Bana hayatımın en güzel anlarını yaşatan güzel kızım. Birlikte tam 13 yıl.
1 kasım 1995... Sıcak, çok sıcak bir gün. Çok önemli bir randevum var. Kardeşim Zeynep’le birlikte gitmek istiyorum. Beni kırmıyor. Arabaya binip Anadolu yakasına geçiyoruz. Verilen adrese gelince heyecanlanıyorum. Bir sene önce ölen Ankara kedim Ada’nın yasını tutuyorum hâlâ. Yaptığımın doğru olup olmadığını düşünüyorum. Çünkü Zeynep’le gittiğimiz adreste 5.5 aylık bir İran kedisi bakacağız ve beğenirsem alacağım. Ada geliyor aklıma, üzülüyorum.
Gittiğimiz yer bir ofis. İçeride fazla eşya yok. Selam ve tanışma faslından sonra hemen ofisin girişindeki bir masa üstünde oturan kocaman bir erkek kedi dikkatimi çekiyor. Tüyleri koyu mavi parlıyor. Çok güzel bir şey. Hemen soruyorum: ‘Bu babası mı dişi kedinin?’ Cevap gözümü korkutuyor: ‘Hayır, abisi...’
Abisi bu ise kız nasıl bir şey merak ediyorum. Bir köşede bir mama kabının önünde görüyorum aslında, minicik bir kedi (abiyle kıyaslanırsa nokta kadar) mama yiyor. İçeri girip oturuyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam kedi saklanıyor ve bulmakta zorlanıyorlar. Neyse, bir müddet sonra kedi bana doğru yürüyor ve karşıma geçip suratıma bakıp ‘meeee’ diye bir ses çıkartıyor. Ben bu anda Zeynep’in ‘ay bu İran kedileri de, Çin Halk Cumhuriyeti gibi, hepsi birbirine benziyor’ dediğini ve bir şekilde hevesimin bir saniye için bile olsa kırıldığını hatırlıyorum. Sanki Zeynep onaylamazsa o kediyi almamam gerekir gibi bir duygu var içimde. Kedi bana gelip bağırdı ya... Zeynep’e dönüp ‘Gidelim mi? Beni sevmedi galiba!’ diyorum. Zeynep: ‘Kedinin boynuna mı atlamasını bekliyorsun?’ diyor ve yere eğilip kediciği kaldırıp bana doğru tutuyor ‘Ama yazık buna, bak ne kadar şeker’ diyor. Kediyle gözgöze geliyoruz ve o anda aşık oluyorum. ‘Tamam’ diyorum ‘alıyorum’.

Kediyi alıyorum, oldukça yüklü bir para da ödüyorum. Çok mutluyum. Bana diyorlar ki: ‘Aslında bunlar sekiz kardeşler. Sizin aldığınızı küçük diye kimse istemedi. Ama bizce en şanslısı da bu içlerinde. Çok iyi bir yere gidiyor.’
Kedimin adını bile daha almadan takmıştım: Lady Macbeth. Evi bile hazırladım, bazı gereken şeylerini aldım ama biraz alışveriş yapmak lâzım. Annemi evinden alıp onu da götüreceğiz alışverişe. Hem de kediyle tanışmış olur, daha haberi bile yok.
Zeynep’e dönüp, ‘Ne taksam adını?’ diye soruyorum. Hiç düşünmeden: ‘Lady Macbeth’ diyor. ‘Ben de öyle düşünmüştüm’ diyorum.
Annem gördüğü an bayılıyor Lady’ye. Lady daha gelir gelmez evine alışıyor.
13 sene su gibi akıp geçiyor. Müthiş bir mutluluk yaşatıyor bana da, herkese de. Benim kızım, yol arkadaşım, can yoldaşım, can parçam oluyor.

Üzerine titriyoruz. Ne de olsa cins kedi, sorunları çok olur. En büyük şansımız 1997 senesinin yaz aylarında hayatımıza giren ve son anına kadar da veterineri olan Yasin Özenir. Yasin’e büyük aşk duyuyor Lady. Lady, Yasin’in sayesinde tüm sorunları atlatıyor. Çok dirençli ve hayatı seven bir kedi. Nelere dayanıyor.

Herkese büyük mutluluk yaşatıyor. Hayatımda bu kadar büyük yer kaplayacağını, onu bu kadar çok seveceğimi, ‘dünya bir yana Lady bir yana’ durumuna gireceğimi rüyamda görsem inanmazdım, ama öyle oldu. 2000 senesinde hayatımıza ikinci mavi İran kedim Othello girdi. O da çok sevildi ve seviliyor, o evin neşesi ama Lady'nin yeri hep farklı oldu.

Lady çok sevildi, çok iyi bakıldı. Hep onun çok ama çok yaşlanacağını, yaşlılıktan öleceğini düşünürdüm, hatta öleceği aklımın ucundan geçmezdi. Caner’i, Hrant’ı, Savaş’ı tanıdı. Savaş ona ‘hanım’ derdi. Hepsini yolcu etti. Şimdi kendisi de gitti.
Yasin’le, Yasin kalp ameliyatı olmadan birkaç gün önce Lady’nin kan tahlilleri sonuçlarını konuşurken: ‘Bu kız ikimizi de gömer’ demişti. Ben de ‘İkimizi de gömerse kim bakar ona?’ demiştim.
Her şey çok ani gelişti. Zaman içinde Lady meme kanseri olmuş ve bir memesi alınmıştı. Yeni bir tümör çıkmış ama şükür ki doku altında değildi. Son kan tahlilinde en korktuğum İran kedisi sorunlarından biri baş göstermeye başlamıştı. Üre yüksek çıkmıştı, bu da böbrek sorunu demekti.
Othello’ya şeker hastalığı nedeniyle insülin yapılıyor ve belli aralıklarla kontrol için veterinere gidiyordu. Yasin ameliyat geçirdiği için Timur ilgileniyordu kedilerle. Hayatımda ilk defa gözüm arkada kalmıyordu. Yasin’den başkasına güvenmediğim, güvenemediğim için çok zor bir durumdu benim için başka bir veteriner. Ama daha Timur’u ilk tanıdığımda ve biraz sohbet ettiğimde onun ne kadar iyi bir veteriner olduğunu anlamıştım. Çok büyük bir şanstı bu, herkes için.
15 ağustos’ta Othello ile birlikte Lady’yi de götürmüştüm, tümör büyümüş gibi gelmişti bana. Timur Lady’yi görür görmez hemen kan alıp tahlillere baktı ve Lady’nin üre kısacık bir zaman diliminde o kadar yükselmişti ki, eve yollayamazdı. Orada kalacaktı.
Sonun başlangıcıymış. Kabul etsem de etmesem de. Tedavi her anlamda olumluydu ama üre düşmüyordu. Bu da iki böbreğinde zarar gördüğünü gösteriyordu. Kimi zaman bir iyileşme görünüyordu ama son birkaç gün çok hızlı şekilde kötüye doğru gitmeye başladı her şey. Elden gelenden fazlası yapıldı, tıp sınırlarına kadar zorlandı, Timur çok uğraştı, bunu hayatım boyunca unutmayacağım. Lady direnmeyi bıraktı ve 3 eylül sabahı 10.50 sıralarında Timur telefonla arayıp hiç almak istemediğim o haberi verdi: Lady uykuya dalar gibi ölüme yürümüştü.
Tek tesellimiz bir üre krizi ile gitmemesi, elimde kasılarak ölmemesi, huzur içinde yürümesi oldu ölüme. Öbür türlü hayat boyu kendimi affetmezdim.
Bir gün önce artık ben de kendimi en kötüye hazırlamıştım, kızımın durumu hiç iyi değildi, anlamıştım olacakları ve ertesi gün başıma gelebileceklere hazırladım kendimi, kızımla vedalaştık. Ertesi gün ne yazık ki o istenmeyen an geldi, Lady gitti.
Kızım, can parçam... Gönül isterdi ki diye başlayan onlarca cümle kurabilirim. Ama ne fayda, yoksun artık. Elimden gelen tek şey ‘Yolun Işık Olsun’ demek.
Çok sevildin, sen de çok sevdin, çok güzel yaşadın, dünyanın en güzel varlığıydın bizler için. Zeynep iyi ki beni kandırdı ve ben seni aldım. Zeynep’e müteşekkirim. Sen hepimize inanılmaz boyutlarda mutluluklar yaşattın.
Biliyorum ki, her zaman herkesin seninle ilgili yalnızca çok güzel anıları olacak.
Benim rüzgâr kokulu kızım, öpmeye koklamaya doyamadığım canım kızım...
İyi ki hayatıma girdin. İyi ki vardın. Benim için hep var olacaksın.
Seni çok özleyeceğim...
Yolun ışık olsun!
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
Benim Filmimin Müziğini Sen Yap Müzik Tanrısı

Arto Tunçboyacıyan’a...
Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı...
Sen denizi taşı bozkırlara,
Denizi taşı dağlara.
Senin müziğin olsun filmimin müziği.
Bir beste yap,
Bozkırları getirsin yatak odamın penceresine
Hüzün dolsun içeri
Toz, toprak, duman dolsun
Essin rüzgâr ortalık karışsın.
Otobüs ilerlerken bozkıra doğru
Düşer yorgun başım omzuna
Ay okşar yanağını
Çekingen, masum
Dalalım uykuya...
Uyumuyorsun biliyorum
Ay ışığında yüzünün hatlarını ezberliyorum
Çekingen, masum
Başım düşüyor omzuna
Bozkırda ay...
Ay bozkırda...
Ortalık toz duman
Ay okşuyor nefesini
Gözlerim kapalı,
Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı...
Sen denizi taşı bozkırlara,
Denizi taşı dağlara.
Senin müziğin olsun filmimin müziği.
Bir beste yap,
Bozkırları getirsin yatak odamın penceresine
Hüzün dolsun içeri
Toz, toprak, duman dolsun
Essin rüzgâr ortalık karışsın.
Otobüs ilerlerken bozkıra doğru
Düşer yorgun başım omzuna
Ay okşar yanağını
Çekingen, masum
Dalalım uykuya...
Uyumuyorsun biliyorum
Ay ışığında yüzünün hatlarını ezberliyorum
Çekingen, masum
Başım düşüyor omzuna
Bozkırda ay...
Ay bozkırda...
Ortalık toz duman
Ay okşuyor nefesini
Gözlerim kapalı,
Gözlerin kapalı.
Uyumuyorsun biliyorum
Dudaklarında bir tebessüm ay.
Yaz Müzik Tanrısı,
Taşa, kana, kurşuna lanet olsun, yaz
Umudu kırık kuşa yaz
Fırdolayı dönsün müziğin içimde
Bozkırın tozu girsin odama
Ay ışığında uyansın sarı yastıklardan yorgun gönlüm,
Bozkırdaki otobüste kalan gönlüm,
Kan damlalarıyla taşa düşen gönlüm...
Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı
Bozkırın şafağında ayrılan yollar
Birleşsin gene bozkırın tozunda dumanında
Yıkılsa da ortalık Müzik Tanrısı
Sen denizi taşı bozkırlara
Denizi taşı dağlara
Ben sözler yazayım şarkılara
Uydurduğumuz bir dilde
Sen benim filmimin müziğini yap Müzik Tanrısı
Haykırsın ruhum:
Hay Sevgilim,
Hay Aşkım,
Hay Bir Tanem,
Hay Can Tanem,
Hay Can...
Ben ağıtlar yakayım
Müziğini sen yap
Ben güller açayım
Müziğini sen yap
Bozkıra doğru ilerleyen otobüste
Ben zamanı durdurayım
Müziğini sen yap...
Uyumuyorsun biliyorum
Dudaklarında bir tebessüm ay.
Yaz Müzik Tanrısı,
Taşa, kana, kurşuna lanet olsun, yaz
Umudu kırık kuşa yaz
Fırdolayı dönsün müziğin içimde
Bozkırın tozu girsin odama
Ay ışığında uyansın sarı yastıklardan yorgun gönlüm,
Bozkırdaki otobüste kalan gönlüm,
Kan damlalarıyla taşa düşen gönlüm...
Benim filmimin müziğini sen yap Müzik Tanrısı
Bozkırın şafağında ayrılan yollar
Birleşsin gene bozkırın tozunda dumanında
Yıkılsa da ortalık Müzik Tanrısı
Sen denizi taşı bozkırlara
Denizi taşı dağlara
Ben sözler yazayım şarkılara
Uydurduğumuz bir dilde
Sen benim filmimin müziğini yap Müzik Tanrısı
Haykırsın ruhum:
Hay Sevgilim,
Hay Aşkım,
Hay Bir Tanem,
Hay Can Tanem,
Hay Can...
Ben ağıtlar yakayım
Müziğini sen yap
Ben güller açayım
Müziğini sen yap
Bozkıra doğru ilerleyen otobüste
Ben zamanı durdurayım
Müziğini sen yap...
Pazar, Haziran 29, 2008
Yalancı Dolma Yapan O Türk Kızı Benim

Hürriyet Pazar
29 Haziran 2008
İhsan YILMAZ
İhsan YILMAZ
Yunan yazar Lena Merika’nın çocuk romanı "Kimyon ve Sevgiyle" bu yıl başında Can Yayınları tarafından Ahmet Yorulmaz’ın çevirisiyle yayımlandı. Kitapta Londra’da okuyan Yunan bir gençle Türk kız arkadaşının Atina’yı ziyareti ve gencin anneannesinin Türk kıza karşı önyargılı tavrının iki ülkenin ortak değerlerinin ortaya çıkmasıyla nasıl aşıldığı anlatılıyor.Kitabın her bir bölümü, bir güne ayrılmış ve o gün evde pişen yemeğin adını taşıyor. Türk kızı Niket de kolları sıvıyor, yaptığı yalancı dolmayla gönlünü alıyor İzmir göçmeni anneannenin. "Kimyon ve Sevgiyle" Can Yayınları tarafından yayınlandıktan iki ay sonra, bir gün yayınevinin telefonu çaldı. Genç bir kadın vardı telefonda: "Yayınladığınız o kitapta sözü geçen Niket benim. Gerçek ismim de Nükhet. Üstelik kimyon da yanlış. Çünkü romanda anlatılan sarmaya kimyon değil tarçın konur!" İşte bu aşk hikayesinin roman hali ve gerçek hali.Türk-Yunan ilişkilerini güçlendirmek için düzenlenen Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülleri’nin 2000-2001 dönemindeki yarışmasında, Lena Merika’nın "Kimyon ve Sevgiyle" adlı romanı Yunanistan’da Çocuk Kitabı dalında mansiyonla ödüllendirilir. Lena Merika tam da ödül gerekçesine uygun bir kitap kaleme almıştır: Atina’da yaşayan bir ailenin Londra’da üniversitede okuyan oğulları Alki bir gün telefon ederek Noel’de eve geleceğini, yanında da kız arkadaşını getireceğini söyler.Bu haber ailede inanılmaz bir heyecana neden olur. Bir yandan oğulları için yemekler hazırlanırken bir yandan da kız arkadaşın kim olduğu üzerine varsayımlar üretmeye başlarlar. Yabancı bir kızın oğullarını baştan çıkardığı düşüncesi özellikle anneannenin uykusunu kaçırır. Çünkü ona göre Yunan kızlarından daha iyisi yoktur; üstelik yemek yapmayı da iyi bilirler. "Ayakkabı memleketinden olsun, varsın yamalı olsun" düşüncesindedir.
TÜRK OLDUĞU YETMEZMİŞ GİBİ BİR DE SMİRNİLİ!
Niket ve Alki sonunda Atina’daki eve gelirler. Aile üyeleri, yabancı kızın milliyeti konusunda aralarında çeşitli spekülasyonlar yapar hatta bir ara Fransız olduğuna karar verirler. Ama Niket’in pasaportunu görüp Türkiye Cumhuriyeti yazısını okuduklarında şoka uğrarlar. Asıl korktukları, anneannenin göstereceği tepkidir.Anneanne bir şeyden habersiz, torunu özlemiştir diye yaptığı dolmaları masaya getirir. Ama Alki, dolmaları hiç özlemediğini söyler çünkü İngiltere’de Niket bol bol yapmaktadır ona. Niket, dolma yapmayı büyükannesinden öğrendiğini söyleyince, Alki’nin anneannesi bir an heveslenir: Yunan mı büyükannen? diye sorar. Acı gerçeği böyle öğrenir: Hayır, Niket’in anneannesi Türk’tür, bu da yetmiyormuş gibi, İzmirli’dir. Ailesi 1922’de İzmir’den kaçarak Atina’ya yerleşmiş anneanne, Smirni olarak bildiği kente İzmir diyen ve oradan gelen bir kızla karşı karşıya olduğunu anlayınca beyninden vurulmuşa döner. Hemen odasına kapanıp bir daha asla Niket’le karşılaşmamaya dikkat eder.Fakat Niket’in yaptığı yalancı dolmayı bir gece gizlice yedikten sonra tarifini merak etmekten de kendini alamaz. Çünkü o güne kadar yediği en güzel dolmadır bu. Hele bir süre sonra evde çıkan bir yangında Niket’in hayatını tehlikeye atıp alevlerin arasından Alki’yi kurtarmak için nasıl çaba harcadığını görünce kalbinin buzları çözülür. Ve dolmaya ne koyduğunu sorar genç Türk kızına. Aldığı cevap da romana adını verir: "Kimyon ve sevgi."
YAZARIN ABİSİNİN AŞKINDAN İLHAM ALDI
Romanın yazarı Lena Merika, bire bir olmasa da kitabını yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme aldı: Abisi Yorgo Merikas ve eski sevgilisi Nükhet Everi’nin aşklarından. Nükhet Everi, Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra 1980’de Viyana Üniversitesi’ne gitti. Ülkesinden ayrılmak gibi bir niyeti yoktu ama terör endişesiyle babası istemişti yurt dışında okumasını. Yorgo Merikas ile de orada tanıştı. Yorgo, Zürih’te mimarlık okuduktan sonra Viyana Üniversitesi’nde arkeoloji bölümüne devam ediyordu. İlişkilerinin bir de şahidi vardı. O dönem Viyana Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bulunan ünlü arkeolog Ekrem Akurgal.Nükhet ve Yorgo o dönemde birbirlerine büyük bir aşkla bağlandı. İşte romana konu edilen Yunanistan gezisi de zaten bu süre içinde yapıldı. Ama kitapta anlatıldığı gibi değil. Yorgo’nun ailesi çok sevecen davranmıştı Nükhet’e. Yorgo da Türkiye’ye gelmiş, Nükhet’in ailesiyle tanışmış, hatta babasıyla da çok iyi bir dostluk kurmuştu.İki yıl kadar süren bu ilişki Yorgo’nun Atina’ya geri dönmesiyle sona erdi. Bir süre birbirlerini kaybettiler. Sonra Ekrem Akurgal’ın aracılığıyla yeniden birbirlerini buldular. Bugün de dostlukları devam ediyor.
LENA’YI BİLİRSİN YEMEK YAPMAYI BİLMEZ
Yorgo, kızkardeşi Lena’nın kitabı ödül alıp Yunanistan’da yayımlandığında, bir mektupla birlikte gönderdi Nükhet Everi’ye: "Lena’yı biliyorsun, senin kendine has kokusu olan anlamına gelen o güzel adını ne yazık ki doğru yazmamış ve Niket olarak değiştirmiş. Bir de tahmin edeceğin gibi yemek tarifini yanlış vermiş. Ama zaten yemek yapmayı bilmediğini hatırlarsın sen de..."Kitap Yunanistan’da yayınlandıktan yedi yıl sonra Türkçe’ye çevrilirken, çevirmenle yayıncılar "Niket" adının aslında "Nükhet" olması gerektiğini fark etti. Belki kimyon yerine tarçın denmesi gerektiğini de. Ama telif anlaşması gereği ikisini de düzeltmediler. Yalancı dolmanın gerçek kahramanı Nükhet Everi, "Tek yanlış bunlar da değil" diyor. "Onun adı dolma değildir zaten, yaprak sarmadır."Romanın kendisi de yemeklerle ilgili bu tür tartışmalarla dolu: Yunan kahvesi mi, Türk kahvesi mi? Köfte Yunanca mıdır, yoksa Türkçe mi? Ama romanda da denildiği gibi asıl önemlisi yemeğin ismi değil, lezzetli olup olmadığı. Lezzet için de kimyon veya tarçının yanısıra sevgi katmak şart.
ROMAN KAHRAMANININ GERÇEK HAYAT HİKAYESİ
Nükhet Everi, fotoğraf sanatçısı Kemal Everi’nin torunu olarak Bebek’te dünyaya geldi. Avusturya Lisesi ve Viyana Üniversitesi’nde okudu. Bir süre Küba’da yaşadı ve orada çalışan ilk Türk kadını oldu. İstanbul Rehberler Odası yönetim kurulu üyesi, aynı birliğin bünyesinde Mardin Çalışma Komisyonu’nun kurucusu ve başkanı. Almanca dilinde profesyonel turist rehberi olarak çalışıyor. Çok iyi Almanca, İngilizce ve İspanyolca biliyor.Tiyatroyla da her zaman ilgilendi. İstanbul Şehir Tiyatroları’na bağlı Tiyatro Araştırma Laboratuarı’nda Beklan Algan’ın asistanlığını yaptı. Karadeniz Tiyatrolar Birliği kuruluş aşamalarında Erol Keskin’in yardımcısı olarak çalıştı. O dönem Orhan Alkaya tarafından çıkartılan Tiyatro Dergisi’ne tercümeler ve söyleşiler yaptı. "Işığa Ağıt" ve "Ölümsüzler Stoası" adlı iki tiyatro oyunu, Halikarnas Balıkçısı ve Anadolu Uygarlıkları üzerine değişik çalışmaları var. Gezi yazıları da yazıyor.
KİTAPTAN ANNEANNEYE GÖRE DOLMA VE KÖFTE YUNANCA
Bilmiyorum! Belki Yunanca bir sözcüktür (dolma). Bizden almışlardır. Köfte sözcüğü gibi... Kimilerinin dayattığı gibi Türkçe değildir, Yunanca’dır! Bizansça’da ’koton’ sözcüğünden türetilmiştir, yani kesilmiş et. Televizyonda konuşan bir profesörden dinledim...
Perşembe, Nisan 10, 2008
Bir Anadolu Efsanesi Troya
9 Nisan akşamı Anadolu Ateşi’nin ‘Troya’ gösterisine davetliydim.
Tanıtım filmleri uzun zamandır her yerde dikkatimi çekiyor. Seyredeceğim şeyden neredeyse eminim. Kesinlikle çok güzeldir. Hatta emin olduğum bir başka konu da, Mustafa Erdoğan’ın bu işinin, bugüne kadar yaptıklarını kesinlikle defalarca aşmış olduğu.
İşte bu duygularla salona girdim ve gösteriyi izledim.
Yanılmamışım...
Müthiş bir şey yaşadım. Rüya gibiydi. Çok onurlandım, gururlandım, duygulandım, hatta ağladım.
Neden mi?
Anadolu’nun doğru yorumlanan tarihinin, Halikarnas Balıkçısı ve onun açtığı yolda gerçeklere ulaşılmasında katkıda bulunan pek çok bilim adamının arasında Troya kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın ve tabiî ki Troya’nın benim için ne ifade ettiğini bilenler anlamışlardır nedenini...
Öncelikle, gösteri başlamadan perdenin üzerine yansıyan Anadolu haritası ve üzerindeki şehirler ve pek çoğunun Hititçe isimleri zaten beni nasıl bir işle karşılaşacağım konusunda aydınlatmaya başlamıştı. Gülümsedim...
Mustafa Erdoğan güzel bir açılış konuşması yaptı. Troya’nın bir Anadolu Efsanesi olduğunu, İzmirli ozan Homeros’un İlyada’sının Avrupa kültürü için önemli kodlar barındırdığını, Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın da dediği gibi Çanakkale Savaşlarının son Troya savaşı olduğunu, Troya efsanesini bizlerin bugüne kadar gözardı ettiğimizi ama şimdi anavatanında vatandaşlarına sunulduğunu anlattı. Sonuna kadar katılıyorum tüm dediklerine.
Harika bir prodüksiyon, müthiş bir iş...
Gösteride nelerden hoşlandığımın bir dökümünü yapayım:
-Tanıtım filminde hemen anlamıştım bu sefer kıyafetlerin Canan Göknil’e ait olmadığını. Çok iyi olmuş. Kostümler harika. Hepsi tüm gösteriyi hem o tarihe götürüyor, hem bugüne taşıyor, hem de evrenselleştiriyor.
-Dekor da aynı şekilde çok güzel, görkemli ve muhteşem.
-Savaşırken kılıçlardan çıkan ateş beni Homeros’un cümlelerinin içine çekti, çekti, çekti...
-Müzik olağanüstü... Her notada çıldırdım. ‘Ne duygudur, ne yaratıştır, ne gönüldür bu?’ dedirtti. (Akha’ların gemilerine binip Troya’ya doğru yola çıktıkları sahnedeki buzukiyi duyduğumda çok eğlendim. Çok ince bir espri ve yaklaşım var her bölümün müziklerinde).
-Troya’ya yardıma gelen halklar tanıtıldığında, Ege’nin efeleri ve zeybekvari diyonizyak dansları şaşırttı sanırım bazılarını. Ben ‘bravo’ demişim yüksek sesle. Bilindiği gibi, Ege’nin zeybekleri, Batı Anadolu’ya hastır ve bir Anadolu tanrısı olan Dionysos’un Bakhaları’nın (yani rahip ve hatta rahibelerinin) danslarından gelir. Yani Anadoluludur, Anadoludur! Bu konuyu araştırmak isteyenlere Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Düşün Yazıları’ isimli kitabını tavsiye ederim.
-Kassandra çok güzel işlenmiş. O, ilyada’da en önemli kodları taşıyan karakterlerden biridir aslında. Çoğu zaman görmezlikten gelinir.
-Amazonların ellerindeki çift yüzlü balta (labrys) harika ve yerinde kullanılmış bir Anadolu gerçeği.
-Koreografi çok başarılı. Dansçıların performansları muhteşem. Enerjileri inanılmaz.
-Teknolojinin nimetlerinden de çok doğru ve yerinde faydalanılmış. Zevk veriyor seyredene. Yaylı etekler; uçan, yaylanan, takla atan, dansı bir nevi akrobasi haline getiren başarılı dansçılar. Ama öte yandan bazı şeylerin de en basite indirilerek kullanılması ayrı bir zevk. Gemi ve deniz sahneleri gibi.
-Sahneye sokulan dev atı pek beğendim. Aslında o atın neler simgelediğini bilmeyen o kadar çok insan çıkıyor ki. At Anadolu’da yetişen bir hayvan (bu arkeolojik kazılarla da ispatlanmıştır), Troya’lılar yetiştirdikleri cins atlarla meşhur. Akha prensleri at binmeyi öğrenmek için Troya’ya gelirlermiş ve savaşın çıkma sebeplerinden biri de Akhalıların Troya’dan çaldıkları cins atlarla ilgilidir. At Anadolu insanı için çok önemli. Her ne kadar buraya sığmayacak kadar uzun bir sebeple bu at hikayesi bana pek efsane gibi gelmese de (bunu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim) o atın savaşta Troya şehrinin surlarına erişebilmek için kullanılan bir kule ya da kale kapılarını parçalamaya yarayan bir koçbaşı olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır.
-Deniz dalgaları, ölüler dünyası ve ölü askerler, hele hele Hektor için ağıt yakan kadınlar... Bu sahneler beni en derinden etkileyenler.
-Final tam beklediğim gibiydi. Bildiğimiz o Hitler’li vs savaş görüntüleri, ozanların ozanı Homeros’a yaptırılan savaş karşıtı konuşma ve ardından Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki görüntüsü beni çok duygulandırdı. Hele en sondaki Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’a adanmıştır yazısı beni ağlattı. Gözyaşlarım gerisini okumamı engelledi. Sanırım bu vatan için canlarını vermiş olan Çanakkale şehitlerine de adanmıştı (yanlış gördüm ya da anladıysam özür dilerim).
Bu liste böyle sürer gider. Siz de ‘hiç mi eleştirin yok?’ diye sorarsınız...
Olmaz mı, bir tane var tabiî. Ama kötü bir eleştiri değil. Hani ‘olsaydı fena olmazdı’ tarzı bir şey.
Keşke diyorum, Mustafa Erdoğan bu gösteriyi Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’a da adasaydı ya da en azından onların adları geçseydi konuşmada. Çünkü Halikarnas Balıkçısı tüm bilim adamlarının bugün ulaşılan gerçekleri bulması konusunda onlara yol açan (ki bunu pek çok arkeolog söyler), hatta kısayol yaratan çok önemli bir insandır. Azra Erhat ve tabiî ki A.Kadir olmasaydı, bugün o neredeyse orijinalinden de güzel Türkçe İlyada tercümesi olmaz, biz kim bilir nasıl bir şey okuyor olurduk. Ama Azra Erhat da Halikarnas Balıkçısı’nı tanımamış ve onun fikirlerini, tezlerini kendi bilimsel çalışmaları içinde araştırıp ona inanmamış olsaydı, bugün o tercüme de, bu gerçekler de, belki hâlâ 19. yy’ın yalan yanlış bilgilerinin perdesi ile örtülü olarak kalırdı. Sanırım Mustafa Erdoğan bu noktada bana hak verecektir.
Beni mutlu eden bir ufak detay da şu: Gösterilerden biri, ne güzel bir tesadüftür ki, 17 Nisan’a denk geliyor. Yani Halikarnas Balıkçısı’nın doğum gününe.
Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın 2005 senesinde aramızdan ayrılana kadar bilimsel yolla yaptığını, şimdi Mustafa Erdoğan ve ekibi sanat yoluyla yapacaklar. Tüm dünyaya bir gerçeği gösterecekler: Troya ve Anadolu gerçeğini.
Mustafa Erdoğan ve tüm ekibine, ‘elinize, ayağınıza, beyninize gönlünüze sağlık’ diyorum.
Bir teşekkür de sevgili Gülben Ergen’e... O bana, ‘9 Nisan’da geliyorsun’ demeseydi, ben kim bilir ne zaman izlerdim bu gösteriyi? Sağol sevgili Gülben, çok hoş bir doğum günü hediyesi oldu bana bu.
Halikarnas Balıkçısı’nın izinde gitmeye çalışan bir Anadolu neferi olarak çok mutlu oldum ve umutla doldum.
Herkese tavsiyem, gidin ve izleyin bu muhteşem gösteriyi.
Sonra da Halikarnas Balıkçısı’nın en azından ‘Anadolu’nun Sesi’ kitabını okuyup, kolunuzun altına Homeros’un İlyada’sının Azra Erhat tercümesini sıkıştırıp Troya’ya gidin ve Troya’nın o büyülü atmosferinde okuyun bu eseri. Troya meşeleri Homeros’un, Halikarnas Balıkçısı’nın ve Manfred Osman Korfmann’ın sesinden efsaneyi fısıldayacaklardır kulağınıza...
Tanıtım filmleri uzun zamandır her yerde dikkatimi çekiyor. Seyredeceğim şeyden neredeyse eminim. Kesinlikle çok güzeldir. Hatta emin olduğum bir başka konu da, Mustafa Erdoğan’ın bu işinin, bugüne kadar yaptıklarını kesinlikle defalarca aşmış olduğu.
İşte bu duygularla salona girdim ve gösteriyi izledim.
Yanılmamışım...
Müthiş bir şey yaşadım. Rüya gibiydi. Çok onurlandım, gururlandım, duygulandım, hatta ağladım.
Neden mi?
Anadolu’nun doğru yorumlanan tarihinin, Halikarnas Balıkçısı ve onun açtığı yolda gerçeklere ulaşılmasında katkıda bulunan pek çok bilim adamının arasında Troya kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın ve tabiî ki Troya’nın benim için ne ifade ettiğini bilenler anlamışlardır nedenini...
Öncelikle, gösteri başlamadan perdenin üzerine yansıyan Anadolu haritası ve üzerindeki şehirler ve pek çoğunun Hititçe isimleri zaten beni nasıl bir işle karşılaşacağım konusunda aydınlatmaya başlamıştı. Gülümsedim...
Mustafa Erdoğan güzel bir açılış konuşması yaptı. Troya’nın bir Anadolu Efsanesi olduğunu, İzmirli ozan Homeros’un İlyada’sının Avrupa kültürü için önemli kodlar barındırdığını, Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın da dediği gibi Çanakkale Savaşlarının son Troya savaşı olduğunu, Troya efsanesini bizlerin bugüne kadar gözardı ettiğimizi ama şimdi anavatanında vatandaşlarına sunulduğunu anlattı. Sonuna kadar katılıyorum tüm dediklerine.
Harika bir prodüksiyon, müthiş bir iş...
Gösteride nelerden hoşlandığımın bir dökümünü yapayım:
-Tanıtım filminde hemen anlamıştım bu sefer kıyafetlerin Canan Göknil’e ait olmadığını. Çok iyi olmuş. Kostümler harika. Hepsi tüm gösteriyi hem o tarihe götürüyor, hem bugüne taşıyor, hem de evrenselleştiriyor.
-Dekor da aynı şekilde çok güzel, görkemli ve muhteşem.
-Savaşırken kılıçlardan çıkan ateş beni Homeros’un cümlelerinin içine çekti, çekti, çekti...
-Müzik olağanüstü... Her notada çıldırdım. ‘Ne duygudur, ne yaratıştır, ne gönüldür bu?’ dedirtti. (Akha’ların gemilerine binip Troya’ya doğru yola çıktıkları sahnedeki buzukiyi duyduğumda çok eğlendim. Çok ince bir espri ve yaklaşım var her bölümün müziklerinde).
-Troya’ya yardıma gelen halklar tanıtıldığında, Ege’nin efeleri ve zeybekvari diyonizyak dansları şaşırttı sanırım bazılarını. Ben ‘bravo’ demişim yüksek sesle. Bilindiği gibi, Ege’nin zeybekleri, Batı Anadolu’ya hastır ve bir Anadolu tanrısı olan Dionysos’un Bakhaları’nın (yani rahip ve hatta rahibelerinin) danslarından gelir. Yani Anadoluludur, Anadoludur! Bu konuyu araştırmak isteyenlere Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Düşün Yazıları’ isimli kitabını tavsiye ederim.
-Kassandra çok güzel işlenmiş. O, ilyada’da en önemli kodları taşıyan karakterlerden biridir aslında. Çoğu zaman görmezlikten gelinir.
-Amazonların ellerindeki çift yüzlü balta (labrys) harika ve yerinde kullanılmış bir Anadolu gerçeği.
-Koreografi çok başarılı. Dansçıların performansları muhteşem. Enerjileri inanılmaz.
-Teknolojinin nimetlerinden de çok doğru ve yerinde faydalanılmış. Zevk veriyor seyredene. Yaylı etekler; uçan, yaylanan, takla atan, dansı bir nevi akrobasi haline getiren başarılı dansçılar. Ama öte yandan bazı şeylerin de en basite indirilerek kullanılması ayrı bir zevk. Gemi ve deniz sahneleri gibi.
-Sahneye sokulan dev atı pek beğendim. Aslında o atın neler simgelediğini bilmeyen o kadar çok insan çıkıyor ki. At Anadolu’da yetişen bir hayvan (bu arkeolojik kazılarla da ispatlanmıştır), Troya’lılar yetiştirdikleri cins atlarla meşhur. Akha prensleri at binmeyi öğrenmek için Troya’ya gelirlermiş ve savaşın çıkma sebeplerinden biri de Akhalıların Troya’dan çaldıkları cins atlarla ilgilidir. At Anadolu insanı için çok önemli. Her ne kadar buraya sığmayacak kadar uzun bir sebeple bu at hikayesi bana pek efsane gibi gelmese de (bunu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim) o atın savaşta Troya şehrinin surlarına erişebilmek için kullanılan bir kule ya da kale kapılarını parçalamaya yarayan bir koçbaşı olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır.
-Deniz dalgaları, ölüler dünyası ve ölü askerler, hele hele Hektor için ağıt yakan kadınlar... Bu sahneler beni en derinden etkileyenler.
-Final tam beklediğim gibiydi. Bildiğimiz o Hitler’li vs savaş görüntüleri, ozanların ozanı Homeros’a yaptırılan savaş karşıtı konuşma ve ardından Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki görüntüsü beni çok duygulandırdı. Hele en sondaki Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’a adanmıştır yazısı beni ağlattı. Gözyaşlarım gerisini okumamı engelledi. Sanırım bu vatan için canlarını vermiş olan Çanakkale şehitlerine de adanmıştı (yanlış gördüm ya da anladıysam özür dilerim).
Bu liste böyle sürer gider. Siz de ‘hiç mi eleştirin yok?’ diye sorarsınız...
Olmaz mı, bir tane var tabiî. Ama kötü bir eleştiri değil. Hani ‘olsaydı fena olmazdı’ tarzı bir şey.
Keşke diyorum, Mustafa Erdoğan bu gösteriyi Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’a da adasaydı ya da en azından onların adları geçseydi konuşmada. Çünkü Halikarnas Balıkçısı tüm bilim adamlarının bugün ulaşılan gerçekleri bulması konusunda onlara yol açan (ki bunu pek çok arkeolog söyler), hatta kısayol yaratan çok önemli bir insandır. Azra Erhat ve tabiî ki A.Kadir olmasaydı, bugün o neredeyse orijinalinden de güzel Türkçe İlyada tercümesi olmaz, biz kim bilir nasıl bir şey okuyor olurduk. Ama Azra Erhat da Halikarnas Balıkçısı’nı tanımamış ve onun fikirlerini, tezlerini kendi bilimsel çalışmaları içinde araştırıp ona inanmamış olsaydı, bugün o tercüme de, bu gerçekler de, belki hâlâ 19. yy’ın yalan yanlış bilgilerinin perdesi ile örtülü olarak kalırdı. Sanırım Mustafa Erdoğan bu noktada bana hak verecektir.
Beni mutlu eden bir ufak detay da şu: Gösterilerden biri, ne güzel bir tesadüftür ki, 17 Nisan’a denk geliyor. Yani Halikarnas Balıkçısı’nın doğum gününe.
Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın 2005 senesinde aramızdan ayrılana kadar bilimsel yolla yaptığını, şimdi Mustafa Erdoğan ve ekibi sanat yoluyla yapacaklar. Tüm dünyaya bir gerçeği gösterecekler: Troya ve Anadolu gerçeğini.
Mustafa Erdoğan ve tüm ekibine, ‘elinize, ayağınıza, beyninize gönlünüze sağlık’ diyorum.
Bir teşekkür de sevgili Gülben Ergen’e... O bana, ‘9 Nisan’da geliyorsun’ demeseydi, ben kim bilir ne zaman izlerdim bu gösteriyi? Sağol sevgili Gülben, çok hoş bir doğum günü hediyesi oldu bana bu.
Halikarnas Balıkçısı’nın izinde gitmeye çalışan bir Anadolu neferi olarak çok mutlu oldum ve umutla doldum.
Herkese tavsiyem, gidin ve izleyin bu muhteşem gösteriyi.
Sonra da Halikarnas Balıkçısı’nın en azından ‘Anadolu’nun Sesi’ kitabını okuyup, kolunuzun altına Homeros’un İlyada’sının Azra Erhat tercümesini sıkıştırıp Troya’ya gidin ve Troya’nın o büyülü atmosferinde okuyun bu eseri. Troya meşeleri Homeros’un, Halikarnas Balıkçısı’nın ve Manfred Osman Korfmann’ın sesinden efsaneyi fısıldayacaklardır kulağınıza...
Çarşamba, Mart 26, 2008
Hoşçakal Ayışığım!

Yapayalnız kaldım öyle buz gibi taşların üstünde.
Önce içim ürperdi, sonra ayaklarım üşüdü...
Hiçbir şey ısıtamadı beni, donup kaldım.
Yapayalnız...
Halbuki bir sürü kadın var içimde.
Hepsi ağlıyor, hepsi yasta...
Hangisine yetişeyim? Ya ben ne yapayım?
Hoşçakal Ayışığım!
Gitmezsin sanmıştım...
En azından böyle veda etmezsin sanmıştım.
Sen gittin,
Ben de gittim...
Dolunay vardı gökte, biliyor musun?
Tabiî ki biliyorsun.
Bana eşlik etti...
Yol boyu eşlik etti.
Ben şaşkın şaşkın bakarken,
O yol boyunca eşlik etti
Gülümsedi...
Aklıma küçükken büyükbabama söylediğim laf geldi:
Dedeay...
Aklıma çocukluk fotoğraflarım geldi,
Altında büyükbabamın imzası
Kemalay...
Gülümsedim...
Aya baktım,
Hâlâ eşlik ediyor yoluma,
Sanki dudağının ucunda bir gülümseme,
Sanki senin gülümsemen.
Birden donup kaldım...
Bir replik geldi aklıma:
’Hoşçakal Ayışığım!’
Ne ağlamıştım onu seyrederken.
Sanki bana söylüyorsun gibi gelmişti.
Bana söylemişsin...
Tekrar baktım aya,
Gülümsüyor gerçekten...
Senin gülümsemen işte,
Sensin o...
Şaka gibi,
Tüm bu olanlar şaka gibi.
İnanmazsam kızmazsın bana değil mi?
Bence şaka.
Dudağının ucuna takılıp kalan o gülümseme...
Şaka bence,
Evet, şaka...
İçimdeki kadınlar ağlamaya başladı gene,
Birdenbire, durup dururken...
Yok birdenbire ve durup dururken değil.
Ağıtlar yakıyorlar
Işığa...
Demek şaka değilmiş,
Gerçekmiş...
Senin dürüstlüğün,
Senin dostluğun,
Senin aydın kişiliğin,
Senin o inanılmaz zekân,
Yaratıcı beynin gibi...
Gerçek...
Sokaklarda kediler sana ağıtlar yakıyorlar...
Dünya Kediler Günü’nde seni anıyorlar, acıyla seni arıyorlar...
Tüm çizdiğin kediler gelmiş bak...
Üşüyorum,
Ayaklarım donuyor,
Dişlerim birbirine vuruyor...
İzin ver doya doya ağlamak istiyorum.
İçimdeki tüm kadınlar adına
Ağlamak...
Ağıtlar yakmak...
Hoşçakal Ayışığım!
(27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü ve 1 Nisan Savaş Dinçel’in doğum günü için bir deneme.)
Pazartesi, Şubat 04, 2008
Othello'nun Seyir Defteri...

Oğluşum Othello'm Perşembe akşamından beri veterineri Yasin abisinde...
Durumu kısaca özetlemek gerekirse şeker hastası. Nasıl ortaya çıktığına gelirsek; Othello hiç yapmadığı bir şey yapıp evde oraya buraya işemeye başladı. Yasin'e sorduğumda, sistit ya da böbrek olabilir hemen getir dedi. Tabiî İran kedisi olduğu için şeker Yasin'in de kimsenin de aklına gelmiyordu başlarda.Çünkü bu tür durumlarda bir sorun da şeker olabiliyormuş.
Neyse, bu dediklerim Perşembe gecesinden önce. Yasin zaten uzun süredir kanına bakma zamanı gelmemesine rağmen bunu öne alıp duruyordu kafasında. Othello'nun son zamanlarda kilo kaybetmesi falan düşündürmüştü onu.
Kan tablosu iyi değildi. Geçen seneki kan tablosunda şekeri 95 yani gayet normal çıkan Othello bu sefer 400'lerde dolaşıyordu. Bu arada sistit de olmuş, idrar yollarında enfeksiyon da yaşıyordu. Bunun sebebi de şekermiş bu arada.
Ben tabiî acaba nerede hata yaptım, geç mi fark ettim gibi sorular sorarken, Yasin beni biraz rahatlattı. Othello İran kedisi olması nedeniyle ve Lady Macbeth'in de (diğer İran kedim) zaman zaman diyet mama yemek zorunda kalmasından dolayı haliyle kendi de aynı mamayı yiyordu. İyi ki yiyormuş, iyi ki bu yaşında çıkmış ortaya Yasin'e göre. Çünkü o tarz beslenme (ki ben de bu konuda acayip titizimdir) korumuş oğluşumu. Eğer daha gençken çıksaymış ortaya bu durum tolore edemezmiş vücut. Gençken zormuş. Ayrıca geç de kalınmamış, çok yeni bir durummuş. Erken fark etmişiz.
Bu arada beni en çok korkutan da şu oldu. Köpeklerde şeker daha kolay kontrol altına alınıyormuş, kedide zormuş. Umarım ömür boyu insüline mahkum kalmaz...

Perşembe günü Yasin bir antibiyotik iğnesi yapıp Othello'yu Cumartesi tekrar getirmemi istedi, bir hafta kontrol altında tutulacaktı. Ama ben gece Othello'nun komaya girdiğini sandım, antibiyotiğin onu uyutmaya başladığını düşünememişim, ortalığı ayağa kaldırdım. Yasin hemen aldı Othello'yu kliniğe.
Neyse ki o an için korkulacak bir durum yoktu. Serum fizyolojik ile şekeri kontrol altına almayı denediler ama tam istediği gibi olmadığı için de bugün insüline başlandı.
Görünen tablo şimdilik şu: Pazara kadar Othello klinikte kalacak. Anladığım kadarıyla insülinle şekeri kontrol altında tutulacak, sonra da ben iğneyi yapmaya devam edeceğim ve haftada iki kere kontrole gidecek. Umuyoruz ki ileride yalnızca diyetle idare edebileceğiz durumu.
Bugün oğlumu ziyarete gittim. Alışmış ortama. Lady Macbeth çok kaldı klinikte ve alışık bu duruma ama Othello ilk defa evden uzakta. beni görünce hemen miyavladı ve kendini sevdirdi. Fırçasını götürmüştüm, gerçi onlar da taramışlar ama oğlumun tüylerini taradım uzun uzun. Sevdim oğluşumu. Serbest bıraktım gezdi. Yerlerde yattı uzun uzun.
En sevdiği şeydir yerde sert zeminde yatmak.

Oğluşum muayene odasındaki yoğun bakım ünitesinde kalıyor. Çok güzel bir alet... Kocaman. Ayrıca sıkılmasın diye doktor odasına götürüyorlarmış ara sıra, gezip eğleniyor işte...
Umarım en kısa zamanda iyileşirsin oğluşum...
Cuma, Şubat 01, 2008
Othello
Benim güzel oğlum...
Şeker hastası olmuş... :(((
İran kedilerinde pek de görünmeyen bir durummuş bu.
Şu anda veterineri Yasin abisinin kliniğinde kalıyor ve tedavi görüyor...
Umudumuz, insüline ihtiyaç duymaması ileride.
Bu arada, yoğun bakım ünitesinde misafir edilip serumla şekeri kontrol altında tutulmaya çalışılırken, benim çapkın oğlum da camdan Cihangir Parkı'ndaki kedileri gözlüyor... :)))

Şeker hastası olmuş... :(((İran kedilerinde pek de görünmeyen bir durummuş bu.
Şu anda veterineri Yasin abisinin kliniğinde kalıyor ve tedavi görüyor...Umudumuz, insüline ihtiyaç duymaması ileride.
Bu arada, yoğun bakım ünitesinde misafir edilip serumla şekeri kontrol altında tutulmaya çalışılırken, benim çapkın oğlum da camdan Cihangir Parkı'ndaki kedileri gözlüyor... :)))

İyileş ve biran evvel evine dön oğluşum...
Çarşamba, Ocak 23, 2008
Gece...
Geldi gene...
Gece...
Yalnızlık, hüzün, acılar depreşti gene...
Halbuki minicik de olsa, ufacık da olsa bir umut dolar gibi olmuştu içime bugün...
Acılarımı hafifletmese bile azıcık ruhuma ışık tutacak, yüreğime nefes aldıracak minicik, ufacık bir umut...
Ama gene geldi gece...
Ben bu sefer doğrudan buraya dökmek istedim içimi...
Sen zaten yalnız değil miydin hep?
Sen zaten gecelerini yalnız geçirmez miydin?
Sen 'o' varken de yalnız değil miydin geceleri?
Değilmişim...
Hatırlıyorum da, ne ruhumu, ne gecelerimi, ne de beni yalnız bırakmazmış 'o'...
Geceler hain...
Tek tek geliyorlar üstüme, hepiniz birarada gelip boğup yok etseniz ya beni!
İçini acıtmak istemedim, bir ruh taşmasıydı bu...
Hani olur ya bana arada sırada, gülüp eğlenirken bir köşede gizli gizli ağlarım...
İşte öyle bir şey...
Gece...
Yalnızlık, hüzün, acılar depreşti gene...
Halbuki minicik de olsa, ufacık da olsa bir umut dolar gibi olmuştu içime bugün...
Acılarımı hafifletmese bile azıcık ruhuma ışık tutacak, yüreğime nefes aldıracak minicik, ufacık bir umut...
Ama gene geldi gece...
Ben bu sefer doğrudan buraya dökmek istedim içimi...
Sen zaten yalnız değil miydin hep?
Sen zaten gecelerini yalnız geçirmez miydin?
Sen 'o' varken de yalnız değil miydin geceleri?
Değilmişim...
Hatırlıyorum da, ne ruhumu, ne gecelerimi, ne de beni yalnız bırakmazmış 'o'...
Geceler hain...
Tek tek geliyorlar üstüme, hepiniz birarada gelip boğup yok etseniz ya beni!
İçini acıtmak istemedim, bir ruh taşmasıydı bu...
Hani olur ya bana arada sırada, gülüp eğlenirken bir köşede gizli gizli ağlarım...
İşte öyle bir şey...
Perşembe, Ocak 17, 2008
Avucumdaki Yürek (*)

Avucuma bir yürek kondu...
Dünya güzeli, kocaman, yüce bir yürek...
İnanamadım, bakakaldım
Sonra yumuşacık kavradım
Seyrettim uzun uzun, nasıl attığını inceledim
Sustum, nefesimi tuttum o atışları duymak için
Kulaklarım sağır oldu, tüm dünyayı kapladı o atışların sesi...
Dokundum ona
Sıcaklığını hissettim elimde
O sıcaklık tüm vücuduma yayıldı ve benim yüreğimi de sardı
Avucumdaki yürekle aynı ritmde atmaya aynı sesleri çıkartmaya başladı yüreğim...
Şaşırdım, sonra alıştım, hatta hoşlandım...
Avucumdaki yüreği hiç bırakmadım, bırakamadım...
Nasıl bırakırdım?
Benim yüreğim de ritmini ona alıştırmış, ona uydurmuştu...
Onu bırakırsam belki de dururdu benim yüreğim, yaşamazdı bedenim...
Ben onu avucumda tuttum hep, hiç bırakmadım...
Ben bırakmazsam o zaten avucumdan düşmez, beni bırakıp gitmez sanıyordum...
Belki öyle olsun istiyordum.
Ama günlerden bir gün, ben gidiyorum dedi yürek,
İçim acıdı, kırıldım, burkuldu yüreğim, küstüm hatta kızdım...
Olmaz dedim, kabul etmedim
Edemedim, edemezdim...
Avucuma baktım
Kanıyordu yürek
Çok kanıyordu, çok fazla...
Kan yere damladı...
Ağladım
Çok ağladım
Ben gidiyorum ama hep yanında olacağım dedi yürek
Belki avucunda olmasam da
Dinle yüreğini dedi
Ben gidince dinle
Aynı benim gibi attığını göreceksin
Değişen bir şey olmayacak
Ben hep avucunda olduğumdaki gibi olacak
İnanmadım, ağladım, isyan ettim, küstüm...
Boş avucuma baktım
Sonra da yere
Kan taşa işlemiş...
Taşa işler mi kan?
İşlemiş işte...
Gördükçe içim kanıyor...
Kimse anlamıyor.
Anlayamaz, biliyorum...
Kan taşa işlemiş... Çıkmıyor işte çıkmıyor.
Sevgi de acı da aynen öyle gönlüme işlemiş...
Sustum, gözlerimi sildim
Önce bir sessizlik oldu
Sonra yüreğimin sesini duydum
Aynı onun gibi atıyordu hâlâ
Avucuma baktım
Avucum boştu
Yere baktım
Yerde kan vardı
Avucuma dünya güzeli, kocaman, yüce bir yürek koydun...
Ben onu hep sevdim,
Hep seveceğim...
(*) Yazının görüntüsü aldatmasın, bu bir şiir değil. Bir düz yazı. Olsa olsa çok gecikmiş bir mektup...
Etiketler:
Deneme,
Hrant Dink,
Yazılarım,
Yüzleşmeler
Çarşamba, Ocak 09, 2008
Pazar, Eylül 16, 2007
Doğum Günün Kutlu Olsun!

Doğum Günün Kutlu Olsun!

Her yıl 15 eylülde arardım onu. Yeni yaşını kutlar, aklıma gelen tüm güzel temennileri sıralardım cevap vermesine fırsat vermeden ve sonra da mutluluk içinde verdiği cevabı dinlerdim...
Bu sene yapamadım bunu. Bundan sonra da yapamayacağım. Onu şerefsizce aldılar bizden. Hâlâ da bu konuda pek çok şerefsizlik devam ediyor ne yazık ki...
Can dostum Hrant... Sen yaşıyorsun ve yaşayacaksın. Ne yaparlarsa yapsınlar, seni yok etmeyi başaramayacaklar!
Bu sene 15 eylül Cumartesi günü senin doğum gününü kutlamak için ne yapmalıyım diye düşünürken, Aydan aradı, ‘adaya gitmeye ne dersin?’ diye sordu. Bahsettiği Burgazada. Sevindim. Adaları severim. (İki Milyon TL’ye Özgürlük yazım aklıma geldi...) ‘Tamam’ dedim, ‘gidelim’. Ada vapuruna bindik, ‘1,5 YTL’ye özgürlük’ diye gülüştük. Vapurda simit, çay, sohbet derken ilk adaya, Kınalıada’ya yaklaştık.
Ben her yıl 15 eylülde sevgili arkadaşım Hrant'ı arar, 'canım benim, doğum günün kutlu olsun, tüm arzuların gerçek olsun, güzel bir sene geçir' vs vs derdim. Genelde de okulların açılmasından önceki günlere denk geldiği için doğum günü, AGOS gazetesinde değil de Beyaz Adam Kitabevi'nde olurdu.
Yaşasaydı bu Cumartesi yeni yaşını kutlayacaktı.
Onun yaşadığını düşünmek benim için daha iyi olacaktı.
Burgazada benim özgürlük duygularımı en uç noktalara taşıyan bir yer olduğu için, ben de özgürlüğü seçtim, oraya gittim ve adalar vapuru Kınalıada'ya yaklaştığında biraz hüzünlendim. Güzeller güzeli Kınalıada, benim en sevdiğim... Hüzünlü ve sessiz... Hrantı yok artık adanın. ‘Yok’ dedim, ‘dur bakalım, Hrant orada!’ Gülümsedim, yazın son günlerini yaşayan adaya baktım, Hrant'a bir selam verdi gönlüm... Doğum gününü kutladım.
Son vapurla dönerken de Adalı dergisinin eylül sayısı kucağımda, Necmi Tanyolaç’ın yazısını okuyorum:
“Burgaz... Lisedeki felsefe hocamızın deyişiyle ‘Aşk Adası’... Öyle olmasa, Sait Faik bu Ada’ya, bu Ada’nın insanlarına, kedilerine, martılarına ve cıvıl cıvıl Rum kızlarına aşık olur muydu?” diyor. Gülümsüyorum, ‘özgürlükler adası’ diye geçiriyorum içimden. Benim ruhumun özgürlüğü hissettiği, kanatlanıp uçtuğu ada...
Kınalıada’ya yaklaşıyoruz, can dostuma hem doğum günün kutlu olsun hem de yolun ışık olsun diyorum ışıl ışıl Kınalıada'ya bakıp bakıp...
Çarşamba, Şubat 14, 2007
Gecikmiş Bir Mektup
Karanlık kendi içinde ilerlerken
Hep karanlığa karışır.
Yetmez kolların sarmaya sevdiğini
Ararsın boşuna aydınlığı
Bir yaprak hışırtısı gibi
Rüzgârında dalların…
Gece kara
Gözler kara
Uyku kapkara
Kaçsan gitsen buralardan
Bu dipsiz derin kuyulardan
Siler bellekleri gece
Anlamsız kıvrımlarında hayatın
Ama inadına meyve verir ağaç
Sen yüreksizliğine ağla
Akıt gözyaşlarını
Yalancı düşlerin kuyusuna
Karanlığa…
(İstanbul, 20. 01. 2007)
Arşipel mavisi dolmuştu odaya.
Kadın dönüp yanında yatan adama baktı. Sol elini alnına koymuş uyumaya çalışıyordu Adam. Gülümsedi Kadın. Hava çok sıcaktı.
Kadın döndü ve gözlerini kapattı.
Bodrum kumaşı perdelerden süzülen ışığın rengindeki yastık kılıfına gömdü yüzünü. Bir müzik doldu odaya. Bir nefesli çalgının içe işleyen nağmeleri, derin bir hüzün ve dağları getirdi odanın içine. Bodrum kumaşı perdelerden süzülen ışığın renginde bir yer belirdi gözünün önünde. ‘Tanımadığım bir yer…’ diye düşündü. Küçücük bir çocuk belirdi. Siyah saçlı, kara gözlü, küçücük bir çocuk. Çıplak. Üzerinde sadece bir don vardı. Koştu çocuk minicik adımlarla. Belli ki yaramazın teki. Dereye girmeye koşmaktaydı hiçbir şeye aldırmadan.
Müzik durdu. Çok kısa bir sessizlikten sonra bir ud sesi duyuldu, sonra kanun girdi parçaya neşeyle. Güzel bir kadın sesi doldurdu odayı:
Meltem olurum hafif, eşsiz
Dağlardan inerim, kapında otururum
Sevginden yanmış şövalye gibi
Kılıcımı koyarım bağının kapısına
Ve sana bekçilik ederim gece gündüz
Yeter ki tez bağa gel yar can
Bakıp sana hasret gidereyim
Sevginden sarhoş öleyim kapında
İlkbahara döneyim, bağına gireyim
Bülbül gibi sarılayım gölüne
Binlerce oyunla yar, senin şahininim
Kapına gelmişim boyuna kurban
Müzik bozkırların ortasından kanunun nağmeleriyle odasına geri getirdi Kadını. Kadın gülümsedi ve tekrar gözlerini kapattı, gene o çocuğu gördü. Koşuyordu çocuk, ayağında donuyla, minicik adımlarıyla, güneşten kamaşmış gözlerini kısmış. Dereye gelince sulara dalmaya hazırlandı.
Adamın dirsek temasıyla uyuklaması son buldu. Dirsek bir daha geldi aynı yerine Kadının bu sefer bilinçli, hesaplı olarak. Adam kolunu uzatıp sarıldı Kadına. Kadın gülümsedi ve Adamın kolunun üzerine yattı. Adam sol elini alnına götürdü, uyumaya çalışır gibiydi. Kadın sırt üstü yattığı yerden Adamın yüzünü incelemeye başladı.
İlk tanıştıkları gün geldi Kadının aklına. Gülümsedi. Gittikleri lokantadaki o minicik kız geldi aklına, hani çiklet satan. Daha fazla gülümsedi. Asansörde kaldıkları an geldi aklına. Daha fazla gülümseyemeyecekti. İçini garip bir duygu doldurmuştu. Adama sevgiyle sarıldı. Gözlerini kapattı. Kokusunu içine çekti. Bu kokuya sıcağın ve odanın kokusu da karıştı. Çok güzel bir parfümün uyandırdığı o gizli hazzı duydu.
‘Biliyor musun’ demişti Kadın Adama, ‘bana her sene 17 Nisan’da çok özel bir hediye gelir.’ ‘Sana mı?’ diye sordu Adam biraz şaşkın. ‘Evet, bana’ dedi Kadın. ‘Ama senin doğum günün 17 Nisan’da değil ki, ne hediyesi bu?’ diye sordu Adam. ’17 Nisan Halikarnas Balıkçısı’nın doğum günü. Bana her sene kendi doğum gününde çok özel bir sürpriz yapar. Kendi doğum günümde alsam ondan olduğunu anlamam ki. Ben de her sene hiç aksatmadan 17 Nisan’da ona bir mektup yazarım. Ama bu sene yazamadım…’ dedi Kadın. ‘Gecikmiş bir mektup yaz sen de o halde’ dedi Adam Kadına. Gülümsedi Kadın. ‘Ama biliyor musun, bu sene verdiği hediye şu ana kadar aldıklarımın içinde en güzeliydi’ dedi Kadın. Adam dudaklarında muzip bir gülümsemeyle sordu: ‘Neydi bu seneki hediye?’ Bal gibi biliyordu gelecek cevabı, ama gene de sormuştu işte. Kadının yüzü aydınlandı: ‘Sen’ dedi Adama, ‘Sen… Seninle o gün tanıştık. İşte o gün yazmam gereken mektubu yazamadım. Neden bilemiyorum…’
Birden Kadının aklına asansörde kaldıkları gün geldi. İçini garip bir heyecan kapladı. ‘Şu asansörde bir kalırsak şimdi’ diye içinden geçirmişti o gün. Korkmuştu asansörün inişinden. Devamlı bozulan bir asansördü. Bir an için, aslında hiç de fena olmayacağını, belki çok da romantik bile olabileceğini düşünüp: ‘Keşke kalsak’ demişti kendi kendine. Adam yorgundu. Bir randevusuna gitmek zorundaydı, Kadın da eve gidiyordu. Beraber çıkmışlardı binadan. Adam asansörün duvarlarından birine başını yaslamış Kadına bakıyordu. Yorgundu gerçekten. ‘Keşke kalsak’ diye içinden geçirdiği an, asansör garip bir gürültüyle durdu katlardan birinde. Düşünüyordu Kadın, Adamın sükûneti çok hoşuna gitmişti. Hiç heyecanlanmadı, sevindiğini de belli etmemeye çalıştı fazla. Cep telefonunu kim bulduysa iyi etmişti, hep kötü anlarda gerekiyordu işte. Hemen telefon ettiler, şükür ki binada birileri vardı. İnsanlar haberdar edildi. Onlar canla başla asansörde kalan bu insanları kurtarmaya çalışırken, Adam Kadının beline doladı kolunu ve kendine çekip öpmeye başladı. ‘Ol dedim oldu’ geldi birden aklına Kadının ve asansör belli bir kata indirilip mi çıkartılıp mı, orasını hatırlamıyordu artık Kadın, kapısı açılana kadar o anların tadını çıkartmaya baktı.
‘Yazamadım mektubu bu sene’ diye tekrarladı Kadın, yüzünde Adamınkine benzeyen bir gülümseme ile. Kendine doğru çekti Adam Kadını. Yorgundu Adam, çok yorgun. Kadının kafasını göğsüne bastırdı her zaman yaptığı gibi ve Kadın her zaman olduğu gibi nefes alamayacak duruma geldi ve o an gene o küçük çocuk belirdi karşısında. Durdu çocuk. Ayağında bir don vardı. Küçücük ellerini yumruk yapmış, gözlerini kısmıştı. Ağzı gülümser gibi gerilmişti. Güneşten mi kısmıştı gözlerini çocuk, yoksa gülümsüyor muydu Kadına? Sonra koşmaya başladı gene her sefer olduğu gibi. Minicik adımlarla, ama oldukça hızlı. Dereye gelince durdu.
Kapı çaldı. Kadın koşup açtı kapıyı. Adam kapıda duruyordu. Kadının suratına bakmadan eşikten içeri bir adım attı. Gülümsedi. Kadına sarıldı. Sımsıkı… Kadın ne kadar özlemiş olduğunu düşündü Adamı. Adam Kadının dudaklarını kapattı dudaklarıyla. Nefes alamayacak hale gelene kadar kaldı dudakları Kadının dudaklarında. Sanki kenetlenmişlerdi. Sanki tek vücutlardı. Sanki aslında bu iki beden tekti de, birbirinden kopmuş, şimdi de tekrar birleşmiş, öylece kalmışlardı. Sanki zaman durmuştu. Olmayan zaman…
Sıcak, çok sıcaktı. Kadın kara bir gözlük takmıştı. Başında siyah dantel bir şal vardı yüzünün neredeyse yarısından fazlasını örten. Üzerinde de siyah bir etek ve ince bir süveter. Garip garip etrafına baktı. Sıcağı gördü ve bir de sarı rengi. Sanki çöl gibi bir yerdi. Birden bir kalabalık fark etti. Herkes sessizce yürüyordu. Kalabalık yaklaştı. Kadınlı erkekli bir kalabalık. Bir yerden geliyor ve bir yere doğru gidiyorlardı. Kimse konuşmuyordu. Merak etti Kadın ve biraz daha dikkatli baktı. Herkes sessizdi ve hatta üzgün. Yanlarına doğru gitti. Adımları hızlandı. İnsanların yanından geçiyordu ama sanki insanlar onu görmüyorlardı. Demek o kadar üzgündüler ki, duymuyor hatta görmüyorlardı onu. İnsanların kollarına dokunarak onlara nereye gittiklerini sormaya başladı teker teker. Ama kimse ona cevap vermiyordu. Dikkatle yüzlerine bakmaya başladı ve inanamadı. Tanıdığı yüzlerdi. Bu yürüyen grubun yanında koşar adımlarla öne doğru gitmeye başladı, her gördüğü yüzü tanıyor ya da tanıdığını sanıyordu. Kimilerini çok iyi hatırlıyor, kimilerini ise hayal meyal. Bazılarını bir yerlerden hatırlar gibi oluyordu. Hepsinde bir hüzün ve suskunluk, sessizlik vardı. Bayağı önlere doğru insanların arasında Adamı görünce rahatladı. O, Kadını nasıl olsa fark eder ve ne olduğunu söyleyebilirdi. İnsanları yararak Adamın olduğu yere doğru yaklaştı. Adama doğru bir hamle yaparak koluna yapıştı ve kuvvetle sarstı. Adam hiç oralı olmadı. 'Hey ne oluyor, baksana bana... Benim, ben!' dedi usulca Adama. Adam kıpırdamadı bile, sadece yürümeye devam etti. Duymamış, hatta görmemişti bile Kadını. ‘Bu ne biçim bir oyun?’ diye düşündü Kadın. ‘Rüya mı görüyorum, yoksa deliriyor muyum?’ dedi. Tekrar sarstı Adamı. ‘Lütfen cevap ver bana… Ne oluyor burada? Nereye gidiyorsunuz hepiniz?’ Ama cevap gelmedi. Adam boynunu bükmüş yavaş yavaş yürüyordu ve üzüntü vardı yüzünde. Adamın önüne geçerek yüzünü ona dönüp bileklerine yapıştı ve geri geri yürümeye başladı. Bir yandan da bağırıyordu. ‘Ne oluyor burada? Baksana bana lütfen. Benim, ben… Hey, size söylüyorum, hepinize, baksanıza bana. Ne oluyor size?’ Birden herkesin yüzündeki hüznü fark etti. ‘Niye herkes böyle sessiz ve üzgün?’ diye haykırdı. Adamın hüzünle kaplı yüzüne yalvarır gibi baktı. Adamın kollarını yavaşça bıraktı, sendeledi ve dizlerinin üzerine çöktü. Adam yürümeye devam etti. Kalabalık yürümeye devam etti. Yüzlerini tanıdığı, tanımadığı insanların bacakları geçiyordu yanından. Yavaş yavaş uzaklaştılar. Kadın başını öne eğdi, toprağın sarı rengi ve sıcakla baş başa kaldı.
Kadının kafası Bodrum kumaşı perdelerden sızan ışığın rengindeki yastığa gömüldü.
Küçük çocuk yumruklarını sıkmış, gözleri güneşten kamaşmış duruyordu. Yavaşça gözlerini açtı, simsiyah gözleriyle Kadına gülümsedi ve arkasını dönüp koşarak uzaklaştı.
Kadın müziği duydu… Şarkının sonuna eşlik etti hafif sesle:
Bakıp sana hasret gidereyim
Sevginden sarhoş öleyim kapında…
Etiketler:
Hrant Dink,
Kısa Film,
Senaryo,
Yazılarım,
Yüzleşmeler
Perşembe, Ocak 25, 2007
Güvercinime Güvercin Postası (Hrant'ın Ardından)


Hrant,
Beni vurdular. Sana isabet etmeyen o dördüncü kurşun geldi tam benim kalbimin orta yerine girdi ve paramparça etti kalbimi, sonra da yoluna devam edip beynime saplandı. Orada duruyor. Hiç çıkmayacak.
Beni de vurdular Hrant. Senin vurulduğun an, beni de vurdular.
Seni tanıyan, tanımayan, anlayan, anlamayan, anlayamayan herkes bir şeyler yazdı. Dedim ki, şimdi sıra bende. Dedim ki, ben de sana yazmalıyım.
Çarşamba akşamı evde bir yazı buldum, bunu Hrant’a göstermeliyim, yarın telefon ederim diye düşündüm. Sonra dedim ki, şimdi Çarşamba akşamı iş uzun sürmüşse Perşembe günü belki gelmez Hrant gazeteye, Cuma ararım. Çok içim sıkılıyordu Perşembe günü. İstanbul Rehberler Odası’nda Basın Yayın odasındaki arkadaşlarla paylaştım sıkıntımı. Onlardan biri, Özlem de ne kadar içinin sıkıldığından dem vurdu.
Cuma günü Taksim’de arkadaşım Çimen’in ofisinde bir yazı hazırlıyordum, bitirdim, telefonum çaldı. Saat öğleden sonra üçü biraz geçiyor. Tülay’dı arayan. Ortak dostumuz, arkadaşımız Tülay, senin bin senelik arkadaşın, bizi bin sene önce tanıştıran Tülay. Normalde sevinirim o aradığında. “Ne iş?” demişim yüksek sesle. Telefonu açmaya çalışırken kapandı. Şaşırdım. Telefonu açtım, tekrar çaldı. Kardeşim Zeynep arayan bu sefer. Ağlıyor telefonda, sesi berbat: “Nükhet” dedi “Hrant’ı vurmuşlar! Agos’un önünde vurmuşlar…”
Nasıl haykırdığımı, kendimi nasıl duvarlara vurduğumu hatırlıyorum. Aynen bundan tam dört sene önce yeğenim, kız kardeşimin oğlu Caner’in artık yaşamadığını bana söylediklerinde hissettiklerime çok benziyordu o anki duygularım. Kendimi duvarlara vuruşum, haykırışım ve en garibi de, bir şekilde olayı algılayamıyor olmam. Gerisini pek hatırlamıyorum. Kendimi bir sandalyede buldum, yanımda Çimen beni sakinleştirmeye çalışıyor. Tülay tekrar aradı. Katıla katıla ağlıyor ve “Nükhet, televizyonda görüyorum öylece yerde yatıyor, ne olur git yanına, onu yolcu et!” diyor bana. Ben de ağlıyorum, “Nasıl olur?” diyorum, “Kaldırmışlardır” diyorum. “Hayır, hâlâ yerde yatıyor. Ne olur git, ben yetişemeyeceğim, sen onu yolcu et!” diyor. “Gidiyorum Tülay” diyorum. “İnşallah ben gitmeden kaldırmazlar.” “O seni bekliyor Nükhet, lütfen git, yetişeceksin, onu yolcu etmeni bekliyor” diye haykıra haykıra ağlıyor.
Kendimde değilim. Allahtan Çimen soğukkanlı ve hemen üstünü giyip bana eşlik ediyor. Biz yürüdükçe arkamızdan yavaş yavaş yolları kapatıyorlar. Bir tane araba geçmiyor, taksi bulmak mümkün değil. Yürüyoruz, küfür ediyor, lanet okuyorum, ağlıyorum, bağırıp dövünüyorum. “Bekle beni Hrant!” diye bağırıyorum. Yetişirim inşallah diye dualar ediyorum. “Yolun ışık olsun!” diye bağıra bağıra, böğüre böğüre koşturuyorum.
Yetiştim… Ambulans duruyor önünde. Arkasında yerde yatıyorsun. Üzerine beyaz bir kâğıt örtmüşler. Ben seni ‘dağ gibi adam’ diye anlatırdım her zaman. O dağ gibi adam şimdi öyle savunmasız, bir bebek gibi yerde yatıyor. İnanamıyorum. Birkaç dakika sonra seni siyah bir torbanın içine koyup sedyeye yatırıp ambulansa yüklerlerken buna yüreğim dayanmıyor. Sanki ben de ölmüşüm de başka bir yerlerden bu olayı seyrediyorum gibi geliyor bana. “Yolun ışık olsun Hrant!” diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İnsanlar alkışlarla uğurluyorlar seni. Ambulans gidiyor.
Yetiştim, en azından seni yolculayabildim. Ama ne fayda? Kalakalıyorum öyle yolun ortasında. Bitkin, perişan, kanadı kırık hissediyorum.
Orhan Alkaya’yı görüyorum. Bir başka ortak dostumuz. Biz kötü gün dostuyuzdur Orhan’la. Karşı karşıya duruyoruz, beti benzi atmış. Onu hiç böyle görmemiştim. Muhtemelen o da beni. Bilirsin Orhan’ın kitabını Hrant, ‘Türkiye Hâlâ Mümkün!’ Ben zaman zaman ona sorarım, “Orhan Türkiye sence hâlâ mümkün mü?” diye. O da her seferinde “Tabiî ki, bu memleket bizim.” diye cevap verir.
Yanına yaklaşıyorum, bana sarılıyor, ağlıyorum: “Gitti Hrant’ımız Orhan, gitti!” Sonra biraz geri çekilip: “Orhan, sen bu memleketten hâlâ umutlu musun?” diye sessizce soruyorum. İki elinin işaret parmaklarını havaya kaldırıyor, beti benzi atmış yüzüne inanılmaz kızgın ama bir o kadar da kararlı bir ifade yerleşiyor: “Bu memleket bizim memleketimiz, bu memleket Hrant’ın memleketi, faşistlerin değil, bu cinayeti işleyenlerin değil. Onlar gidecek. Onlar kaybedecekler” diyor ve beni biraz kendime getiriyor.

Hrant,
Seninle tanışıklığımız anında sıcacık bir dostluğa, tarif edilemeyecek, kelimelerle ifade edilemeyecek bir arkadaşlığa dönüştü. Ne zaman seni düşünsem, yüzündeki yaramaz küçük bir çocuğunkine benzeyen o muzip ifade ve dudaklarının ucundaki o hafif tebessüm gelirdi hep aklıma. Sen doğruluğun, dürüstlüğün, karşılıksız sevginin, dostluğun, arkadaşlığın, can olmanın sembolüydün. İnsana öyle bir ‘canım’ derdin ki, bir can daha çıkardı içinden sanki.
Ben senden çok şey öğrendim Hrant. Bazı değerlerin ne kadar önemli ve doğru olduğunu ve ne olursa olsun bunlardan asla taviz verilmemesi gerektiğini örneğin. Sonra, bir şeyin nasıl araştırılması, bir bilginin nereye ve nasıl yerleştirilmesi gerektiğini, yanlışı doğrudan nasıl ayıracağımı, tüm bunları ben senden öğrendim. Ve daha nice sayısız güzelliği…
Sen öylesine yüce gönüllüsün ki. Hiç unutmam, 1999’un aralık ayında Ermenistan’a bir gezi yapmıştım. Dönünce bir yazı yazmamı istedin gazeteye. Geziyi yazmamı istemiş ve beni serbest bırakmıştın. Çok şaşırmış ve bir o kadar da mutlu olmuştum. O gezi yüzyılın son gezisi, o yazı da yüzyılın son yazısı olacaktı benim için. Hayatta yazarken en zevk aldığım yazılardan biriydi o yazı. Nitekim Agos’un yüzyılın son gününe denk gelen sayısında yayınlamıştın yazımı. 31 Aralık 1999’da. http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=21878 “Ne var ki bunda?” der şimdi belki birileri. O zamanlar genelde fevkalâde bir durum olmadığı takdirde mutlaka ama mutlaka gazetenin son sayfası senindi, her ne kadar köşe yazın sondan bir önceki sayfada da olsa. Bana yüzyılın son sayısında kendi sayfanı, gazetenin son sayfasını vermiştin. Rahatlıkla gazetenin içinde bir yerlerde de çıkabilirdi yazı. Ama hayır!
Sen böylesin işte Hrant, bir şeyi beğendiğini sözlerinle değil, yaptıklarınla, tavırlarınla ifade etmek özelliğin senin. Bunu, bu yüce gönüllülüğü asla unutamam. Unutulamayacak çok yüce gönüllülüğün var da, bu onlardan yalnızca bir tanesi.

Hrant,
Ben sana hep ‘güzel adam’ diye hitap ederdim, sen de o herkesin çok sevdiği ses tonun ve hafif edalı, nazlı, birazcık da sana çok yakışan o şeker şımarık tavrınla: “bana güzel adam deme; iyi adam de, doğru adam de, ne bileyim…” diye başlayan itirazlarına benden aynı ses tonu ve tavırla: “Ben ne diyorum ki zaten? Tüm o muhteşem sıfatları ‘güzel’ sözcüğü içinde barındırıyor” diye cevap alırdın.
Kızardım birilerine, sana ya da birilerine edilen bir lafa ya da yapılan bir haksızlığa. Arardım seni, anlatır derdimi dökerdim, sen sakin sakin ‘boş ver’ derdin, ‘sağ ol’ derdin, belki benim yerine oturtamadığım bir iki taşı oturtup beni sakinleştirirdin.
Ama öyle bir gün geldi ki, ben bile kendimi tutamadım ve bu konuyu kaleme dökmeye karar verdim. AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Zaten tehditler alıyordun zaman zaman o dönemler. Bu korkunç olay sonun başlangıcıymış. Ben de, nasıl bir içgüdüyse bu, kaleme sarılıp yazmışım her şeyi göze alarak. http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=23270 Belleksiz bir toplum olduğumuz için bazı şeyleri defalarca hatırlatmak gerekiyor ne yazık ki… Şimdi o yazıyı tekrar tekrar okuduğumda aslında herkesin seni nasıl yalnız bıraktığını görüyor ve kahroluyorum.
Çok içim yanmıştı o zaman Hrant. Sen barış adamıydın, sen dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdın. ‘Güzel’ adamdın işte. Ah be Hrant, sen o kafadasın diye Türkiye’yi de mi 40. yüzyılda falan yaşıyor sandın? Yılmadın, korkmadın, kaçmadın, bıkmadın ve 40. yüzyılın kafasının tohumlarını ektin. Bedeli çok ağır oldu sana da, bizlere de.
Bir tek Türkiye değil, tüm dünya çok önemli bir aydınını kaybetti 19 Ocak 2007 Cuma günü. Ben seni bir Cuma günü bulmuştum Hrant ve yine bir Cuma günü kaybettim. Bu nasıl bir acıdır anlaman mümkün değil.
İnşallah aklın buralarda kalmamıştır ama biliyor musun, sen kurtuldun aslında bu pislikten, bu iğrençlikten, bu rezaletten kurtuldun. Bizler de kendimize ağlıyoruz belki de burada senin ardından.

Hrant,
Bir insanın ancak çok yakınını kaybettiğinde duyabileceği acıları yaşattın bana gidişinle. Daha geçen gün kız kardeşimle yeğenimin kaybını konuşuyor ve diyordum ki, “Caner’den ötesi var mı Zeynep, var mı? Yok!” diyordum.
Büyük konuşmuşum Hrant. Ötesi varmış! Çok canım yanıyor, çok acıyor içim.
31 Aralık 1999 tarihli Agos’a bakıyorum. İkimizin yazısının arka arkaya sayfalarda durduğu sayıya. Gene eşitliği vurgulamış ve iyi bir yıl, iyi bir yüzyıl, iyi bir binyıl dilemişsin kendi köşe yazında. Bir kez daha acıdı içim!
Seni çok kırdılar Hrant, o dünya güzeli, kocaman yüreğini çok kırdılar. Küskün gittin sen. Ben en çok buna yanarım.
Seni vurduklarında ben de vuruldum. Sana isabet etmeyen o dördüncü kurşun geldi tam benim kalbimin orta yerine girdi ve paramparça etti kalbimi, sonra da yoluna devam edip beynime saplandı. Orada duruyor. Hiç çıkmayacak.
Hrant,
Belki herkes “böyle uğurlanmak kime nasip olmuş?” diyordur ama ben seni bu şekilde yolcu etmeyi hiç istemezdim can dostum, canım arkadaşım.
İyi ki tanıdım seni. İyi ki dost olduk, arkadaş olduk. İyi ki hayatımdan geçtin Hrant! Benim için hep var olmaya devam edeceksin barış güvercinim. Bu nedenle de, iyi ki varsın diyorum.
Yolun ışık olsun!

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

