Cumartesi, Mayıs 24, 2014

Şırnak - Siirt Yol Notları - 3

Çok sürmüyor göçerlerin sürülerini takip ede ede ulaşmak Cizre’ye. Doğanın büyüleyici güzelliğinden birden bire bir şehir atmosferine girmek, hele hele güneşin altında kavrulan Cizre’de biraz sıksa da canımı, beni ilk karşılayan şey şehir meydanlarından birindeki Mêm û Zîn heykeli. Gülümsüyorum. En sevdiğim destan... Sonra bahsedeceğim...


Şehri gezerken her yerde Mêm û Zîn duvar resimleri ve hatta graffitiler karşılayacak sizi.




Bu bölümde biraz Cizre'nin coğrafi konumundan, biraz tarihinden, biraz da tarihteki yerinden ve öneminden bahsedeyim istiyorum.

Cizre, adını kuruluş yerinden alan şehirlere güzel bir örnektir.

Cizre, Dicle ırmağının batı kıyısında deniz seviyesinden 400m kadar yüksekte kurulmuştur. Günümüzde Cizre’nin bulunduğu yörede eskiden Bâzabdâ Kalesi adı verilen bir kale bulunurmuş ve bu kalenin yakınında da Dicle Nehri üzerinde bir geçit yeri varmış. Şehrin kuzeyinde bulunan ve Sâsâniler döneminden kaldığı sanılan köprünün kalıntıları eski yerleşme yerinin bu köprüye yakın olduğunu göstermektedir.

Anadolu’yu Kuzey Mezopotamya’ya bağlayan ve Büyük İskender’in de Dicle’yi aşarken kullandığı bu önemli geçiş noktasını kontrol eden ve Ortaçağ Arap coğrafyacılarının sık sık sözünü ettiği Bâzabdâ Kalesi ve çevresi Hz. Ömer zamanında İyâz bin Ganm tarafından fethedildi.

Bu döneme kadar yalnızca bir geçit yeri ve geçidi kontrol eden kale olarak önem taşıyan Cizre yöresi, İslam topraklarına katıldıktan sonra büyük imar faaliyetine sahne oldu ve bugünkü şehrin bulunduğu, yani İlkçağ’dan kalan surların kuşattığı yerde “Cezîre” adı verilen şehrin temelleri adeta yeniden atıldı.

Şehre bu adın verilmesi, Dicle’nin eski bir büklümü içine kurulmuş bulunmasından dolayı sularla kuşatılmış durumda olmasından ileri gelmektedir.

Akarsu vadilerini kendilerine yerleşme yeri olarak seçen bazı şehirler, ırmağın yay şekilli büklümü içinde yer almışlardır. Bern, Verona, New Orleans vs gibi. Türkiye’de bu tarz şehirlere iki örnek vardır: Edirne ve Cizre.

Eski kaynaklar şehrin kurulduğu yerin suni bir kanal vasıtasıyla Dicle ırmağının eski bir büklümünün kesilip ada (cezire) durumuna getirildiğini ileri sürerse de, 1991’de yapılan araştırmalar, şehrin doğusundan geçen nehrin suni bir mecra olmadığını, nehrin büklümünün (menderes) akarsu tarafından aşındırılıp kesilmesi gibi fizikî coğrafyada çok sık rastlanan tabii bir olayın sonucunda meydana gelmiş “kopmuş menderes”lere ait tipik bir örneğe burada rastlanmıştır. Bu olay nehirlerde görülür ve çok yavaş cereyan eder, belki de insanlar bunu hızlandırmak amaçlı kazma kürekle müdahale etmişlerdir. Ortaçağ coğrafyacılarının bu müdahalelere bizzat şahit olmuş olmaları da mümkündür ve o yüzden bunu yazmış olabilirler.

Bu konumundan dolayı bir süre Cezîre adıyla anılan şehir, daha sonra “Cezîre-i İbn Ömer” adıyla anılmaya başlanmıştır. Bazı kaynaklara göre Emevi Halifesi Ömer bin Abdülaziz, bazı kaynaklara göre de şehri bina eden Hasan b. Ömer b. Hattâb’dan gelmektedir.

10. yy şehrin en parlak olduğu asırdır. Mukaddesî bu devre ait tasvirler yapar, iyi inşa edilmiş şehrin nüfusunun kalabalık olduğunu, çevresinin verimli topraklarla kuşatılmış bulunduğunu, Dicle üzerinde işleyen taşıtlarla Musul’a bal, tereyağı, ceviz, badem, şamfıstığı gibi ürünlerin gönderildiğini söyler. Bu da Cizre’nin 10. yy’da önemli ve faal bir nehir limanı olduğunu ortaya koyar.

Cizre, Emevi Devleti yıkılınca Abbasîlerin hükmüne girer. Dışta Abbasiler’e bağlı bir beylik olan Mervanoğulları Beyliği 990/991 yılında Cizre’ye hakim olunca, Cizre Mervanoğulları’nın önemli bir kalesi oldu.

1041/42’de Oğuzlar Cizre’ye bir karşı akın teşebbüsünde bulundular.

1057 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Cizre’ye hücum ederek aldıysa da, Mervânlı hükümdarı Ahmet b. Mervân itaatini bildirerek Cizre’nin kendi elinde kalmasını sağlamıştır.

1085 yılında Meyyâfârikin ve Diyarbekir şehirlerinin Selçuklular’ın eline geçmesinden sonra, Fahrüddevle İbn Cübeyr’in gönderdiği bir ordu Cezire-i İbn Ömer’i de zaptetti. Kolayca fethedilen şehir Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na tabî ve merkezi Meyyâfârikin olan eyaletin sınırları içinde kaldı.

Artuklular’ın bazen Mardin, bazen de Hısnıkeyfâ koluna bağlı kalan Cizre bu dönemde önemli kültür merkezlerinden biriydi. Zamanın büyük fen âlimlerinden olan Eb’ül-İz, Artuklular döneminde Cizre’de yetişmiş ilim adamlarından biriydi.

Artuklular’ın egemenliği sırasında Cizre bir ara Zengîler’in hakimiyeti altına girdi. Araştırmalara bakılacak olursa Türk atabeglerden Nûrettin Zengî zamanında şehirde dört medrese varmış ve bu da şehrin önemli bir kültür merkezi olmaya bu dönemde de devam ettiğini gösterir.

Cizre kültür ve ilim merkezi olmasının yanı sıra stratejik mevki olarak da askeri hareketlerde rol oynuyordu. Büyük Selçuklu ordusunun Haçlılar’a karşı yaptığı ilk seferin (1109) hazırlıkları yapılırken, Musul Emiri Mevdûd ile Sökmen bir araya gelerek ordugâhlarını Cizre’de kurmuşlardır.

1183 yılında Selâhaddin-i Eyyûbî’nin el-Cezîre seferi sonunda Cizre, Eyyûbî hakimiyetine girmiştir. Kaynaklara göre, Eyyûbîler döneminde şehirde dört medrese vardır ve Selâhaddin döneminde de sultan adına para basılmıştır.

Cizre bir süre Eyyûbîlerin elinde kaldı. 1242 yılında Mardin Artuklu hükümdarı I. Necmeddin Gazi tarafından geri alındı.

Cizre gerçi el değiştirip duruyordu ama 1200’den itibaren “Cizre Beyleri” adı verilen mahallî idareciler yönetiyordu Cizre’yi. Bunlar Cizre’den geçen çok önemli bir ticaret yolunun güvenliğini sağlamak ve vergi vermek şartı ile Selçuklular’a, Eyyûbîler’e bağlı kalarak yöredeki hakimiyetlerini sürdürdüler.

Bu düzen 1401 yılında Timur’un yöreye gelişine kadar devam etti.

Cizre Beyi I. İzzeddin, Timur’a bağlılığını bildirdi ama Cizre’nin Timur tarafından işgalini engelleyemedi.

Timur’un Ortadoğu’ya yönelen istilâsı sırasında önünden kaçarak gelen Karakoyunlular ve Timur’un Anadolu’dan çekilip giderken yöreye yerleşen Akkoyunlular da bir sure Cizre’ye sahip oldular. Bazı kaynaklara gore Akkoyunlu Uzun Hasan 1479’da ele geçirdiği Cİzre’de tahribat yapmıştır.

Emir II. Şeref 1508’de Cizre’yi Akkoyunlular’dan aldı ve Cizre Beyliği’ni yeniden kurdu. Kırmızı Medrese (medreset-ül hamrâ) ve çevresindeki külliyeyi de şehre sahip olması şerefine inşa ettirdi.

Emir II. Şeref zamanında bu tür imar hareketleri hızlandı ve İslam aleminin ün yapmış alimlerinden Şeyh Ahmed el-Cezerî de burada yetişti ve eserlerini burada kaleme aldı.

II. Şeref’ten sonra Emir Ali Bey Cizre beyi oldu ve bu dönemde Şah İsmail Cizre’yi Safevî idaresi altına aldı. Fakat Emir Ali Bey yeniden Cizre’ye sahip oldu. Bugün Mirali (Alibey) Mahallesi’nin adı da ondan gelmektedir.

Yavuz Sultan Selim İdris-i Bitlisî’nin yardımıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kısmını ele geçirdi. O sırada Cizre’nin başında bulunan Ali Bey de Yavuz Sultan Selim’e bağlılığını bildirdi.

Cizre Osmanlı idarî teşkilâtında Diyarbekir eyaleti içinde yer alıyordu ve özel bir yeri vardı. Osmanlı döneminde Cizre’de beyler hakimiyetlerini sürdürdüler ama Osmanlı tam bir otoriteye sahipti. Cizre Beyleri kendi yaptıkları atamaları İstanbul’a bildirip onaylatmak zorundaydılar. Cizre beylerinin arasındaki çekişmeler Cizre’ye zarar vermeye başlayınca, Osmanlı padişahı IV. Murad, onuncu Cizre Bey’i IV. Mehmet’i emirlikten uzaklaştırdı ve Cizre beyliğine son verdi. Osmanlı 19. yy’ın ilk yarısına kadar yörede kesin hakimiyet sahibiydi.

1830 yılında Bedirhan Bey (Cizre’de hüküm süren aileden gelir kendisi) yöreyi yeniden denetimi altına aldı. 1846’da çevredeki dağınık aşiretleri toplayıp Osmanlı’ya karşı ayaklanınca yakalanıp ailesiyle birlikte İstanbul’a gönderildi.

II. Abdülhamid devrinde (1876-1909) kurulan ve padişahın ismini taşıyan “Hamidiye Alayları” Cizre’de idareyi ellerinde tutuyorlardı. Cizre’deki önemli mimari eserlerden olan Hamidiye Kışlası da bu dönemde Hamidiye alaylarının başına padişah tarafından tayin edilen Mustafa Paşa tarafından inşa ettirilmiştir.



Cizre, Osmanlı döneminde Musul üzerinde  gelip, Mardin’de iki kola ayrılarak, biri Diyarbakır üzerinden Karadeniz kıyılarına, diğeri de Urfa üzerinden Halep’e ulaşan ticaret yollarını kullanan kervanlar için bir konaklama yeri durumundaydı. Cizre’den geçen bu yol çok önemliydi ve şehre müthiş bir gelir sağlamaktaydı. Bu ulaşım ekseni üzerinde olmasının yanı sıra, aynı zamanda da Dicle üzerinde Diyarbakır ve Musul arasında keleklerle nakliyat yapanlar için de bir konaklama yeriydi. Cizre ihtiyaç fazlası tahıl, sebze ve meyvesini keleklerle Musul’a gönderirdi. Bu özellik 20. yy’a kadar sürmüş, Musul ve çevresinin Türkiye sınırları dışında kalmasıyla da Cizre bu fonksiyonunu yitirmiştir.

19. yy’ın sonlarında şehirde 5 cami, çok sayıda mescid, 15 türbe, 5 han, 8 hamam, 100 dükkân, o tarihlerde hemen hemen boş vaziyette kubbeli bir çarşı, kışla ve askeri hastane olduğunu yazar Cizre’den bahseden yazarlar.

20. yy’ın başlarında şehirdeki evler, surların kapladığı alanın ancak bir kısmındaydı.

Günümüzdeyse Cizre, Dicle’nin eski büklümünün içinde kalan ve surların kuşattığı eski nüvesinden dışarı taşarak kuzeye, kuzeydoğuya ve kuzeybatıya doğru gelişmiştir.

1970’den sonra nüfusta hızlı artışlar gözlemlenmiştir.

Cizre’nin nüfusu kış aylarında artar, çünkü yazları Hakkâri ve Muş yaylalarında geçiren göçer aşiretler, Cizre’de kışlar.

Habur Kapısı’da nüfus artışında rol oynamıştır. Özellikle Hac için karayolundaki sınır kapısı olması nedeniyle, giriş çıkışlarda Cizre, alışveriş ve döviz işlemlerinin merkezi durumunda olmuştur ve bu da ticaret açısından epey bir canlılık kazandırır.


Cizre çevresindeki linyit yataklarından kömür taşıyan kamyonlar da sonbahar aylarında Cizre ticaretine başka bir canlılık katar.

Bu bölümdeki bilgileri Prof. Dr. Metin Tuncel'in "Hz. Nuh'tan günümüze Cizre" sempozyumundaki bildirisinden aldım.

Bir sonraki bölümde sizleri Cizre'de gezdirmeye başlamadan Nuh Tufanı'ndan, Cudi ve Gabar Dağları'ndan bahsetmek istiyorum.

Perşembe, Mayıs 22, 2014

Şırnak - Siirt Yol Notları - 2

Haberli Köyü’nde tanıştığım Gebro ve Corç Tok kardeşlerle birlikte yola koyulup biraz sonra Öğündük Köyü sapağına varıyoruz. Tabelayı görünce “Midın da nesi?” demişim. Gebro güldü. “Defalarca söyledik yetkililere Midin diye ama değiştirmediler, doğrusunun yazılması lazım, Midın olur mu hiç?” dedi.


Öğündük (Midin / Midun) köyü Haberli’ye göre çok daha büyük. Köyün etrafına geniş tarla ve bağlar yayılmış. Toprak yapısı bana sanki Turabdin bölgesinin diğer taraflarından daha elverişli gibi geldi.

Bu köy de Haberli gibi yalnızca Süryanilerin yaşadığı bir köy ve 50-55 ailesi ve 300 kişiye yaklaşan nüfusuyla Turabdin’in en büyük Hıristiyan köylerinden biri. 

Suruçlu Mor Yakup adına yapılmış kilisede Gebro ve Corç Tok’un babaları papaz Melke Tok’un mezarının önünde fotoğraflarını çektim.


Mor Yakup Kilisesi’nin bugünkü görünümünün, çeşitli saldırılar sonrası gerçekleştirilen yenileme evreleri sonucu olduğunu biliyoruz.
Kilisede tadilat çalışmaları sürüyordu ben gittiğimde.



Melfono (öğretmen) Favlus’la biraz sohbet ettik.


Daha sonra Gebro ve Corç babalarının kilisedeki bir fotoğrafını aldılar ve birlikte papaz Şemun’un evine gittik. Orada bizi büyük bir dostluk ve sevgiyle karşıladılar. Avluda çay, kahve ve çeşitli ikramlar eşliğinde uzun uzun sohbet ettik. Yurt dışından gelenler vardı, misafirler hiç eksik olmadı. Beş dakika geçmiyordu ki, köyden biri girmesin avluya. Papaz Şemun’un karısı bana kilise takvimi hediye etti. İsviçre’de yaşayan akrabalarıyla da Almanca sohbet epey koyulaştı. Fotoğraflar çekildi.



Artık herkes için gitme zamanıydı. Gebro ve Corç köyde kalacaklardı ama işleri vardı. Ben de yola devam etmeliydim. Daha İdil’e uğrayacak ve Cizre’ye gidecektim. Papaz Şemun bize arabaya kadar eşlik etti ve o kısacık yolda da rastladığımız insanlarla kısa ama harika sohbetler ettik. 


En sonunda herkesle vedalaşıp yola koyuldum. Yolda göçerlerin sürülerinin karşıdan karşıya geçmelerini seyretmek çok büyük bir keyifti. Hele üzerinde son moda bir blue jean olan çobanı ağzım açık vaziyette seyredişime kendim de güldüm sonradan. Neden şaşırmıştım ki?


Aslında Turabdin bölgesinin dışında kalan ve eski adının önceleri Dicle kıyısındaki Cizre için kullanılan Beth Zabday olduğu sanılan Azak (İdil), Midin’in doğusunda, anayol üzerinde. Eskiden Mardin’e bağlıydı, şimdi ise Şırnak’a.

Oldukça büyümüş ve çok çarpık bir şekilde gelişme gösteriyor ne yazık ki, her yerde olduğu gibi burası da. Eski bir Hıristiyan yerleşimi olan İdil’de (kilisedekiler dışında) başka Hıristiyan var mı bilmiyorum.

Günümüze gelebilmiş olan Meryemana Kilisesi’nin kapısını defalarca boşuna çaldım. Nedense kimse yoktu. Üstelik henüz öğlen olmamıştı ve kapıdaki tabelaya göre ziyaret saatiydi. Papaz Gabriel Keçe’yi görürüm, iki sohbet ederiz diye boşuna umutlanmışım. Sokağın bir ucunda oynayan çocukların yanına gittim ve sordum, onlar da şaşırdılar, kilisede birileri vardır dediler ve ben de geri dönüp defalarca çaldım yine kapıyı, açan olmadı. Kilisenin arka tarafına dolanıp içeri baktım, hiç hayat belirtisi yoktu. Belli ki, bir yerlere gitmişti papaz ve başka her kim varsa ve ben şansıma küsüp Cizre’ye gitmeliydim.





Arabaya binmek için geri döndüğümde bir süre biraz önce konuştuğum çocukların oyun oynayışlarını izleyip, “İdil’de çocuk olmak” dedim içimden. 

Gülümsedim. Neleri yitirdiğimizi düşündüm...



Arabaya binip anayola çıktım Cizre’ye doğru...

Pazartesi, Mayıs 12, 2014

Şırnak - Siirt Yol Notları - 1

HABERLİ (Bsorino / Beth Sbirino / Basibrin) KÖYÜ

Nisan ayının sonlarında yoğun Güneydoğu Anadolu maratonumun arasında birkaç gün nefes alacak vakit bulduğumda arabaya atlayıp Mardin’in doğusuna çevirdim yüzümü.


İlk durağım Mor Gabriel Manastırı’nın doğusunda, Midyat – Cizre yolu üzerindeki Haberli Köyü idi.
Haberli tabelasını görünce, ana yoldan sapıp, bodur ağaçlıklar ve bağlar arasından köye ulaştıran bir yola giriliyor.


Yol biraz sonra bir dağ sırtına yerleşmiş ve insana huzur veren görüntüsüyle karşınıza çıkıveriyor.
Sessizlik, sakinlik beş dakika içinde tüm yorgunluğunuzu, her türlü derdinizi, negatiflikleri unutturacak güzelliğiyle birleşiveriyor köyün.


Köyün tepe noktasında, etrafı köşelerinde savunma amaçlı kulelerin yer aldığı yüksek duvarlarla çevrilmiş bir kilise ile karşılaşıyorsunuz.


Mor Dodo Kilisesi. M.S. 7. yüzyıla tarihlenen bu kilisenin geniş avlusuna dar ve korunaklı bir kapıdan giriliyor. Ferah mekânlı kilise orada gömülü olan Mor (aziz) Dodo’ya adanmış.





















Köyde çok güzel dostluklar kurdum bu gidişimde. Merhum papaz Melke Tok’un kızı Sara beni büyük bir dostlukla karşıladı. Kendisi köyün papazı Saliba’nın eşi. O gün papaz Saliba yoktu ama Sara Hanım’ın kardeşleri, torunu, gelini ve rahmetli Melke Tok’un eşi anaları Gazal Hanım oradaydı.


Kardeşleri Almanya’da yaşıyorlar ve devamlı köye geliyorlarmış. Sara Hanım’ın kardeşleri Gebro ve Corç ile bayağı bir sohbet ettik. Bana köyü gezdirip, hiç bıkıp usanmadan sorularımın hepsini cevapladılar.

Köy Turabdin Bölgesi’ndeki hemen tüm köyler gibi bir Süryani köyü ve bu köyün nüfusunun tamamı Süryani. Köyde 30 aile varmış. “Kaç kişi tam olarak nüfus?” diye sorduğumda, kardeşlerden Corç “sen her zaman ortalama aile başı beşle çarp” dedi gülerek.

Köye gelirken yolda tam köyün girişindeki mezarlığın yanına yapılmış olan yeni kilise dikkatimi çekmişti, onu sorduğumda, bu yeni kilisenin çok gerekli olduğunu, mezarlık alanın köyün epey dışında kalması nedeniyle defin işlerinde zorlandıklarını ve o nedenle Mort (azize) Şmuni adına bir kilise kurulduğunu söylediler. Düşündüm ve çok mantıklı geldi. Mezarlık alan gerçekten de epey bir yürüme mesafesinde, derli toplu ve güzel görüntüsü olan bir çözüm bulmuşlar.

Kardeşler bana köyde bir bina gösterdiler, "Mor Qawme - 25 Aziz" dediler adına da. Değişik azizlerin günleri burada kutlanıyormuş. Eğer bilgilerim beni yanıltmıyorsa eskiden bu köy ve civarında toplamda 25 kilise olması gerekir, buradan kalan bir şey olsa gerektir bu diye düşünüyorum.


Etrafa bakmak için biraz yürüdük köyde. Oldukça hoş, bozulmamış dokusuyla çok etkiledi beni. Köyün tepesinde, Mor Dodo Kilisesi yakınlarında bir inşaat alanında çalışan işçilere çay götüren genç bir çocuğa rastladım ve sevinçten havalara uçtum adeta. Çok sevdiğim ve şu anda İngiltere’de öğrenimini sürdürmekte olan rahiplerden Saliba Er’in kardeş İbrahim’di rastladığım bu genç. Bu köy de sevgili Saliba Er’in köyü. Akşam işim bitip de otelime varınca ilk işim Facebook’tan Saliba’yla yazışıp kardeşinin fotoğrafını paylaşmak oldu.


Bu köyün konumu tarihte de çok önemli. Dört kapısı olan ve İstanbul – Bağdat arasındaki yollar üzerinde vergi alınan önemli bir kontrol noktası aslında.

Köyün 2km kadar dışında bir de Mor Barsavmo Manastırı var.

Papaz Saliba’nın hanımı Sara, annesi Gazal Hanım, kardeşleri Gebro ve Corç’la evde uzun uzun sohbet edip çay içtik. Daha sonra benim yol üzerinde bir sonraki durağım olan Öğündük (Midin) Köyü’ne gitmeleri gerektiğini söyleyen Gebro ve Corç’u arabayla o köye götürdüm. Sağ olsunlar bana tüm köyü gezdirip, papazın evine götürdüler ve orada da uzun ve keyifli çay sohbetimiz sürdü. Öğündük Köyü maceramı da bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Pazar, Ocak 19, 2014

Hoyrat Gece

Militan bir sevgiydi… Hoyrattı…
Bir o kadar da duygu dolu, kırılgan.
Koparacaklar benden diye korkarak gecenin karanlığına, yağmur bulutlarının içine saklardım sevgimi.
Bazen gecenin karanlığını, bazen de bulutları örterdim üstüne hafifçe, uykudaki yüzüne bakarak, nefes almaya bile çekinerek, seni uyandırmaktan korkarak. Belki de bu büyü biterse diye korkarak.
Artık geceyi kederim örtüyor kapkara, bulutlardan göz yaşlarım akıyor oluk oluk yeryüzüne.
Düşen her damla belki sevgiyi yeniden yeşertmek umuduyla bırakıyor kendini toprağın bağrına, ta en derinlere erişebilmek için.
Ama hoyrat gece...
Ne gündüz geliyor, ne sevgi yeşeriyor.

(19.01.2014 / Her sene aynı, her sene acı biraz daha büyüyor, canım biraz daha yanıyor.)

Teşekkür Ederim Hrant



Canımın ta içi...
Gideli, bizi burada karanlığın ortasında, yağmurun, karın altında yapayalnız bırakıp gideli tam tamına yedi yıl olmuş...
Nasıl geçiyor zaman...
Sensiz hep bir şeyler eksik.
Gülüşün eksik, sesin, soluğun eksik...
Sensiz hayat kırık, topal, yarım...

***

Sevgili dostumuz Orhan Alkaya ne güzel yazmış bugün seni.

Evrensel Gazetesi'nde herşeyi nasıl özetlemiş.

Bu yazıya rağmen hâlâ kafa karışıklığı, hâlâ akıl debelenmesi yaşıyorsa kişi, hâlâ aklında sana dair sorular varsa, hâlâ bazı şeyleri anlayamıyorsa, tek diyebileceğim: Yaazık.

***

TEŞEKKÜR EDERİM HRANT
Orhan ALKAYA
20 Ocak 2007 tarihli Radikal gazetesinin 2. Sayfası: Üstte büyük bir fotograf, Sera... Yanında küçük bir fotograf, senin resmin, karanfiller... Alttabir fotograf daha; “Bir kadın Orhan Alkaya’ya sarılarak ‘O mu, orada mı yatıyor’ diyor ve ağlıyordu,” yazıyor altında...
Yedi yıl olacak neredeyse, o gazete kolisini ilk defa açtım. Bırak okumayı, bakmayı bile beceremediğim neredeyse bir ayın gazeteleri. 20 Ocak’tan başladım ve ne çıktı karşıma!
O ‘bir kadın’, bizi tanıştıran Nükhet Everi. Adını, Agos’a niyet ettiğinizde Anna Turay’dan duymuştum ilk. ‘Fırat’ olduğun üniversite yıllarında belki karşılaşmıştık. Ayrı fraksiyonlarda da olsak, yakın lokasyondaydık, fakültelerimiz arasındaki mesafe, üç dakika yürümeye bakardı olsa olsa. Ama o yıllarda tanışmadığımızdan eminim.
Hayatımda çok insan oldu. Ama çok çok azı, üstelik daha ilk tanışmada, üzerimde seninki kadar kalıcı bir etki bıraktı Hrant. Yüreğin avuçlarının içindeydi âdeta. Kocaman kolları, kocaman elleri, ayakları, kocaman bir kafası olan, kocaman gülüşlü kocaman bir çocukla tanıştırmıştı Nükhet beni. Bu yüzden Nükhet’e hep müteşekkir oldum.
Agos’un ilk dönemi bir hayli çalkantılıydı diye hatırlıyorum. Kurucu ekipten kopmalar olmuştu. Hem azınlık, hem solda olup, milliyetçi saldırılara, karşı-milliyetçi refleks geliştirmeden var olabilmenin nasıl maharet gerektirdiğini, sen ve arkadaşların, hepimizden çok daha fazla biliyordunuz.
Başlangıçta niyetin tam olarak bu muydu bilmiyorum ama, can nefesini üflediğin, sayfalarına kişiliğinin simyasını kattığın Agos, azgın dalgalara yenik düşmemesi bir yana, ‘ghetto’nuzun kabuğunu kırmayı da başardı.
Üstelik, uzun süre ‘ghetto’ hiç hoş karşılamadı sabanın toprakta açtığı bu derin yarığı, “agos”u. Eski köye yeni âdet getirenlerin yaşadıklarını hepiniz ama en fazla sen yaşadın. Sonrasında diyasporayla yaşadıkların da bunun uzantısıydı.
Sahiden tuhaf adamdın ahparig. Dışarıda diyasporaya çatar, Türkiyeliliği savunur, biz kendi aramızda meselelerimizi çözeriz, gölge etmeyin yeter, diye diklenirdin; memlekete döner altını çize çize “soykırım”ı anlatırdın. Sanki Onuncu Köy’de doğmuştun da gurbeti memleket etmiştin.
Seropyan Usta’nın hazırladığı Ermenice sayfalarınız vardı ama Agos’un ağırlığı Türkçe’ydi. Hatırladığım kadarıyla bu da tepki toplamıştı camiada. Ne yapmak istediğini, 1999’da, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı piyesini sahneye koyarken iyice anladım.
Malûm, Haldun Taner’in piyesinde, Tovmas Fasulyaciyan ve arkadaşları, Güllü Agop’un imtiyazı yüzünden işsiz kalıp turneye çıkar. Moliere’in George Dandin’ini Bursa’da oynayacaklar, bu birinci perde... Ahmet Vefik Paşa trubu bulunca Bursa Osmanlı Tiyatrosu’nu kurar, piyesi Fener Rum çevresine adapte eder ve Yorgaki Dandini adını verir, bu ikinci perde... Üçüncü perde ise Küçük İsmail’in Göksu Gazinosu’ndagösterilen ortaoyunu adaptasyonudur.
Toprağı bol olsun Misak Toros’u aradım, bu işte lisan çok önemli, bizim eskilerde Rum aksanı var da Ermeni aksanında acayip zorlanıyoruz, gel bir el at, dedim. Misakcığım ikiletmeden geldi ama iki prova sonra, bu iş beni aşıyor, Berç’i getireceğim, dedi. Misak’tan epey gençti Berç Noradunkyan ama “ihtiyarların dilini anlayan tek adam” olarak nam yapmıştı. Toprağı bol olsun Berç’in oyuna katkısı büyük oldu.
Soykırımın ardından sistemli biçimde uygulanan asimilasyon politikaları, Türkiyeli Ermenilerin lisanına ağır darbe indirmişti. Sen gazetede ağırlığı Türkçe’ye vererek, derdini anlaşılır kılmayı seçmiştin. Zaten, Galile de, “Dünya yuvarlak” dediği için değil, Discorsi’lerini Latince yerine İtalyanca yazdığı için enkizisyonda yargılandıydı. Her zamanki gibi doğru ve belalı yolu seçmiştin “Baron”.
Şöyle bir çay içmeye uğramış yahut büyükannesinin vefat ilanını vermeye gelmiş delikanlılardan, genç kızlardan muhabirler, köşe yazarları çıkarttığını biliyorum.Hakikat sihriyle yüklü dokunuşunun yarattığı pek çok mucizeye tanık ettin hepimizi.
Dünya gözüyle son görüşmemizi, Surp Vartanats’ta, Hagop Abi’nin cenaze töreninde yaptıydık. “Aman Hrantcığım, havada suikast kokusu var. Kendine mukayyet ol,” demiştim. Sen n’apmıştın ahparig? Kocaman kolunu omzuma dolayıp, “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” mı demiştin. Hatırlamıyorum ama o öğle sonrası boyunca, seni ilk defa bu kadar dalgın ve hüzünlü görmüştüm.
Güvercin tedirginliği miydi?
Sonra bir kere konuştuk, telefon aracılığıyla. Aynı şeyi söyledim. O sıra bütün arkadaşlarımı uyarıyordum. E, böyle kepaze bir iklimde yaşayınca insanın algısı genişliyor.
Pelitli kasabasından başlayarak, Trabzon Emniyeti’nden süzülerek, İstanbul Vilayetini sarıp Ankara’dan dolanan bir alçaklık, işleneceğini herkesin önceden bildiği bir cinayet senin çoğul yalnızlığını hedef aldı. Yegâne “Khent Baron”umuzu, delifişek bilgemizi arkasından vurdu.
20 Ocak 2007 gazetelerini tekrar koliye koyacağım, ağzını sımsıkı bantlayıp kaldıracağım. Sen hep hayatımdasın çünkü, kardeşim. Kırık omzumun acısı dayanılmaz hale geldiğinde, mesela şunları yazarken, karşımdaki boş iskemlede bütün vücudunla beliriyorsun, acı macı hak getire!
Orta Dünya’nın iyiliğini takdis ettiğin için teşekkür ederim Hrant.

*Oyuncu/Yönetmen/Yazar
www.evrensel.net
Eklenme tarihi: 2014-01-19 06:00:48

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails