Perşembe, Mayıs 22, 2014

Şırnak - Siirt Yol Notları - 2

Haberli Köyü’nde tanıştığım Gebro ve Corç Tok kardeşlerle birlikte yola koyulup biraz sonra Öğündük Köyü sapağına varıyoruz. Tabelayı görünce “Midın da nesi?” demişim. Gebro güldü. “Defalarca söyledik yetkililere Midin diye ama değiştirmediler, doğrusunun yazılması lazım, Midın olur mu hiç?” dedi.


Öğündük (Midin / Midun) köyü Haberli’ye göre çok daha büyük. Köyün etrafına geniş tarla ve bağlar yayılmış. Toprak yapısı bana sanki Turabdin bölgesinin diğer taraflarından daha elverişli gibi geldi.

Bu köy de Haberli gibi yalnızca Süryanilerin yaşadığı bir köy ve 50-55 ailesi ve 300 kişiye yaklaşan nüfusuyla Turabdin’in en büyük Hıristiyan köylerinden biri. 

Suruçlu Mor Yakup adına yapılmış kilisede Gebro ve Corç Tok’un babaları papaz Melke Tok’un mezarının önünde fotoğraflarını çektim.


Mor Yakup Kilisesi’nin bugünkü görünümünün, çeşitli saldırılar sonrası gerçekleştirilen yenileme evreleri sonucu olduğunu biliyoruz.
Kilisede tadilat çalışmaları sürüyordu ben gittiğimde.



Melfono (öğretmen) Favlus’la biraz sohbet ettik.


Daha sonra Gebro ve Corç babalarının kilisedeki bir fotoğrafını aldılar ve birlikte papaz Şemun’un evine gittik. Orada bizi büyük bir dostluk ve sevgiyle karşıladılar. Avluda çay, kahve ve çeşitli ikramlar eşliğinde uzun uzun sohbet ettik. Yurt dışından gelenler vardı, misafirler hiç eksik olmadı. Beş dakika geçmiyordu ki, köyden biri girmesin avluya. Papaz Şemun’un karısı bana kilise takvimi hediye etti. İsviçre’de yaşayan akrabalarıyla da Almanca sohbet epey koyulaştı. Fotoğraflar çekildi.



Artık herkes için gitme zamanıydı. Gebro ve Corç köyde kalacaklardı ama işleri vardı. Ben de yola devam etmeliydim. Daha İdil’e uğrayacak ve Cizre’ye gidecektim. Papaz Şemun bize arabaya kadar eşlik etti ve o kısacık yolda da rastladığımız insanlarla kısa ama harika sohbetler ettik. 


En sonunda herkesle vedalaşıp yola koyuldum. Yolda göçerlerin sürülerinin karşıdan karşıya geçmelerini seyretmek çok büyük bir keyifti. Hele üzerinde son moda bir blue jean olan çobanı ağzım açık vaziyette seyredişime kendim de güldüm sonradan. Neden şaşırmıştım ki?


Aslında Turabdin bölgesinin dışında kalan ve eski adının önceleri Dicle kıyısındaki Cizre için kullanılan Beth Zabday olduğu sanılan Azak (İdil), Midin’in doğusunda, anayol üzerinde. Eskiden Mardin’e bağlıydı, şimdi ise Şırnak’a.

Oldukça büyümüş ve çok çarpık bir şekilde gelişme gösteriyor ne yazık ki, her yerde olduğu gibi burası da. Eski bir Hıristiyan yerleşimi olan İdil’de (kilisedekiler dışında) başka Hıristiyan var mı bilmiyorum.

Günümüze gelebilmiş olan Meryemana Kilisesi’nin kapısını defalarca boşuna çaldım. Nedense kimse yoktu. Üstelik henüz öğlen olmamıştı ve kapıdaki tabelaya göre ziyaret saatiydi. Papaz Gabriel Keçe’yi görürüm, iki sohbet ederiz diye boşuna umutlanmışım. Sokağın bir ucunda oynayan çocukların yanına gittim ve sordum, onlar da şaşırdılar, kilisede birileri vardır dediler ve ben de geri dönüp defalarca çaldım yine kapıyı, açan olmadı. Kilisenin arka tarafına dolanıp içeri baktım, hiç hayat belirtisi yoktu. Belli ki, bir yerlere gitmişti papaz ve başka her kim varsa ve ben şansıma küsüp Cizre’ye gitmeliydim.





Arabaya binmek için geri döndüğümde bir süre biraz önce konuştuğum çocukların oyun oynayışlarını izleyip, “İdil’de çocuk olmak” dedim içimden. 

Gülümsedim. Neleri yitirdiğimizi düşündüm...



Arabaya binip anayola çıktım Cizre’ye doğru...

Pazartesi, Mayıs 12, 2014

Şırnak - Siirt Yol Notları - 1

HABERLİ (Bsorino / Beth Sbirino / Basibrin) KÖYÜ

Nisan ayının sonlarında yoğun Güneydoğu Anadolu maratonumun arasında birkaç gün nefes alacak vakit bulduğumda arabaya atlayıp Mardin’in doğusuna çevirdim yüzümü.


İlk durağım Mor Gabriel Manastırı’nın doğusunda, Midyat – Cizre yolu üzerindeki Haberli Köyü idi.
Haberli tabelasını görünce, ana yoldan sapıp, bodur ağaçlıklar ve bağlar arasından köye ulaştıran bir yola giriliyor.


Yol biraz sonra bir dağ sırtına yerleşmiş ve insana huzur veren görüntüsüyle karşınıza çıkıveriyor.
Sessizlik, sakinlik beş dakika içinde tüm yorgunluğunuzu, her türlü derdinizi, negatiflikleri unutturacak güzelliğiyle birleşiveriyor köyün.


Köyün tepe noktasında, etrafı köşelerinde savunma amaçlı kulelerin yer aldığı yüksek duvarlarla çevrilmiş bir kilise ile karşılaşıyorsunuz.


Mor Dodo Kilisesi. M.S. 7. yüzyıla tarihlenen bu kilisenin geniş avlusuna dar ve korunaklı bir kapıdan giriliyor. Ferah mekânlı kilise orada gömülü olan Mor (aziz) Dodo’ya adanmış.





















Köyde çok güzel dostluklar kurdum bu gidişimde. Merhum papaz Melke Tok’un kızı Sara beni büyük bir dostlukla karşıladı. Kendisi köyün papazı Saliba’nın eşi. O gün papaz Saliba yoktu ama Sara Hanım’ın kardeşleri, torunu, gelini ve rahmetli Melke Tok’un eşi anaları Gazal Hanım oradaydı.


Kardeşleri Almanya’da yaşıyorlar ve devamlı köye geliyorlarmış. Sara Hanım’ın kardeşleri Gebro ve Corç ile bayağı bir sohbet ettik. Bana köyü gezdirip, hiç bıkıp usanmadan sorularımın hepsini cevapladılar.

Köy Turabdin Bölgesi’ndeki hemen tüm köyler gibi bir Süryani köyü ve bu köyün nüfusunun tamamı Süryani. Köyde 30 aile varmış. “Kaç kişi tam olarak nüfus?” diye sorduğumda, kardeşlerden Corç “sen her zaman ortalama aile başı beşle çarp” dedi gülerek.

Köye gelirken yolda tam köyün girişindeki mezarlığın yanına yapılmış olan yeni kilise dikkatimi çekmişti, onu sorduğumda, bu yeni kilisenin çok gerekli olduğunu, mezarlık alanın köyün epey dışında kalması nedeniyle defin işlerinde zorlandıklarını ve o nedenle Mort (azize) Şmuni adına bir kilise kurulduğunu söylediler. Düşündüm ve çok mantıklı geldi. Mezarlık alan gerçekten de epey bir yürüme mesafesinde, derli toplu ve güzel görüntüsü olan bir çözüm bulmuşlar.

Kardeşler bana köyde bir bina gösterdiler, "Mor Qawme - 25 Aziz" dediler adına da. Değişik azizlerin günleri burada kutlanıyormuş. Eğer bilgilerim beni yanıltmıyorsa eskiden bu köy ve civarında toplamda 25 kilise olması gerekir, buradan kalan bir şey olsa gerektir bu diye düşünüyorum.


Etrafa bakmak için biraz yürüdük köyde. Oldukça hoş, bozulmamış dokusuyla çok etkiledi beni. Köyün tepesinde, Mor Dodo Kilisesi yakınlarında bir inşaat alanında çalışan işçilere çay götüren genç bir çocuğa rastladım ve sevinçten havalara uçtum adeta. Çok sevdiğim ve şu anda İngiltere’de öğrenimini sürdürmekte olan rahiplerden Saliba Er’in kardeş İbrahim’di rastladığım bu genç. Bu köy de sevgili Saliba Er’in köyü. Akşam işim bitip de otelime varınca ilk işim Facebook’tan Saliba’yla yazışıp kardeşinin fotoğrafını paylaşmak oldu.


Bu köyün konumu tarihte de çok önemli. Dört kapısı olan ve İstanbul – Bağdat arasındaki yollar üzerinde vergi alınan önemli bir kontrol noktası aslında.

Köyün 2km kadar dışında bir de Mor Barsavmo Manastırı var.

Papaz Saliba’nın hanımı Sara, annesi Gazal Hanım, kardeşleri Gebro ve Corç’la evde uzun uzun sohbet edip çay içtik. Daha sonra benim yol üzerinde bir sonraki durağım olan Öğündük (Midin) Köyü’ne gitmeleri gerektiğini söyleyen Gebro ve Corç’u arabayla o köye götürdüm. Sağ olsunlar bana tüm köyü gezdirip, papazın evine götürdüler ve orada da uzun ve keyifli çay sohbetimiz sürdü. Öğündük Köyü maceramı da bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Pazar, Ocak 19, 2014

Hoyrat Gece

Militan bir sevgiydi… Hoyrattı…
Bir o kadar da duygu dolu, kırılgan.
Koparacaklar benden diye korkarak gecenin karanlığına, yağmur bulutlarının içine saklardım sevgimi.
Bazen gecenin karanlığını, bazen de bulutları örterdim üstüne hafifçe, uykudaki yüzüne bakarak, nefes almaya bile çekinerek, seni uyandırmaktan korkarak. Belki de bu büyü biterse diye korkarak.
Artık geceyi kederim örtüyor kapkara, bulutlardan göz yaşlarım akıyor oluk oluk yeryüzüne.
Düşen her damla belki sevgiyi yeniden yeşertmek umuduyla bırakıyor kendini toprağın bağrına, ta en derinlere erişebilmek için.
Ama hoyrat gece...
Ne gündüz geliyor, ne sevgi yeşeriyor.

(19.01.2014 / Her sene aynı, her sene acı biraz daha büyüyor, canım biraz daha yanıyor.)

Teşekkür Ederim Hrant



Canımın ta içi...
Gideli, bizi burada karanlığın ortasında, yağmurun, karın altında yapayalnız bırakıp gideli tam tamına yedi yıl olmuş...
Nasıl geçiyor zaman...
Sensiz hep bir şeyler eksik.
Gülüşün eksik, sesin, soluğun eksik...
Sensiz hayat kırık, topal, yarım...

***

Sevgili dostumuz Orhan Alkaya ne güzel yazmış bugün seni.

Evrensel Gazetesi'nde herşeyi nasıl özetlemiş.

Bu yazıya rağmen hâlâ kafa karışıklığı, hâlâ akıl debelenmesi yaşıyorsa kişi, hâlâ aklında sana dair sorular varsa, hâlâ bazı şeyleri anlayamıyorsa, tek diyebileceğim: Yaazık.

***

TEŞEKKÜR EDERİM HRANT
Orhan ALKAYA
20 Ocak 2007 tarihli Radikal gazetesinin 2. Sayfası: Üstte büyük bir fotograf, Sera... Yanında küçük bir fotograf, senin resmin, karanfiller... Alttabir fotograf daha; “Bir kadın Orhan Alkaya’ya sarılarak ‘O mu, orada mı yatıyor’ diyor ve ağlıyordu,” yazıyor altında...
Yedi yıl olacak neredeyse, o gazete kolisini ilk defa açtım. Bırak okumayı, bakmayı bile beceremediğim neredeyse bir ayın gazeteleri. 20 Ocak’tan başladım ve ne çıktı karşıma!
O ‘bir kadın’, bizi tanıştıran Nükhet Everi. Adını, Agos’a niyet ettiğinizde Anna Turay’dan duymuştum ilk. ‘Fırat’ olduğun üniversite yıllarında belki karşılaşmıştık. Ayrı fraksiyonlarda da olsak, yakın lokasyondaydık, fakültelerimiz arasındaki mesafe, üç dakika yürümeye bakardı olsa olsa. Ama o yıllarda tanışmadığımızdan eminim.
Hayatımda çok insan oldu. Ama çok çok azı, üstelik daha ilk tanışmada, üzerimde seninki kadar kalıcı bir etki bıraktı Hrant. Yüreğin avuçlarının içindeydi âdeta. Kocaman kolları, kocaman elleri, ayakları, kocaman bir kafası olan, kocaman gülüşlü kocaman bir çocukla tanıştırmıştı Nükhet beni. Bu yüzden Nükhet’e hep müteşekkir oldum.
Agos’un ilk dönemi bir hayli çalkantılıydı diye hatırlıyorum. Kurucu ekipten kopmalar olmuştu. Hem azınlık, hem solda olup, milliyetçi saldırılara, karşı-milliyetçi refleks geliştirmeden var olabilmenin nasıl maharet gerektirdiğini, sen ve arkadaşların, hepimizden çok daha fazla biliyordunuz.
Başlangıçta niyetin tam olarak bu muydu bilmiyorum ama, can nefesini üflediğin, sayfalarına kişiliğinin simyasını kattığın Agos, azgın dalgalara yenik düşmemesi bir yana, ‘ghetto’nuzun kabuğunu kırmayı da başardı.
Üstelik, uzun süre ‘ghetto’ hiç hoş karşılamadı sabanın toprakta açtığı bu derin yarığı, “agos”u. Eski köye yeni âdet getirenlerin yaşadıklarını hepiniz ama en fazla sen yaşadın. Sonrasında diyasporayla yaşadıkların da bunun uzantısıydı.
Sahiden tuhaf adamdın ahparig. Dışarıda diyasporaya çatar, Türkiyeliliği savunur, biz kendi aramızda meselelerimizi çözeriz, gölge etmeyin yeter, diye diklenirdin; memlekete döner altını çize çize “soykırım”ı anlatırdın. Sanki Onuncu Köy’de doğmuştun da gurbeti memleket etmiştin.
Seropyan Usta’nın hazırladığı Ermenice sayfalarınız vardı ama Agos’un ağırlığı Türkçe’ydi. Hatırladığım kadarıyla bu da tepki toplamıştı camiada. Ne yapmak istediğini, 1999’da, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı piyesini sahneye koyarken iyice anladım.
Malûm, Haldun Taner’in piyesinde, Tovmas Fasulyaciyan ve arkadaşları, Güllü Agop’un imtiyazı yüzünden işsiz kalıp turneye çıkar. Moliere’in George Dandin’ini Bursa’da oynayacaklar, bu birinci perde... Ahmet Vefik Paşa trubu bulunca Bursa Osmanlı Tiyatrosu’nu kurar, piyesi Fener Rum çevresine adapte eder ve Yorgaki Dandini adını verir, bu ikinci perde... Üçüncü perde ise Küçük İsmail’in Göksu Gazinosu’ndagösterilen ortaoyunu adaptasyonudur.
Toprağı bol olsun Misak Toros’u aradım, bu işte lisan çok önemli, bizim eskilerde Rum aksanı var da Ermeni aksanında acayip zorlanıyoruz, gel bir el at, dedim. Misakcığım ikiletmeden geldi ama iki prova sonra, bu iş beni aşıyor, Berç’i getireceğim, dedi. Misak’tan epey gençti Berç Noradunkyan ama “ihtiyarların dilini anlayan tek adam” olarak nam yapmıştı. Toprağı bol olsun Berç’in oyuna katkısı büyük oldu.
Soykırımın ardından sistemli biçimde uygulanan asimilasyon politikaları, Türkiyeli Ermenilerin lisanına ağır darbe indirmişti. Sen gazetede ağırlığı Türkçe’ye vererek, derdini anlaşılır kılmayı seçmiştin. Zaten, Galile de, “Dünya yuvarlak” dediği için değil, Discorsi’lerini Latince yerine İtalyanca yazdığı için enkizisyonda yargılandıydı. Her zamanki gibi doğru ve belalı yolu seçmiştin “Baron”.
Şöyle bir çay içmeye uğramış yahut büyükannesinin vefat ilanını vermeye gelmiş delikanlılardan, genç kızlardan muhabirler, köşe yazarları çıkarttığını biliyorum.Hakikat sihriyle yüklü dokunuşunun yarattığı pek çok mucizeye tanık ettin hepimizi.
Dünya gözüyle son görüşmemizi, Surp Vartanats’ta, Hagop Abi’nin cenaze töreninde yaptıydık. “Aman Hrantcığım, havada suikast kokusu var. Kendine mukayyet ol,” demiştim. Sen n’apmıştın ahparig? Kocaman kolunu omzuma dolayıp, “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” mı demiştin. Hatırlamıyorum ama o öğle sonrası boyunca, seni ilk defa bu kadar dalgın ve hüzünlü görmüştüm.
Güvercin tedirginliği miydi?
Sonra bir kere konuştuk, telefon aracılığıyla. Aynı şeyi söyledim. O sıra bütün arkadaşlarımı uyarıyordum. E, böyle kepaze bir iklimde yaşayınca insanın algısı genişliyor.
Pelitli kasabasından başlayarak, Trabzon Emniyeti’nden süzülerek, İstanbul Vilayetini sarıp Ankara’dan dolanan bir alçaklık, işleneceğini herkesin önceden bildiği bir cinayet senin çoğul yalnızlığını hedef aldı. Yegâne “Khent Baron”umuzu, delifişek bilgemizi arkasından vurdu.
20 Ocak 2007 gazetelerini tekrar koliye koyacağım, ağzını sımsıkı bantlayıp kaldıracağım. Sen hep hayatımdasın çünkü, kardeşim. Kırık omzumun acısı dayanılmaz hale geldiğinde, mesela şunları yazarken, karşımdaki boş iskemlede bütün vücudunla beliriyorsun, acı macı hak getire!
Orta Dünya’nın iyiliğini takdis ettiğin için teşekkür ederim Hrant.

*Oyuncu/Yönetmen/Yazar
www.evrensel.net
Eklenme tarihi: 2014-01-19 06:00:48

Perşembe, Ağustos 15, 2013

Bir Yalnızlık Öyküsü


Hep hüzünlendirir beni Trabzon Müzesi.

Trabzon'da tur yapılacaksa nerelere gidilir? Trabzon Aya Sofyası, Atatürk Köşkü, Sümela Manastırı... Tabii daha pek çok yer katılabilir ama klasik olan budur.

Trabzon Müzesi genelde es geçilir. Neden? Müze bekçileri diyor ki, müzenin önüne araba giremediği için... Olur mu öyle şey? Trabzon merkezde inersin, oradan kaç adımlık yol ki müze? Bu bir bahane olamaz.

Her zaman söylerim; bir şehri tanımanın en güzel yolu, onu yürüyerek gezmektir.

Atılacak birkaç adım için olamaz bu ihmal... Unutulmak... Hatırlanmamak... Olsa olsa bu olabilir.

Hep hüzünlendirir beni Trabzon Müzesi.



Müthiş bir konak. Bugün artık çarpık yapılaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan çirkin binaların arasında kalmış bir konaktan bahsediyorum. Fakat gene de konağın bahçesine adım attığınız anda bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz kendinizi.


Garip bir büyü var sanki bu konakta. Bahçeye girdiğiniz andan itibaren dışarıyla irtibatınız kesiliveriyor bir anda. Birden sesler kesiliyor, bir boşluğun içine çekiliveriyorsunuz ve bir hüzün sarıyor etrafınızı.


Bir banker... Kostaki Theophylaktos. 20. yüzyılın başlarında konut olarak yaptırıyor bu konağı. Mimarları kimdi, bilmek isterdim ama kimse bilmiyor adlarını. Tek bilinen İtalyan oldukları ve yapı malzemesinin çoğunun İtalya'dan geldiği.



Alıcı gözle baktığınızda, hemen diğer mimari eserlerden oldukça farklı bir binayla karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz. Bodrum katıyla birlikte dört katlı olan konağın cephesi hem simetrik değildir, hem de çatı yükseklikleri farklıdır.


Trabzon'da hemen dikkati çeken bir yapıdır değişik mimarisiyle. Ama Türkiye genelinde de kesinlikle parmakla gösterilecek türden bir yapıdır ve memleketin sayılı sivil mimarlık örnekleri arasında sayılır. Dış cephesi tamamen İtalyan mimarisi özelliklerini gösteren konağın iç kısımlarında ise epik bir mimari vardır. Konağı gezerken Rokoko, Art-Neo ve Neoklasizm sanat akımlarının etkilerini görür bilen gözler. Konağın bodrum katı haricinde tüm duvarları rokoko kalem işiyle süslenmiştir örneğin. Ahşap işçiliğinde Rus sanatının etkileri görülür. Konağın radyatör petekleri bile kabartmalarla süslüdür.
Daha demir parmaklıklı kapıdan bahçeye adımınızı attığınızda o büyü sizi ele geçirecektir. Bir kere koca bir şehrin merkezinde, yüzlerce hatta binlerce insanın akın akın yürüdüğü bir caddenin köşesinde, onlarca iş yerinin ve yüksek binaların arasında nasıl olmuş da böyle bir cennet köşe ayakta durmayı başarabilmiş diyeceksiniz eminim.

Çok güzel ama her nedense epeyce hüzünlü bir bahçe sizi karşılayacak ve konak içeri davet edecek.


Nefesinizi tutup gireceksiniz içeri. Büyü o kadar kuvvetli ki...

Konağın hikâyesi de bir o kadar hüzünlü...

Sene 1917. Bir bankerin başına gelebilecek en büyük felaket geliyor bizim banker Kostaki Theophylaktos'un başına.  Adam iflas ediyor. Bütün mal varlığına el konuluyor. Bu konak da el konulanlar arasında.


Haraç mezat satılan konak, Nemlioğlu ailesi tarafından satın alınıyor. Millî mücadele yıllarında karargâh binası olarak kullanılıyor.

15 Eylül 1924'te Mustafa Kemâl Atatürk Trabzon'u ziyaret ettiğinde, konaklaması için bu konak düzenleniyor. Atatürk, eşi Latife Hanım ve beraberindekiler bu konakta kalıyorlar. (Aman karışmasın, bu bina Atatürk Köşkü diye bilinen köşk değildir. Üç sefer ziyaret eder Atatürk Trabzon'u. Bugün Atatürk Köşkü olarak bilinen yapı, Konstantin Kabayanidis tarafından 1890'da yazlık olarak yaptırılan yapıdır ve Atatürk 1937'deki Trabzon ziyaretinde burada üç gece konaklamıştır.)



Daha sonraları Trabzon Valisi Ali Galip Bey zamanında (görev süresi: 1927 - 1932) konak 25.000.- TL bedel karşılığı kamulaştırılır ve 1927 - 1931 yılları arasında Hükümet Konağı, 1931 - 1937 yılları arasında da müfettişlik binası olarak kullanılmıştır.

1988 - 2001 yılları arasında ise Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve 2001 yılında da Trabzon Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Müzeye adım atar atmaz, yani bahçedeki o atmosferden, o büyüden kendinizi kurtarıp da merdivenleri çıkıp kapıdan içeriye adım atmayı başarabildiğiniz anda, eskimenin rutubetle karışan o bildik kokusu çarpıyor suratınıza.
Kalbim duracak gibi oluyor benim her sefer o kapıdan girer girmez. Beni nelerin beklediğini bilmeme rağmen ağır çekim hareketlerle binanın içinde dolaşmam nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Ama diyorum işte, büyüleniyorsunuz. O mimarinin, o ustalığın, o atmosferin karşısında büyüleniyorsunuz.


Zemin katta binanın mimari yapısı, detayları büyüleyecek sizi öncelikle. Sonra da döne döne dolaştığınızda bu katta, yani bir odadan öbürüne gittiğinizde burada neler yaşandığını keşfetmenin büyüsüne kapılacaksınız.




Zemin katın arkeolojik eser sergilemesi de tek kelime ile harika. En üst katta da etnoğrafik eserler var ama o üst kat da başlı başına bir mevzu, mimari açıdan.





Mutlaka görmeniz gereken bir müze, çok önemli bir bina. Gittiğinize pişman olmayacak, tam aksine yeni bir cennet keşfetmenin hazzını da yaşayacaksınız...

Ama beni hep hüzünlendirir Trabzon Müzesi.

Bu hüznümün bir sebebi çok az ziyaret ediliyor olmasıdır. Mutlaka tur programlarına katılması gereken bir müzedir.

Bir diğer sebebi ise hüznümün, dediğim gibi, acıklı öyküsüdür konağın.


Bir yalnızlık öyküsü...

Perşembe, Şubat 14, 2013

Güneşe Yazılan Yazılar - 6

GÜNEŞE VARMAK


Tek bir gözyaşım vardır benim, tek bir damla…

Ey güneş…

Sen, İkaros’u hatırlar mısın?

Hatırlar mısın seni aşıp, kanatlarını başına çalıp sonra da Arşipel’in dibini boylayan İkaros’u?

İkaros öleli binlerce yıl oldu. Sevgiyi yaşadı, ihaneti yaşadı. Göze aldı seni aşmayı.

Binlerce yıl önceydi… İkaros benim tüm kuşlarımın kanatlarını koparıp koparıp kendine kanatlar yaptırdı babasına, kanatlarını balmumuyla yapıştırdı ve uçtu. Gökyüzüne süzüldü, babasının uyarılarını da dinlemedi.

Sonra yükseldi, yükseldi, Apollon’un arabasına yaklaştı. Üzerinde atların şimşek salan nallarını ve arabanın çift tekerleklerinin gürültüsünü duydu. Gitgide güneş Tanrısına yanaşıyordu. Kanatları artan arzusundan büsbütün hız aldı.

Sıcak sardı her bir yanı. Tüylerin saplı olduğu mumlar güneş ateşinde eriyordu.  Ama içinde ne korku ne de pişmanlık vardı İkaros’un. Kaderinin yüzüne sevinçle baktı, baktı, baktı.

Ve güneş hizasına gelerek güneşi aştı. Güneş arabası da, onu kullanan Apollon da artık aşağıdaydı. İki kanadını omuzlarına ekleyen yerlerinden kopardı İkaros ve onları Apollon’un başına çaldı. Tanrının başındaki defne çelengi boğazına geçti.

***

Zümrüd-ü Anka’yım ben. Telaşlıyım… Nasıl olmam? O kadar yaşadım, o kadar gördüm. Heybem doldu taştı bilgiyle. Dağıtmak istedim herkese.

Duydu birileri, bilgiyi almak istediler benden. Oysa ben verecektim hepsini onlara birer birer.

Kaf Dağı’nın ardında dediler benim için, yedi dipsiz vadi aşmak gerek dediler.

Düştü peşime insanlar, düştü peşime kuş sürüleri, yüzlercesi, binlercesi aramak için beni, bulmak için, dağları aşmaya, dipsiz vadileri geçmeye çalıştılar. Her seferinde kendi efsanelerinin sularında boğuldular.

Oysa ben telaş telaş kanatlarımı sürdüm uçarken her yere, gözyaşlarımı akıttım… Hep şifa olsun diye.

Bilmezlerdi ki, bir sen görürdün beni, bir sen anlardın.

Sana döndüm yüzümü. Bin bir ötüşümü bir sen duyabilirdin, bin rengimi senin ışığın ortaya çıkartırdı.

Her sefer sana döndüm yüzümü, sana baktıkça, sana vardıkça, yaktın beni, küle döndürdün. Bense her sefer küllerimden yeniden doğdum.

***


İkaros güneşi aşmayı göze almıştı.

Ondan sonra ne oldu biliyor musun? Ben oradaydım gördüm…

Sanki varlığa döndü İkaros, güneşi aşmıştı, bunu göze almıştı ve ışıklar içinde yuvarlanarak mavi engine düştü.

İkaros öleli binlerce yıl oldu. Çoktan Arşipel’e düşüp boğuldu. Şimdi Arşipel’in dibinde yatıyor.

***

Gözümde tek bir damla gözyaşı. Sen görürsün beni, ışığın dansa davet eder bin rengimi. Sen duyarsın beni. Bin bir ötüşümü.

Heybemdeki hikâyelerim, dünya durduğundan beri olan her şey... Telaş telaş dağıtmaya koşarken ben onları, senin ışığındır bana yol gösteren, bin rengimi raksa davet eden.

Ötüşümün büyüsü, renklerimin senin ışığının değmesi ile oluşan o tanrısal dansı ürküttü güneşi, yaktı beni…

Her sefer küllerimden yeniden doğarım, bilirsin…

Herkes ötüşümün büyüsüne kapılıp peşime düşüp ararken beni dağlarda, taşlarda, ummanda,  ben yüzümü dönmüşüm bir tek sana. Sen ise yakarsın beni her sefer, her ötüşümde, renklerimin raksında beni her sefer küle çevirir yangının…

Ama içim acır, göz pınarıma oturur bir damla gözyaşı.

Şifalı sandığın o gözümdeki bir damla gözyaşı. Salarsam onu, senin kasıp kavurduğun o koskoca Mezopotamya ovası döner koca bir denize. Önüne geleni çeker içine, yok eder, alır, boğar, gider…

Boğar seni bile…

İkaros seni aşmayı göze aldı binlerce yıl önce, yatıyor şimdi Arşipel’in derinliklerinde.

Ben de cesurum en az onun kadar. Bin bir ötüşüm susacak, bin rengim solacak, heybemdeki tüm bilgiler denizin dibinde kaybolacak da olsa, dalarım ben de o tek gözyaşımın derinliklerine…

***

Not: "Güneşe Yazılan Yazılar" yazı dizim Ahmet Güneştekin'in "Yüzleşme" sergisindeki eserlerden esinlenerek yazılan deneme yazılarından oluşmaktadır.

"Güneşe Varmak" adlı bu yazım, sanatçının "Güneşe Varan Anka" ve "İkarus'un Son Uçuşu" adlı eserlerinden esinlenerek yazılmıştır.


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails