Mezopotamya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mezopotamya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ağustos 01, 2015

Fotoğraflardaki Sır

Bundan birkaç sene önce Cumhuriyet Dönemi fotoğrafçılarından olan büyükbabamın fotoğraflarının arasında 5,5x9cm ve 6,5x10cm boyutlarında birkaç fotoğraf buldum.



Fotoğraflar hemen ilgimi çekti, çünkü hepsi Mardin’de çekilmişti. Bunlar o güne kadar nasıl dikkatimi çekmemişti? Onca kez büyükbabamın fotoğraflarını didik didik etmiş ama bunları fark etmemiştim. İşin ilginç tarafı, hepsi de bir arada duruyorlardı.

Bu sorular yerini başka sorulara bıraktı fotoğrafları incelediğimde. Büyükbabam hiçbir fotoğrafta yoktu. Büyük ihtimal o çekmiştir fotoğrafları diye düşündüm. Peki ya bu fotoğraflardaki insanlar kimdi?

Hemen annemin yanına gittim, mutfakta yemek yapıyordu. “Anne, dedem (ben büyükbabama dede derdim o yaşarken, hâlâ da öyle derim) Mardin’e gitmiş, fotoğraflar buldum” dedim heyecanla.

Annem hiç reaksiyon göstermedi, pişirdiği yemekle uğraşmaya devam ederken gayet kesin ve emin bir tarzda “Kemal bey Mardin’e gitmedi” dedi, “o fotoğraflar başkasının olmalı.”

Şaşırmıştım. Biraz da bozulmuştum. Büyükbabamın Mardin’e gitmiş ve fotoğraflar çekmiş olduğunu öğrenmek hoş olurdu tam da “Mardin / Güneş Ülkesi” kitabımı yazma hazırlıklarında olduğum o günlerde. Ne hayaller kurdum iki dakikada kafamda.

Masama oturup fotoğrafları incelemeye başladım. Hemen hemen her fotoğrafta aynı adamla kadın vardı. Belli ki karı kocaydılar ve buralarda geziyorlardı. Kadın ve adam bir çeşmenin başında, Deyrulzafaran Manastırı’nda, adam Deyrulzafaran yolunda tek başına, kadın tek başına Şehidiye Camii minaresi görüntüsüyle, aynı karede bir sefer de adam tek başına, sonra bir fotoğrafta bir grup insan (bu fotoğrafta o çift yok ama fotoğraf belli ki o günlerde çekilmiş, arkada Mardin manzarası), ne amaçla çekildiğini anlamadığım bir başka fotoğrafta boş bir alan var ve birileri görünüyor ama anlaşılmıyor ve son bir foto daha, işte orada bir gariplik fark ettim.

Bu fotoğrafta kadın duruyor, arkasında Mardin görüntüsü ama bu sefer yanında kocası olduğunu düşündüğüm o kişi değil, daha genç bir erkek duruyor ve sanki bir yeri ya da bir şeyi işaret ediyor gibi elini Mezopotamya Ovası’na doğru uzatmış, kadın da ona bakıyor. Fotoğraftaki garipliği hemen buldum! Bunu büyükbabam çekmiş olamazdı, fotoğraftaki hata çok büyüktü. Adamın ileriye uzattığı kolu kadının yüzünü kapatıyordu ve büyükbabam gibi bir fotoğrafçının böyle bir hata yapması mümkün değildi. Peki bu fotoğraftaki adam kimdi? Diğer fotoğrafların hiçbirinde yoktu…



Düşünceleri bir kenara itip fotoğrafları taradım ve bilgisayarda büyük boyutta incelemeye başladım. Gözlerime inanamadım. O Mezopotamya Ovası’nı işaret eden adam benim babam.

Bir şeyler açığa kavuşmuya başlıyordu. Diğer tüm fotoğrafları büyük ihtimalle babam çekmişti ve bu çiftle birlikte geziyorlardı. O fotoğrafı da kadının kocası olduğunu düşündüğüm adam çekmişti.

Peki ama bu fotoğraflar ne zamandandı? Bunlar kimdi?

Hemen Ahmet Maden’i aradım. Bilse bilse o bilirdi. Fotoğrafları görür görmez 1950’li yılların başlarında çekilmiş olmaları gerektiğini söyledi, babamın olduğu fotoğrafta arkada dönemin Emniyet Binası’nın (bugünkü İzala Otel) inşaat halinde oluşundan anlamıştı. Bir de Deyrulzafaran Manastırı’nda çekilen fotoğrafta köşede başını öne eğmiş duran genci hemen tanıdı, “bak bu bizim Bahe” dedi. Hani hikâyesiyle bütün Türkiye’yi ağlatan Bahe, annesinin manastıra bıraktığı, ölene kadar annesini beklediği anlatılan Bahe. Evet, dikkatli bakınca ben de fark ettim. Gülümsedim…  Bahe’yi geçtiğimiz yıl kaybettik, bu fotoğrafları bulduğumda yaşıyordu henüz.


Elimdeki verilere göre, büyük ihtimalle babamın asker olduğu dönemdendi bu fotoğraflar. Babam 1931 doğumluydu ve Diyarbakır’da askerlik yapmıştı. Oldukça da mantıklıydı bu durum. İzinde falan Mardin’e gelmişti belki ve birileriyle geziyordu…

Daha fazlasını bulamadım ve öyle kaldı orada her şey… Ben o çiftin kim olduğunu merak ettim o günden sonra hep. Bir yerden bir şekilde bir şeyler öğrenmek nasıl mümkün olabilirdi? Kimdi bu insanlar? Mardinli olmadıkları belliydi, belki de yabancıydılar. Zaten Mardinli olsalar mutlaka bir tanıyan çıkardı diye düşündüm.

Yıllar geçti… O fotoğrafları zaman zaman sosyal medyada paylaştım. Ama orijinalleri hep elimin altında, gözümün önündeydi.

O fotoğrafları bulduğum günden beri hep “Benim Mardin sevgimin sırrı bu fotoğraflarda” diye düşündüm ve her sefer garip bir his kapladı içimi…

Geçen yıl kızkardeşim Zeynep kendine ait fotoğrafları ayırmak ve çift fotoğrafları alıp albüm yapmak için benden bir sürü fotoğraf götürdü kendi evine ve yine geçtiğimiz haftalarda bana telefon edip, “Nükhet, bendeki fotoğrafların içinden bir Mardin fotoğrafı çıktı, babanın bir fotoğrafı, arkasına da (MARDİN 18-3-951) yazmış” dedi.

Nasıl sevindim. Tarih kesinleşmişti, Ahmet Maden doğru tespitte bulunmuştu.

O fotoğraf da geldi ve diğerlerinin yanındaki yerini aldı. Fotoğrafta babam belinde asker palaskasıyla…


Tamam, askerlik dönemiydi işte. Bu arada Deyrulzafaran Manastırı’nda çekilmiş olan fotoğraftaki rahibin rahmetli Cebrail Allaf olduğunu öğrendim. Ama o çiftle ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamıyordum.

Kim olduklarını öğrenmek için yanıp tutuşmaya başladım. Gittikçe daha çok merak eder olmuştum. Kimdi bunlar? Bu duygumu sosyal medyada paylaşınca bazı tahminler geldi bazı kişilerden ama bu bilgiler pek de inandırıcı gelmedi bana.

Bir akşam yine bu konuda düşüncelere dalmış otururken, Gabriel Rabo’dan bir mesaj geldi. Birkaç yıl önce bu fotoğrafı gördüğünü, o çifti soruşturduğunu ama bulamadığını söylüyordu. Hemen sohbete başladık. Fotoğrafların hikâyesini anlattım. Birine benzettiğini hatta neredeyse emin olduğunu söyledi bana. “Bir dakika” dedi, “bende bir kitap var ve kitapta da bir fotoğraf, onu yollayayım.”

Biraz sonra karşımda yaşlı bir adamın fotoğrafı duruyordu. Evet, dikkatli bakınca elleri, ağız ve yüz çizgileri, çenesi, kaşları, gözleri benziyordu. Ama tam emin olamamıştım.


Gabriel Rabo’nun verdiği bilgiler doğrultusunda bir yandan sohbet ederken bir yandan da internetten araştırmaya başladım. Çok ilginç şeylere hatta bahsi geçen adamın soy ağacına kadar ulaştım. Bir de gençlik fotoğrafı buldum. Kesinlikle 1950’lerden çok önceye ait bir fotoğraf.


Fotoğrafa bakıp kalmışım… Şoka girmiştim sanki… Bu oydu… Yıllardır kim olduğunu merak ettiğim adam işte karşımda duruyordu. Karşımda duran gençlik fotoğrafından onun olduğunu anlamak çok daha kolay olmuştu ama emin olamazdım tabii.

Hemen bulduğum fotoğrafı Gabriel Rabo’ya yolladım. Biraz sonra “Bu o” dedi, “kesinlikle o. Eminim…”

Biraz araştırdım… İnanılmaz bir hikâyeyle karşı karşıyaydım. Bir efsane vardı karşımda…

Efsane profesör lakaplı Arthur (Karl) Võõbus idi fotoğraflardaki esrarengiz adam.

Dünyanın en önemli, en büyük Süryanice uzmanlarından birinin fotoğraflarına bakıyormuşum meğerse senelerdir ben.

Arthur (Karl) Võõbus 1909’da Estonya’nın Tartu Bölgesi’nde Vara’nın Matjama köyünde bir öğretmen çocuğu olarak dünyaya geliyor.

1926’da Tartu’da Hugo-Treffner Gymnasium’u bitiriyor ve 1932’de de Tartu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oluyor. 1933-1940 yılları arasında Estonya Protestan-Luterhan Paulus cemaatinde papaz olarak görev yapıyor.

“Sören Kirkegaard’a göre gerçek Hıristiyan, gerçek Hıristiyan yaşamı ve gerçek Hıristiyan kilisesi” adlı çalışmasıyla 1934’te “Magister Theologiae” ünvanını alıyor. Roma, Paris, Londra, Berlin ve Leipzig kütüphanelerinin ve değişik el yazmaları koleksiyonlarının Süryanice el yazmalarını inceliyor.

Süryaniceyi de üniversitede Estonyalı şair, ilahiyatçı, doğubilimci ve etnolog Uku Masing’den öğreniyor.

20.06.1936’da varlıklı bir tüccarın kızı olan Ilse Luksep ile evleniyor. Haziran gelini Ilse Luksep (fotoğraftaki güzel kadın) 1918 doğumlu ve benim gibi koç burcu. Bu evlilik Arthur’a büyük bir kilisede görev yapma imkânının yanı sıra, araştırmalarını yürütebilmesi için maddi alt yapıyı da sağlamış.

1937 yılında Märt adını verdikleri bir oğulları dünyaya geliyor.

1930’ların sonlarına doğru o güne kadar yayınlanmış olan tüm Süryanice metinler hakkında 3 çalışma yapmış olması gerekiyor.

1940 yılında Rusya’nın Estonya işgalinden kaçarak Almanya’ya yerleşiyor ve 1941’de henüz daha dört yaşında olan oğulları Almanya’nın Schwerin şehrinde ölüyor.

Almanya’da yaşadığı bu dönemde muhalif tutumu Gestapo’nun dikkatini çekiyor ve Almanya’nın Estonya’yı işgal etmesi üzerine yeniden Estonya’ya taşınıyor.

Tartu Üniversitesi’nde “10. yüzyıla kadar Suriye, Mezopotamya ve İran’da keşişlik/manastır hayatı” üzerine doktora yaptığı 1943 yılında çiftin kızları Ruth dünyaya geliyor.

1944’te ikinci kez Rus işgalinden kaçıp Almanya’ya yerleşiyor. 1944-1948 yıllarında mülteci kamplarında papaz olarak çalışan Arthur, 1946-1949 yılları arasında da Hamburg yakınlarındaki Pinneberg Baltık Üniversitesi’nde Eski Kilise Tarihi profesörü olarak akademik kariyerini sürdürüyor. Fakat bu üniversite kapatılıyor ve 1955 yılına kadar Londra’da British Museum’da çalışıyor.

1951 yılında çiftin Eti adında bir kız çocuğu dünyaya geliyor. Bu fotoğraflar çekildiğinde 22 Ocak’ta doğmuş olan bebek demek ki henüz iki aylık. (Tabii onu yanlarında getirip getirmediklerini bilemeyiz.)


Daha sonraları 1977 yılına kadar Chicago’da Lutheran School of Theology’de (LSTC) “Yeni Ahit Bilimi ve Eski Kilise Tarihi” profesörü oluyor.

Arthur (Karl) Võõbus, pek çok bilim akademisinin yanı sıra, Hollanda Kraliyet Bilim ve Sanat Akademisi üyesi ve çalışmaları ağırlıklı olarak “Erken Hıristiyan Dönemi Süryanice Literatürü” üzerineydi.


 Chicago’daki eğitmenliği sırasında Türkiye, Lübnan, Suriye, Irak ve Turabdin manastırlarına 40’ın üzerinde araştırma gezisi yapıyor.


Bu gezileri sırasında Süryanice el yazmalarını fotoğraflıyor. Bu sayede 1,5 – 2 milyon sayfalık bir arşiv ortaya çıkıyor. 1979’da bu koleksiyon baz alınarak Chicago’da “Institute for Syriac Manuscript Studies” kuruluyor.

Yaptığı araştırmaların sonuçlarını örneğin “Corpus Scriptorum Christianorum Orientalium” CSCO gibi yazı dizileri olarak yayınlıyor, 80’in üzerinde araştırması, 240’ın üzerinde Estonca, İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça makalesi var. Pek çok da yayınlanmamış makalesi olduğunu biliyoruz.

1951’de “Sürgündeki Estonya İlahiyat Derneği Araştırmaları” yazı dizisini oluşturuyor. Bunlar popüler ve bilimsel araştırmalar olarak ikiye ayrılıyorlar.

Arthur Võõbus “Doğu keşişliği araştırmaları öncüsü” kabul ediliyor.

Süryanice bilimsel çalışmalarının yanı sıra Estonya Protestan Kilisesi’nin güncel durumuyla ilgili yazıları da var. Estonya dini ve kültürel tarihi üzerine olan bu yayınları akademi duygusal ve kesinlikle anti-komünist olarak tarif ediyor.

Arthur (Karl) Võõbus 25 Eylül 1988’de ölüyor ve 1 Ekim 1988’de gömülüyor.

Hikâyenin tam burasında çok fena oldum, çok garip hissettim. Babam da aynı yıl öldü çünkü, hem de 19 Ekim’in ilk saatinde. Yani 24 gün sonra…

Arthur (Karl) Võõbus’un yaptığı çalışmalar 21. yüzyılı da oldukça etkilemiş. 1998-2004 yılları arasında Tartu Üniversitesi’ndeki çeşitli sempozyumlarda Almanya, İngiltere, ABD, Finlandiya ve Rusya’dan din ve tıp tarihi, dilbilimi ve Doğu Akdeniz arkeolojisi dallarındaki bilim adamları tarafından işlenmiş.

Karısı Ilse’nin öldüğü 2005 senesinde Chicago’daki Lutheran School of Theology, Chicago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü ile Arthur Võõbus’un Süryanice el yazmaları koleksiyonunu kataloglamak ve dijital ortama geçirmek için bir anlaşma imzalamış.

Şimdi inanılmaz bir arşiv var tabii haliyle…

***

Kafamda onlarca soru…

Babamla nasıl tanıştılar? Neler konuştular? Babamla birlikte gittikleri Deyrulzafaran Manastırı’nda ne yaptılar? Mardin’de nereleri gezdiler?

Bu onlarca sorunun yanında onlarca da hikâye beliriyor kafamda…

Bu arada toplu fotoğraftakilerin bazıları büyük ihtimalle o dönemin Protestan Misyonu’ndan birileri, Deyrulzafaran yolundaki küçük kızın da kim olduğunu sanırım bulmak üzereyim…

***

Bence daha pek çok detay eksik ve ben öyle hissediyorum ki, başka şeyler de çıkacak ortaya…

Bu arada en başta belirttiğim “Neden Mardin?” sorusuna bulduğum cevap ne diye merak ediyorsunuz büyük ihtimalle…

Ben bu fotoğrafları bulduğum günden beri hep Mardin sevgimin sebebi bu fotoğraflarda saklı diye düşündüm…

Bu sebebini bir türlü açıklayamadığım, bilemediğim bir duygu içimden gelen.

Ortadoğu coğrafyasına özellikle de Lübnan’a olan sevdamın babamın etkisiyle olduğunu düşünürüm hep. Ama daha derine inince insanoğlunun açıklayamadığı pek çok şey çıkıyor karşısına.

Neydi gerçekte bu Ortadoğu coğrafyasına olan sevgim, Mardin’e olan bu tutkulu aşkım? Yıllardır Süryanice öğrenmek isteyişim ve bunun gerçek oluşunun tam da bu sırrı çözdüğüm döneme denk gelmesi...

Babamla bu insanların yollarının kesişmesi, yüzlerce evet gerçekten de yüzlerce fotoğrafın içinde bunların beni bu kadar derinden etkilemesi, her birine onlarca hikâye yazışım kafamda, benim yollarımın bu topraklarda kesiştiği insanlar…


Öyle derin derin düşündürüyor ki beni bu konular… Ne güzel bir detay, hoş bir hikâye, aman canım sen de, hayat işte falan diyerek geçip gidemiyorum…

Çarşamba, Temmuz 22, 2015

Mor Eşek


Son zamanlarda o kadar çok fotoğraf ağlattı ki beni...
Ama bunların içinde en çok içime dokunan Suruç'ta katledilen gençlerin oyuncak torbasındaki "mor eşek" oldu.
Kim bilir hangi çocuk o mor eşekle oynayacaktı eğer sağ salim gitselerdi karşı tarafa...
Neler düşünecekti? Nasıl hayaller kuracaktı? Bu eşek neden mor diye düşünecek miydi? İleri yaşlarında küçükken bir mor eşeği olduğunu hatırlayacak ve kimsenin görmediği bir anda yüzünü kocaman bir gülümseme kaplayacak mıydı?
***
Yas ilan edilmez… Edilmeyecek belli… Edilmezse edilmesin. İnsan olan gereğini yapar zaten.
***
Öte yandan bir yaşam var akıp giden. Süre gelen onlarca acı var. Başka gerçekler var onlarca...
Tüm bu olanları unutmadan ve gereğini yaparak yaşamaya devam etmek de gerekiyor.
Tepki vermenin, göstermenin çok çeşitli yolları var.
Klavye başında kahramanlık yapanlardan olmadığımı bilen bilir.
Bugüne kadar kaçınız benim hangi sosyal sorumluluk projelerinde olduğumu, neler yaptığımı biliyorsunuz? Çok azınız. O çok azınız da her şeyi bilmez. Çünkü anlatmam.
Rahmetli babamın dediği gibi "cenazende çıksın ortaya yaptığın iyilikler", tıpkı onun cenazesinde hayretler içinde kaldığımız gibi, neler yaptığını ailesi olarak nasıl bilmediğimize şaşırdığımız, şimdi öldüğü gün yas mı tutalım, ne muhteşem bir adammış diye sevinelim mi diye düşündüğümüz gibi...
Bazıları gibi ben bunu yaptım, buraya gittim tarzı vıcık yazılarla vicdanımı rahatlatmam…
Bilen bilir o insanlarla nasıl aynı ritimde nefes aldığımı…
Rahmetli babamın mirasıdır aslında bu bana.
***
Ben bundan sonra iyi olmayacağım...
Ama birileri iyi olsun diye yaptıklarıma kaldığı yerden devam edeceğim.
İnadına gideceğim...
İnsan olarak, turizmci olarak, yazar olarak elimden ne geliyorsa yine fazlasıyla yapmak için gayret göstereceğim.
Bugüne kadar kadınlar, çocuklar ve halk için direkt ya da indirekt ne yaptım ve hatta yaptırdımsa bin mislini yapmak için kolları sıvayacağım ve zaten bu yaptıklarımdan ibaret olan gerçek hayatıma döneceğim...
***
Bunları neden mi yazdım?
Kimse yas tutmuyor, olanları unuttu, neden yazmıyor falan demesin diye...
Nedeni açık: icraat gerek icraat...
Klavye arkasına saklanarak ya da bir kereliğine vicdanını rahatlatarak olmuyor bu işler...
***
Mor evrensel bir renktir... Mor eşek de bundan böyle benim gönlümde bir şeylerin sembolü artık...
***
İyi değilim, iyi olmayacağım...
Birileri iyi olsun diye dönüyorum hayatıma...




Çarşamba, Haziran 18, 2014

Bir İLK'e imza atmak (3. Bölüm - Son)

Batman - Siirt - Şırnak gezimizin son günü pek bir neşeli başladı... Aslında sabah uyandığımda odamdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara biraz korkutmuştu beni, hava yağışlı olmaz umarım demiştim...



Yağmadı tabii, yağmadığı gibi gün boyunca hava epeyce de sıcaktı. Neyse, yola koyulduk.

Bu son günde programda İdil, Öğündük / Midin ve Haberli / Basibrin vardı. İdil'e gitmek için yine Cizre'den geçmemiz gerekiyordu, bu da Kasrık Boğazı'ndan yeniden geçmek anlamına geldiğine göre, orada bir duralım dedik. Zaten gösterecek bir şey de vardı...

Suların içindeki tahtlar Kasrık Boğazı'nın ürkütücü güzelliğini azıcık yumuşatıyor.



Daha turizm açısından çok yol alması gereken bir bölge burası. Bir çay yaptıramadık. Bu konuları ayrıca yazmayı düşünüyorum.

Kasrık Boğazı... Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun sınırı. Cudi ve Gabar Dağları'nın arası... Böyle bir güzellik, böyle bir büyü nerede var? Ürkütücü ve aşık edici...




Burası çok önemli ve stratejik bir geçit olmuş binlerce yıl boyunca. Bu arada Part süvarisini gördünüz mü?



Siz ona bakarken ben de bir selfie yapıp kaçayım...



Kaçmak ne mümkün? Dünyanın en mutlu kedisini Kasrık Boğazı'nda bulacağımı söyleseler bana gülerdim. Bütün grubumun ortak kararı bu kedi dünyanın en mutlu kedisi. İnşallah hep öyle kal.



Kediyi sevip okşayıp vedalaşıyor ve yola çıkıyoruz. Kaptanımız Cemal kavşaklarda gördüğü her tabelada duruyor ve fotoğrafını çekiyor. Bu hastalık kısa sürede gruba ve ardından bana da bulaştı...




Daha bir sürü yer ziyaret edeceğiz ama Cizre'de Mêm û Zîn heykelinin önünde durup fotoğraflıyoruz o muhteşem destanın iki kahramanını.



Yolda Ahmet Güneştekin'in Yüzleşme sergisindeki bazı eserlerine yazdığım yazılardan birini okuyorum: Mêm û Zîn'in Güneşi. Galiba herkes beğeniyor. Okumadınızsa siz de okuyun bence... Bu blogda yazılarım arasında var.

İlk durağımız Şırnak'ın İdil ilçesi. Meryemana Kilisesi'ni ziyaret ediyoruz.



Keyifli sohbetler ediyoruz...





Midin Köyü'nü en sona bırakmaya karar veriyorum ve Basibrin Köyü'ne gidiyoruz. Günlerden Pazar... Ben kilisenin papazı Saliba Elden'i bulmaya evine gidiyorum, köy meydanında ve kilisede bir hareket var...





Papaz Saliba Elden'i çok seviyor gezginlerimiz. Bayağı uzun sohbet ediyoruz kendisiyle kilisenin avlusunda ve içinde.



Sonrasında da dışarıda biraz vakit geçirdik... Bazılarımız koyu sohbetlere daldı cemaatle, ben de kilisenin damına çıkıp etrafı seyrettim.






Sonra köyden ayrılıp son köye gittik. Öğündük / Midin.

Mor Yakup Kilisesi'nde Melfono Favlus'la koyu ve keyifli bir sohbete daldık...








Cizre'ye dönmeden köyde biraz dolaştık...







Doğa o kadar güzel ki burada...



Ve Cizre'ye dönüyoruz... Cizre'ye tepelerden bakmak bambaşka bir mutluluk... Seyr-i Cizre'de yemek yiyor ve vakit geçiriyoruz.



Sevgili dostlarımız da bizimle... Müthiş bir final yaşıyoruz. Cizre'nin muhteşem gençlerinden muhteşem bir müzik ziyafeti...



Her şey o kadar güzel ki, herkesin ortak bir duygusu var: Bitmesin... Bu güzel anlar bitmesin...

İlginçtir, son saatler geçmek bilmedi ve sanki zaman durdu Cizre'de...

Öylesine mutluyduk işte!

Bir Antonina Turizm klasiği olan sertifika törenini de yapıp, istemeye istemeye de olsa dostlarla vedalaşıp yola koyuluyoruz. Uçak zamanı yaklaşıyor.



Bir İLK'e imza atmanın gururu, coşkusu, mutluluğu ve güzel hatıralarla dolu bir yolculuğun daha sonuna geliyoruz.



Her şey çok güzeldi, çok keyifliydi...

Bir sonraki gezimiz Kasım ayında... Bence böyle bir güzelliği kaçırmayın...

Pazar, Haziran 01, 2014

Bir İLK'e imza atmak... (2. Bölüm)

Turun ikinci gününde sabahleyin sevgili misafirlerimizi bilemem ama bende heyecan had safhada... Canım Şırnak'a, Cizre'ye gideceğim. Çok mutluyum.

Harika bir doğa eşliğinde Siirt - Eruh - Şırnak yolunda gidiyoruz.




Şırnak merkeze çıkmadan önce hem valizleri bırakmak, hem de ihtiyaç molası vermek için Şehr-i Nuh otelimize uğradığımız anda bizimkiler gelin arabası gördüler ve arabanın önünü kestiler. (Çok şekerdi!)



Şırnak merkeze gelip yemek molası verdik. Ben de salata ve patlıcan kızartması vs yemek için hemen meydanda serin bir noktaya oturdum Betül ve Ayşe ile.



Yemekten sonra lokantanın üst katında kahve içtik, tatlı yedi Ayşe ve Betül ben de fotoğrafladım yemediğim Haşhaşe'yi ve kahvemi.



Artık Cizre'ye gitme vaktidir.

Yola koyuluyoruz ve Kasrık Boğazı'nı geçiyoruz.





Cizre'ye vardık sonunda ve tabii ki Mêm û Zîn bizi karşıladı...



Bu arada mutlaka belirtmem gereken bir şey var:

Cizre Kaymakamı Şenol Koca (eski Mardin Vali yardımcısı ve benim için dosttan da öte bir dost) ile konuşuyoruz kaç gündür. Ne yazık ki kendisini göremedim, Mardin'de bir işi vardı. Fakat bizlerin rahat etmesi için her türlü yardımı yaptı sağ olsun.

Sevgili dostum Ömer Zeren ile buluştuk ve bize gün boyu eşlik etti. Bizi ne sürprizler bekliyormuş, haberim yoktu :)

İlk olarak kalede gezmeye başladık. Kale kazılarını inceledik.





Dicle manzarasını seyreden şalvarlı köylüler... :) Çok şeker şu bizim kızlar... İyi ki varsınız. Sizlerle her yolculuk daha renkli.



Mêm Zindan'ı açıldı özel olarak ve incelemeler başladı...



Sayın Cizre Kaymakamı Şenol Koca yeni açılan Kültür ve Sanat Merkezi'ni de görmemizi istedi. Sanırım kadınlar için düşünülmüş bir merkez bu, el sanatlarını değerlendirmek adına. Kendisinden dinlemeyi arzu ediyorum. Hayırlı olsun diyorum...



Dicle... Benim güzel yüzlüm...




Aslanlı Kapı'yı görmeden olmaz...


Kaleden çıkıp ilk olarak Ulucami'ye gidiyoruz. Bu arada baştan beri basın da yanımızda. Ne de olsa bir ilk yaşanıyor. Bölgeye ilk defa bir turist kafilesi geliyor. Haber değeri var haliyle.


Ben aynı ben... Hep aynı poz... Seviyorum ben burayı, ne yapayım?


Biraz da çıtayı yükseltelim... Bakışları da... :)


Mêm û Zîn... Mezarların başındayız... Beni daha çok etkileyen bir efsane yok...


Abdaliye Medresesi, Nuh Peygamber Türbesi (ne kötü restorasyonlar bunlar) ziyaret edildi.


Benim canım mucidim, El Cezeri'min mezarında bendeniz. Öyle severim ki üstadı!


Kırmızı Medrese'deyiz... 16. yüzyılın güzel örneği.


Sen ne güzel şeysin öyle!


Kırmızı Medrese'de hepimizle söyleşi yapıldı.






Sen hâlâ bizi mi seyrediyorsun?


Artık Cizre Çarşısı'na yürüyebiliriz...

Çarşaf bir sembol Cizre'de. Zîn için tutulan yas...


Çarşı yine çok neşeli ve renkliydi...








Günün yorgunluğunu atmanın en iyi yolu Dicle kıyısında bir çay içmektir (limonata da olabilir).



Nefis türküler dinleyip otelimize Şırnak'a dönüp otelimize geldik.


Bizim grup yerel basını inceliyor...


Yemek öncesi yine söyleşiler vardı benimle ve misafirlerimizle...



Yemekler yendi, sohbetler edildi... Herkes dinlenmeye çekildi.

Yarın için de heyecan dorukta. İdil'e gideceğiz ve bir de Öğündük ve Haberli'ye de...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails