Pazartesi, Kasım 19, 2012

Ahmet Güneştekin "Yüzleşme" Sergisi



Sanatçının yaratış serüveni uzun ve sancılı bir süreçtir. Eserini yaratırken, sanatçı her şeyini koyar ortaya; ruhu çırılçıplak kalır, her şeyle hesaplaşır, her şeyle yüzleşir, hatta yara bile alabilir. Serüven eserin ortaya çıkması ile biter ve sanatçı mutlaka başka bir serüvene doğru yelken açmıştır.

Ortaya çıkan eser ise, ulaştığı kitlelere, kişilere aittir artık. Sanatçıdan çıkmıştır bir kere. Bu sefer de, eserle iletişime geçen kişi kendi serüvenine doğru yola çıkar.

Ben bir resim ya da sanat eleştirmeni değilim. Bu nedenle benden bir eleştiri yazısı beklemeyin. Tamamen yukarıdaki düşüncelerim doğrultusunda olacak bundan sonraki satırlar da. Tiyatro tabiriyle “seyirci dramaturjisi” yapacağım.  Gözlerimin, beynimin, gönlümün ve ruhumun çıktığı serüveni, gördüklerim karşısında hissettiklerimi aktarmaya çalışacağım size…

Yeryüzünde iki kişi bile herhangi bir objede aynı ilişkileri algılamaz. O yüzden aktaracaklarım benim duygularım, algılarım. Belki sanatçının söylemek istedikleri bile olmayabilir.

Ahmet Güneştekin’in Antrepo No. 3 mekânında “Yüzleşme” diye bir sergi açacağını duyduğumda çok heyecanlandım. Mekânı bildiğim için, o devasa alanları nelerle dolduracak diye tahmin yürütmeye çalışıyordum.

“Yüzleşme” sergisinden önce de Ahmet Güneştekin’in eserlerinden ve sanatından haberdardım tabii ki. Onun sanatının, eserlerinin, nerede, ne zaman ve nasıl ruhuma dokunduğunu ise çok iyi hatırlıyorum. Eserlerinin girdabının içine çekilişim gökyüzünde oldu, uçakta… Yerden bilmem kaç bin metre yükseklerde, bir yerlerde… Aslında koordinatları da hatırlıyorum: Kuzey Mezopotamya’nın üstünde bir yerlerde…

Heyecanla beklemeye koyuldum. Nasıl bir şey olacaktı bu sergi acaba? Adı bile ürkütüyordu beni: “Yüzleşme”.

Serginin açılış günü yaklaştıkça sosyal medyada paylaşmaya başladı Ahmet Güneştekin eserlerinden detayları ve benim de kafamda bazı şeyler canlandı, yerine oturdu.

Mezopotamya coğrafyasının delisi, zamanının neredeyse kendine kalan her anını Mardin – Diyarbakır – Hasankeyf – Batman yöresinde geçiren ben, daha sergi alanına adımımı atar atmaz eserlerin yüzüme alev alev patlayışına şahit oldum, tek tek gönlümü ve ruhumu esir alışlarına. Mezopotamya şaha kalktı. Mezopotamya deniz oldu, efsaneleriyle, tarihiyle, müziğiyle, insanıyla, yaşadıkları ve yaşattıklarıyla üstüme geldi.

Antrepo’da attığım her adımda her eserin ne kadar ince elenip sık dokunarak, nasıl ince bir matematikle sergilendiğini fark ettim. “Muhteşem” tabiri duygularımı ifade edebilmek için az bile kalıyor…

Sanat anarşik bir olgudur. Sanatçı da anarşisttir. Hiçbir kalıba, kurala, kurama sığmaz, sığmamalıdır. Bunun tersini yapmak isteyenlere de izin vermemelidir. Herkes de sanatçı değildir, olamaz da. Ahmet Güneştekin hiçbir ekole, hiçbir kurama bağlayamayacağınız, kendi tekniğini, üslubunu yaratmış, hep daha iyiye gitmek için uğraşan ve bunu da, eserlerin karşısında duran kişiye çok iyi hissettiren bir sanatçı. Gerçek bir devrimci sanatçı.

Rahmetli babam eğer iş adamı olmasaydı kesin çok iyi bir ressam olurdu. Güzel resimler yapardı. Çocukluğumda gecenin bir saatinde uyandığımda onu değişik tekniklerle resim yaparken bulurdum. Dünyanın en önemli ressamlarının hayatını, eserlerini dinledim ondan. Bir resme nasıl bakmak gerektiğini, bir ressamın göz sorunu olup olmadığını nasıl anlayacağımı, solak ressamı fırça vuruşlarından nasıl ayırt edebileceğimi anlatırdı bana.

Bir fotoğrafçı torunu ve resim yapan bir babanın kızı olarak hep “bakmak değil, görmek” kavramını dinledim onlardan ve sanırım öğrendim de.

Ahmet Güneştekin solak ressamlardan ve bu da beni son derece heyecanlandıran bir özelliği. Sergiyi gezerken her eserin önünde uzun uzun durup, detaylara bakmaya ve onun sol fırça darbelerini görmeye çalıştım. Muhteşem bir duygu.

Ben Ahmet Güneştekin’in eserlerinde çok hırslı ve tutkulu bir sevgi görüyorum. Bir şeye inanıp, bir şeyi sevip, ona kendini ve tüm ruhunu adamayı görüyorum.
Eserleri bir girdap gibi. Karşısında duruyorsunuz ve kısa bir süre içinde sizi içine çekiyor. Anlatacağı çok şey var o eserlerin.

Serginin adı olan “Yüzleşme” lafı bile düşündürdü beni daha sergiye gitmeden. Sergi alanında kocaman bir aynayla karşılaşacağımı düşündüm. Yanılmamıştım, Ahmet Güneştekin’in tüm eserleri bir ayna aslında. Hepsi ayna tutuyor herkese ve her şeye. Hele hele “Yüzleşme” salonuna gelip eserin içindeki aynaları görünce, karşısına geçip baktım parçalara ayrılan suretime ve tam karşımda duran tarihe.

Mezopotamya’nın sesleri, renkleri, kokuları, dengbejlerin sesleri doldurdu bulunduğum odalardaki her boş alanı.




Mezopotamya coğrafyasına, Mezopotamya ovasına hayat veren güneş, toprağa hem bereketi getiren, hem de bağrını cayır cayır yakan güneş, her resimde bir köşede ve her eseri aydınlatıyor, her esere hayat veriyor.

Kaçış yok, nereye dönerseniz dönün yüzünüzü… Yüzleşiyorsunuz…

Herkesin algılama, kavrama şekli farklıdır. Kimi yazarak, kimi okuyarak, kimi bakarak, kimi de duyarak algılar, kavrar. Herkese, her beyne göre bir şey var burada. Videolar da öyle… İnsanlık suçları, sesler, acılar… Yüzleşin, sakın atlamayın, kaçırmayın, kaçmayın…

Her eserinin önünde,  Ezidiler gibi güneşin karşısına geçmiş ve içimden geçenleri güneşe söylerken buldum kendimi.

Mezopotamya’nın kadim topraklarının gizemi sardı beni her eserde, türküler, şiirler, destanlar sardı etrafımı bu topraklardan doğan. Mezopotamya’nın geçmişten günümüze bildiğim tüm sanatları var hepsinde.

Ahmet Güneştekin Anadolu’yu çok iyi özümsemiş bir sanatçı. Onun diğer işlerini bilenler anlarlar ne demek istediğimi. “Güneşin İzinde” belgeselleri ve yaptığı daha pek çok iş.


Şahmeran, Simurg, Troya, Güneşe Açılan Kapılar, Mevlana, Paradoks ve Yüzleşme onlarca eser ve konu arasında beni en çok heyecanlandıranlar oldu, ne yalan söyleyeyim…

“Paradoks” fenomen diye adlandırılabilecek eserlerden. Benim içimi acıttı aslında. Bölünmüşlükleri gördüm. Bütünden parçalara ve parçalardan bütüne gitmeyi değil de, parçalanmışlıkları gördüm.

“Güneşe Açılan Kapılar” defalarca dönüp dolaşıp önüne gittiğim eserlerden biri oldu. İnanılmaz bir detay var orada benim için ve o detay Ahmet Güneştekin’in evrensel boyutunu, evrensel kimliğini gözler önüne seriyor. Üç dinin kapısı duruyor karşınızda, o kapılara ulaştıran serüven, detaylar, renkler… Alıp götürüyor sizi. Ama bitirmiyor orada. Üç kapıdan sonra öyle bir yol, öyle bir detay var ki, sizi içine alıp orada olmayan evrensel kapının önüne götürüp bırakıveriyor. Mor rengiyle de evrenselliğin gerçek aynası o yol. Kendimi “Bilgi Kitabı”nın kapağına bakıyor gibi hissettim. İnanın defalarca dönüp dolaşıp o odaya gittim ve o eserin karşısından zor ayrıldım.

Bir diğer heyecanı da sergiye adını veren eserlerin olduğu odada yaşadım. O odaya da defalarca gidip dakikalarca kalıp inceledim hepsini tek tek. Tabii boyum yettiğince ve gözlerim detayları görebildiğince. Bahsettiğim eserler “Yüzleşme” adı verilen muhteşem yapıtlar.


“Yüzleşme” bazı detaylarıyla beni nefessiz bıraktı, Mezopotamya’nın orta yerinde cayır cayır yaktı.


Her eser farklı yerlere savurdu beni, Mezopotamya'ya, Batı Anadolu’ya, Orta Anadolu’ya, Bizans İstanbul’una ve daha pek çok duygu ve boyutlara.


Eserlerin karşısına geçip bakmakla bitmiyor iş. Tam algılayamıyorsunuz, her şeyi göremiyorsunuz. Değişik yönlerden ve açılardan incelenmeleri gerekiyor. Bu nedenle de bazı eserleri asılı oldukları yerden indirip yere yatırmak ve yanına uzanıp dokunmak, her detayını incelemek, farklı açılardan bakmak istedim.

Ahmet Güneştekin’in eserlerinin bende bıraktığı izlenim, hep devam eden, her sefer bir adım daha öteye götüren, akıcı, devinen, yerinde durmayan, duramayan ve umut vaat eden bir duygu şöleni.

Ben şimdi bu sergideki eserlerden esinlenerek kurguladığım deneme yazılarımı yazmaya başlayacağım. Siz de 30 Aralığa kadar kendinize bir iyilik yapın, gidin bu sergiyi görün, yüzleşin! Kaçırılmaması gereken bir iş. Türkiye’de yapılmış en iyi işlerden biri, belki de en iyisi, ta ki Ahmet Güneştekin bir sonraki işiyle daha iyisini yapana kadar.

Eline, beynine, gönlüne sağlık Ahmet Güneştekin…

Ömrün uzun, eserlerin sonsuz olsun…











Perşembe, Mart 15, 2012

Labirent (*)

Merdivenleri ağır ağır çıkmaya başladı.

Yorgun, bıkkın, bitkin gibiydi. Garip hissediyordu bugün. Her gün çıkmaya alışık olduğu bu basamaklar nedense bitmeyecekmiş gibi geldi ona.

Gözlerini kapatıp iç çekti. ‘Haaaahhh’ diye çıkan sesten rahatsız olup gözlerini açtı. Başını kaldırıp yukarıya baktı. Merdivenlerin başında bekçilerden iki tanesi ona bakıyordu.

Gülümseyerek ve canlı adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı. Son basamağa geldiğinde gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı ve canlı bir ses tonuyla ‘günaydın’ dedi bekçilere. Bekçiler de gülümsediler. Erkek olan alçak tondan bir ‘günaydın’ dedi, kadın olan bekçi ise yüksek sesle ‘günaydın Nihal hanım’ diye karşılık verdi…

Durdu ve etrafına bakındı. Bir turist rehberi grubuna güzel Almancasıyla müzeyi anlatıyordu. Gülümsedi. Yürüyüp yolunun üstündeki grubu rahatsız etmemeye çalışarak sağdan ikinci odaya girdi, bekçi kadın da peşinden.

Odanın sonunda tüm heybetiyle camın arkasında duran kapıya baktı. Gülümsedi. Bir müddet o güzel kapıyı seyretti. Hayranlıkla baktığını gören bekçi kadın: ‘Nihal hanım, bu kapıyı çok mu seviyorsunuz?’ diye sordu gülümseyerek.

Gözlerini kapıdan ayırmakta zorlanarak bekçi kadına dönüp: ‘Cizre Ulu Camiinin kapısı. O çok özeldir. Evet, çok seviyorum… Artukluları seviyorum, o dönemi seviyorum, bu kapının bu müzeye getiriliş hikayesini seviyorum. Bu kapının tek başına kalmış tokmağını seviyorum, El Cezeri’nin robotlarını seviyorum…’ dedi ve durdu. Bekçi kendisine gülümseyerek bakıyordu.

‘Anladı mı acaba dediklerimi?’ diye düşündü ve başını salladı. ‘Anlamıştır canım bu müzede çalışıyor, genelde bu odaya o bakıyor, herhalde duvardaki yazıları da okuyordur’ dedi içinden ve yeniden gülümsedi.
‘Aslında’ dedi alçak bir ses tonuyla ‘aslında bu odanın enerjisini seviyorum.’

Yürüdü, diğer kapıya yöneldi. Bekçi de peşinden geldi. ‘Haydi kolay gelsin, iyi nöbetler’ dedi.

Koridorda koşarcasına ilerledi ve Divanhane tabelasına gelince sola dönmesi gereken yerde yavaşladı. Soldaki odaya girdi, sağdaki kapıdan Divanhane’den bir önceki odaya girince iyicene yavaşladı ve durdu. Etrafa bakıyormuş gibi yaptı. ‘Bu oda da bir garip’ diye geçirdi içinden…

Başını sallayıp Divanhane’ye geçti…

Divanhanenin bekçisi gülümseyerek yanına geldi: ‘Günaydın Nihal hanım!’ dedi.

Başı döndü bir anda. Sağ elini başına doğru götürüp gözlerini kapattı…

Dışarıda yağan yağmurun sesi, dehlizlerdeki meşalelerin ateşinin çıtırtılarını bastırıyordu. Her yerde yanan mumlar aydınlatıyordu sarayı.

Bir erkek sesi duydu:

‘Gücün ve yiğitliğin leoparı, cesaret ormanının kaplanı…’

Sesin nereden geldiğini anlamak için etrafına bakındı. Kimseyi göremedi. Cama doğru ilerledi. Dışarıya bakmaya çalıştı, karanlıktı dışarısı.

Sesi gene duydu:

‘ Kutsal bir şevkle dolu kahraman, zafer arenasının Rüstem’i, toprak hakimiyetinin tanziminin aslanı…’

Korkar gibi etrafına baktı, başını çevirip geriye baktı, kimseyi göremedi.

Dönüp cama doğru baktı ve biraz tereddütle elini uzatıp pencereyi açtı. Demir parmaklıkları tutup dışarıya bakmaya çalıştı. Kapkaranlıktı dışarısı…

Sesi duydu gene:

‘Tüm güçlerin denizlerinin değerli incisi, müminlerin savunucusu…’

Korkuyla bıraktı demir parmaklıkları ve hemen camı kapattı.

Odanın ortasına doğru yürüdü. Etrafındaki mumlara baktı. Mumların titreyen ışığına daldı. Sağ elini boğazına götürdü. Sanki nefes alamıyormuş, boğuluyormuş gibi tuttu elini boğazında. Gözleri açıldı alabildiğince.

Gözünü kapattı. Bir hırlama sesi duydu, bedeni kasıldı.

Gözünü açtı. Eli boğazındaydı. Elini indirdi. Gün ışığı gözünü kamaştırdı. Karşısında gülümseyen bekçiye ‘günaydın’ dedi.

(*) Bu yazı ham malzemedir. Bir deneme yazısı özelliği taşısa da ‘Labirent’ romanımın ufak bir kısmıdır. 15 Mart 1536’da öldürülen Pargalı İbrahim Paşa’nın ölümünün 476. yılı nedeniyle öylesine, onun anısına sizlerle paylaşmak istedim.

Pazartesi, Şubat 13, 2012

Sıcak




Güneş bembeyaz bir sıcaklıkla yakıp kavuruyordu uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde…

Eski bir kırmızı otobüs durdu uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde…

Uçsuz bucaksız bozkırın orta yerinde duran otobüsün kapısı açıldı…
Otobüsün motoru hırıltıyla çalışıyordu…

Açılan kapıdan ince topuklu kırmızı bir ayakkabı bozkıra bastı. İkinci ayakkabı da birincinin yanına indi. Küçük rengi solmuş bir valiz ve askılı kırmızı bir çanta yere kondu.

Kırmızı topuklu ayakkabıların üstünde bir çift bacak dizlerin tam hizasındaki kırmızı eteğe kadar uzanıyordu.

Otobüsün kapısı kapandı. Bir iki saniye sonra motorundan çıkan hırıltılarla yoluna devam etti.

Vücut hatlarını ortaya çıkartan kırmızı eteğin üstünde gene vücudunu sımsıkı saran saten beyaz bluzun üstündeki kırmızı ceketin kolları kalktı.

Ceketin içindeki kollar saçlarını ustaca ve çabucak toplayıp elindeki eşarpla sararken tozu dumana katarak uzaklaşan otobüsün arkasından baktı.

Sol elini beline koyup yüzünün büyük bir bölümünü örten siyah güneş gözlüğüne rağmen sağ elini gözlerinin üstüne siper edip etrafa baktı.

Bir adım attı ve sendeledi. Kırmızı ayakkabının ince topukları bozkırda sendeletmişti. Düşecek gibi oldu. Durdu…

Biraz düşündü… Sonra vücudunu saran sıkı kıyafet yüzünden zorla ama zarif bir şekilde eğilip ayakkabılarını birer birer çıkarttı.

Ayaklarını tek tek yere bastı.

Yerlerin sıcak olduğu yüzünün gerilmesinden anlaşılıyordu…

Kırmızı ayakkabıları sol eline aldı. Sağ eliyle gözlüğü çıkartıp etrafa bakındı.

Gözlerini kırpıştırdı. Sağ elini gözlüğü bırakmadan siper etti gene gözlerinin üstüne.

Güneşe bakmaya çalıştı.

Çok beyazdı ışık, yoğun ve çok beyaz.

Her şey ve her yer bembeyaz gibi geldi sarı sıcak bozkırda…

Gözlüğünü taktı.

Eğildi, dizlerini kırarak çömeldi. Gözlerini kapattı. Elini uzatıp yerden bir avuç kum aldı.

Bir müddet elindeki kumu hissetmeye çalışır gibi tuttu avucunun içinde.

Kumun ne işi vardı bozkırda?

Yüzünü buruşturdu.

Parmaklarını araladı yavaşça. Kum tane tane dökülmeye başladı parmaklarının arasından.
Gözleri kapalı bu anı hissetmek istercesine içini çekti ve hızla parmaklarını kapatıp kumları tuttu ve kendi kendine kıkırdadı.

Gözleri hala kapalıydı…

Gözlerini açtı.

Kumu yere atıp ayakkabıları yere bıraktı, ayağa kalktı, gözlüğünü çıkartıp sağ eline aldı ve aynı elini gene siper etti gözlerine, ışığa baktı, uçsuz bucaksız uzayıp giden bozkıra baktı.

Gözlerini kapatıp uzun uzun nefes alır gibi iç çekti.

Uzaktan dörtnala gelen bir atın sesini duydu. Atın kişnemesiyle gözlerini açtı.  Kahverengi bir at, dörtnala geliyordu karşıdan. Üzerinde bir adam vardı. Şaşırdı. Bu nasıl at binmek diye düşündü. Atın üstünde eğer yoktu. Adam atın sırtına yapışmış gibi uzanmış, sol eliyle atın yelesini tutarken sağ kolu ile de boynunu kavramıştı… Yanlış mı gördüm diye baktı yeniden.

Gözlerini kapattı. İçinden saymaya başladı… “Biiir… ikiiii…”

Gözlerini açtı.

Kahverengi at dörtnala geliyordu karşıdan, adam yoktu üzerinde.

Şaşırdı. Başını sallayıp gözlerini kırpıştırdı.

At iyice yaklaştı ve yanından dörtnala geçip giderken tozu toprağa karıştırdı.

Eliyle suratına gelen kumu silkelemeye çalıştı, gözlerini temizleyip gözlüğünü taktı ve atın peşinden baktı.

At dörtnala uzaklaşıp gitti uçsuz bucaksız bozkırda.

Uzun bir nefes aldı.

Eğildi ve yerdeki kırmızı ayakkabıları giydi, askılı kırmızı çantasını sağ omzuna takıp üstünü başını düzeltti, eteğini çekiştirdi. Rengi solmuş küçük valizi de eline alıp derin bir nefes aldı ve uçsuz bucaksız bozkırda otobüsün gittiği, atın geldiği yöne doğru yavaş yavaş yürümeye başladı.

Sıcak ve arada sırada kupkuru esen ve kavuran rüzgâr yüzünü yalamaya başladı.

Bembeyazdı sıcak.

Zorlanarak da olsa yürümeye devam etti. İnce topuklu ayakkabılar yürüyüşünü yavaşlatmaya ve hatta zorlamaya başladı.

Sendeledi.

Rengi solmuş küçük valizi yere bıraktı, gözlüğünü çıkarttı, derin bir nefes alıp gözlerini kapattı.

Gözlerini açtı.

Küçük bir çocuk duruyordu karşısında. Üstünde atlet ve don, ayakları çıplak. Kollarını dirseklerinden yukarı doğru kıvırmış ve yumruklarını sıkmış, dişlerini kenetlemiş, yüzünü germiş, sanki bembeyaz güneş ışığı yüzünden gözlerini sıkıca kapatmış.

Çocuğa bakakaldı.

Çocuğun yüzündeki gerginlik kocaman bir gülümsemeye dönüştü ve aniden gözlerini açtı.

Göz göze geldiler. Çocuğun kocaman simsiyah gözlerinin içi gülüyordu. Çocuğun gülümsemesi gittikçe daha da yayılıyordu yüzünde.

Çocuk hızla arkasını dönüp otobüsün gittiği, atın geldiği yöne doğru minik adımlarla koşmaya başladı.

Başını ellerinin arasına aldı, yere eğdi başını. Kırmızı ayakkabılarını gördü ayağında. Gözlerini kapattı. Dudaklarının arasından çıkan  “biir” sesini duyup saymaktan vazgeçti ve gözlerini açtı.

Çocuk yoktu. Çocuğu görmeye çalışır gibi bakındı etrafına…

Ceketini çıkarttı. Vücudunu saran askılı saten bluzu eteğin bel kısmına doğru döküldü serbest kalmanın mutlu zarifliği ve neşesiyle. Ceketi elinde tutup ayakkabılarını attı ayağından. Eğilip sol eli ile kırmızı ayakkabılarını aldı yerden. Sol koluna kırmızı ceketini, sağ omzuna da askılı kırmızı çantasını astı, yerdeki rengi solmuş küçük valizi de sağ eline aldı.

Güneşin bembeyaz sıcaklıkla yakıp kavurduğu uçsuz bucaksız bozkırın ortasında yürümeye başladı…

Otobüsün gittiği, atın dörtnala geldiği, küçük çocuğun koşarak uzaklaştığı yöne doğru…

Perşembe, Şubat 02, 2012

İçimdeki Müzik (*)


Öylesine yazasım var bugün...

Bir Şubat sabahında karın altında kalan duygulara...

Yazasım var...

Öylesine!


İçim müziğin ritmi... Müzik her yerim...

Notalar üstüme geliyor birer birer...

Her hücrem müziğin kendisi sanki.

                     *  *  *

Kaçışların uzak sessizliğinde

Özlemin 'avucunun içinde' can.

                     *  *  *

Her yer, her taraf müzik...

Bembeyaz bir örtü üstümü örterken

çabuk, aceleci, telaşlı...

Hiçbiri bastıramıyor içimdeki müziği.

(*) Minicik bir deneme yazısı, kısacık. Aynı Şubat ayı gibi. Ama içi anlam ve duygu yüklü, gizli saklı da olsa. Aynı Şubat ayı gibi. Bazen kısacık yazılar onlarca sayfalık yazılardan daha fazla şey söyler. Aynı Şubat ayı gibi.

Pazar, Ocak 29, 2012

Zaman Durur Mardin'de - 1



2002 senesinde Mardin'de çektiğim bir fotoğraf. Fotoğraftaki yer Cercis Murat Konağı. Fotoğrafta görünen teras artık camlarla kapatılmış, tepesi örtülmüş vaziyette ve restoranın ana mekânı olarak kullanılıyor.

Konak Mardin'in en önemli mimarlarından Sarkis Bin Lole tarafından yapılan onlarca eserden biri.

Buraya kadar iyi hoş ama bu fotoğrafta hep içimi burkan bir şey vardır, adlandıramadığım bir şey...

Bugün onu bulmaya çalışacağım burada.

Önce utangaç utangaç kendi avlusuna sonra da ovaya bakan gözleridir pencereleri Mardin evlerinin Murathan Mungan'ın dediği gibi. Bu konakta da bu vardı hep, en azından bu terasın üstü örtülmeden önce.

Yaşadığımı, nefes aldığımı hissetmek için mutlaka çıkıp uzaklara baktığım bir terastı burası fotoğraftaki haliyle. Önümde sonsuza dek uzandığını düşündüren Mezopotamya Ovası, kafamı çevirip arkama baktığımda gökyüzüne değdiğini düşündüren taş kale...

Özgürlük duygusunu en çok bu terasta hissettim ben senelerce. Tüm o feodal sistemin, hâlâ yaşayan aşiret ve cemaat kavramlarının dört duvar arasına sıkıştırdığı özgürlükler bu teraslarda patlama noktasına ulaşıyordu bence.

Evet ben Mardin'in tüm taş konaklarının teraslarında özgürlük hissi duyarım. Ama en çok bu konakta bunu iliklerime kadar hissetmişimdir.

Bu fotoğrafı çektiğimde rüzgârlı bir hava vardı, iyi hatırlıyorum. Rüzgâr özgürlüğün ta kendisidir. Alır başını istediği yere gider. İstediğini de beraberinde istediği yere götürür.

İşte o rüzgârda beni müthiş etkileyen bir olay oldu. Birdenbire şiddetlenip terastaki bazı sandalyeleri yere devirdi. Bazıları ayakta kaldı, yerlerinden bile kıpırdamadı ama bazıları...

Taşların arasına sıkışan, pencerelerden süzülmeye çalışan hayatları hatırlattı bana bu. Özgürlüğün ağır bedelini... Nefes almaya çalışırken pat diye yere yıkılmayı... Yalnızlığı...

Bir rüzgâr eser Mardin'de...

Uçurtmalar havalanır...

Çocuklar koşar...

Ovanın tozu kalkar...

Sandalyeler düşer...

Suriye'den çölün kumu gelir...

Güvercin ters takla atar...

ve...

Zaman durur Mardin'de...

Pazartesi, Ağustos 08, 2011

Gözlük - bir yol hikâyesi


Kadın otobüsün camından yorgun bakışlarla dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar ilgisini çekti.

Otobüs durmadan ilerliyor yoldaki çizgi hiç bitmek bilmiyordu.

Neden bir numaralı koltukta oturuyordu? Normalde cam kenarı sevmezdi. Öyle bir anda oluvermişti işte, bilet alırken ‘bir numara müsait’ diyen görevliye, ‘tamam’ deyivermişti. Neyse, olmuştu artık. Camdan dışarıyı seyretmeye koyuldu.

‘Yolun kenarında amma ot var’ diye düşündü. ‘Ne otu acaba bunlar?’ diye geçirdi içinden. ‘Bilmeden etmeden neleri çiğneyip geçiyoruz’ diye düşündü, dudağını büküp yolun kenarındaki otlara baktı. Aklına hayatta tanımayacağı otun bitkinin içinde en ender rastlanan orkideleri bulan doğa meraklıları geldi, gülümsedi.

‘Otlar sınırı aşmıyor ama’ diye düşündü yolun kenarındaki çizgiyi incelerken. Çizgi yok olmaya yüz tutmuştu. Gözlerini kaçırdı, yolun ortasındaki çizgiyi incelemeye koyuldu otobüs şoförünün omzunun üstünden.

Yolun ortasındaki çizgi onu çocukluğundan beri çok eğlendirirdi. Hele kesik olduğu zaman, tekrar düz çizgi olana kadar kaç tane çizgi var kesik kesik diye sayardı. Bunu yıllarca devam ettirdi. Araba kullanırken bile kendini bu çizgileri sayarken bulduğu olurdu. İçindeki o çocuksu heyecanı anlamakta güçlük çekiyor, bu kesik çizgileri sayma meselesinin bir nevi pisikolojik rahatsızlık olduğunu düşünüyordu. Bunun tedavisini de kendi kendine üstlenmeye karar vermişti. Bir yolunu da bulmuştu. Ne zaman bir yolda kesik çizgiler başlasa onları saydığını fark ettiği an kendi kullanmadığı bir araçtaysa başını başka tarafa çeviriyor, kendi kullandığı araçta ise de gözlerini dikkatle karşıya dikiyordu. Galiba kurtulmuştu bu illetten. Gene de içinden ‘ikiiii, dööört’ diye sayarken yakalıyordu kendini kimi zaman hâlâ. Ama başarısı da büyüktü, dördü geçmiyordu artık saymalar…

Güldü… Sesli mi düşündüm, sesli mi güldüm diye çekinerek etrafına baktı. Kimsenin ona baktığı falan yoktu. Yanında oturan kişi inmişti çoktan büyük şehirlerden birinde, diğerleri de ya uyukluyor, ya bir şeyler okuyorlardı.

Fark edilmemenin garip mutluluğuyla çantasını açtı, içinden gözlük kabını çıkarttı ve koca siyah güneş gözlüklerini taktı.

Gözlüklerin ardındaki bakışlarını yeniden camdan dışarıya yöneltti. Aslında zaman zaman sağ tarafta deniz görünmesine rağmen nedense o yolun kendi oturduğu tarafına bakmayı yeğliyordu. Yolun kenarındaki otlara takıldı gözü gene.

Sağdaki denize bakmak istedi, başını çevirdi ama deniz yoktu sağ tarafta. Sanki uçsuz bucaksız bir bozkır vardı sağda. Yola baktı, yol yerindeydi. Otobüs yoluna devam ediyordu. Yolun ortasındaki çizgi de vardı. Sola baktı, çizgi, otlar yerlerindeydiler ama sol taraf da uçsuz bucaksız bozkır gibiydi.

Yeniden yola baktı, sonsuza doğru uzayıp gidiyordu sanki yol. Sağda ve solda adlandıramadığı bir görüntü. Bozkır dese değil, çöl dese o da değil. Neredeydi? Otobüsteki insanlara baktı, herkes kendi halindeydi. Bir gariplik yoktu demek ki. Burası neresiydi? Buralardan defalarca geçmişti oysa, bu görüntü yoktu belleğinde. Düşündü, gözlerini kırpıştırdı, başını salladı. Tekrar baktı yola. Evet, aynı manzara.

Otobüs yavaşladı ve fren yaparak durdu. O ana kadar durmamıştı otobüs. Merakla camdan dışarı baktı ve yolun tam ortasındaki çift taraflı trafik lambasını gördü. Kırmızı yanıyordu. Garipsedi. Yolda refüj falan yoktu. Kavşak değildi, dört yol değildi. Ne işi vardı o lambanın orada? Neye yarıyordu?

Şaşkın ve sessiz bir şekilde beklemeye başladı. Bu arada yanındaki camdan dışarıya bakıyordu. Birdenbire bir toz bulutu sarıverdi her yeri. Tozun ardında karşı şeritten gelip tam yanlarında duran bir başka otobüsü gördü. Otobüs trafik lambasını biraz geçmiş yanlarında durmuştu.

İki otobüsün de motor seslerini duyuyordu sanki. Saldırıya hazırlanan boğalar gibi karşılıklı bekliyorlar diye geçirdi içinden ve güldü.

Toz bulutu hafifledi ve baktığı noktada otobüsün şoför koltuğunda oturan adamın direksiyonu kavrayan ellerini gördü. Beyaz gömleğine ve çizgili kravatına baktı, bakışlarını hafifçe yukarı kaldırınca adamın kusursuz yüz hatları dikkatini çekti. Kaşları kalktı kara gözlüğünün ardında.

Başını hafifçe kaldırdı ve aynı anda adam başını yavaşça ona doğru çevirdi. Adamın gözündeki güneş gözlüğünün mavi camları gözlerini görmesini engelliyordu.

Adam kadına bakıyordu ve birden yavaşça gülümsedi. Kadının yüz hatları gerildi. Adamın güneş gözlüğünün mavi camlarında kendi yüzünün ve gözlüğünün yansımasını gördü.

İrkildi kadın… Ağzının kenarlarındaki kıvrımlar yukarı doğru kalktı, gülümser gibi. Ne yapacağını bilemedi.

Adamın gülümsemesi daha da yayıldı yüzüne. Gözlerini görmeye çalıştı adamın güneş gözlüğünün mavi camlarının ardından. Göremedi. Görebildiği tek şey tüm camların birbirini yansıtıyor oluşuydu. Otobüslerin camları, gözlüklerin camları. Ama sanki adam onun gözbebeklerine kadar görmüştü.

Trafik lambasının kırmızı ışığı söndü ve sarı ışık yandı. Kadın sebebini anlamadı ama huzursuz oldu. Yeşil ışık yandı. Adam gülümsemesi hâlâ yüzünde başını çevirdi ve otobüs hareket etti.

Kadının otobüsü de hareket etti. Kadın gözlüğünün ardına gizlediği şaşkın bakışlarıyla boşluğa bakıyordu.

Adam kara gözlüklerine rağmen ta gözbebeklerine kadar görmüştü sanki. Evet evet görmüştü ve yeşil ışık yanınca kadının gözlerini de alıp götürmüştü beraberinde.

Yol akıp gitti, kadın camdan dışarıya baktı. Yolun kenarındaki otlar dikkatini çekti. Başını sağa çevirdi, masmavi denizi gördü. Yüzündeki şaşkın ifade adamın gülümsemesine benzeyen bir gülümsemeye dönüştü ve tüm yüzüne yayıldı.

Çarşamba, Şubat 09, 2011

Güle Güle Güzel Oğlum Othello...

İlk bakışta aşktı benimkisi. Korka korka, tırsa tırsa…


Korkmuştum, tırsmıştım çünkü Lady Macbeth onca zamandan sonra seni de sevmemi kabullenebilecek miydi?

İki yaşına basmana çok az bir süre kala gelmiştin bana. 2000 yılının yaz başıydı. Kedi Oteli’ni açmaya hazırlanıyorduk. Benim gibi İran kedisi delisi arkadaşım Cemal Şenelmas müthiş bir kedi bulduğunu, sahibini de ikna ettiğini, seni bana göstereceklerini söyleyince fazla oralı olmadım önce. Sonra bahsettiği kişi ve karısı ellerinde bir beyaz dişi, bir gri erkek ve iki gri, bir sarı, bir de beyaz bebek İran kedisiyle gelince kalakaldım. Karşımda dünya güzeli bir aile duruyordu ve acımasız sahiplerinden erkek olanı hepsini Mısır Çarşısı’na satmaya götürüyordu. Ortağım araya girdi ve kedileri bize bıraktılar.

Gri olan (mavi İran) ve iri yarı enteresan erkek kedi sendin. Daha ilk dakikadan itibaren tüm ilgimi ve sevgimi bir şekilde kendine çekiverdin. Bebeklerinin anası beyaz kedinin adı Bulut senin adın ise Duman’dı. “Aman Tanrım ne kadar yaratıcı…” demiştim içimden. Hiç sevmediğim sıradan kedi isimleridir bunlar. İran kedilerine şatafatlı isimler yakışır. Ama ben seni gene de uzun bir süre mecburen Duman’ım diye diye sevdim.

Otel’de kalmaya başladınız maaile. Bebekleriyle bu kadar ilgilenen bir baba, bu kadar sessiz ve sevgi dolu bir kedi görmemiştim ben o güne kadar hayatımda. Her gün hava aldırma bahanesiyle bahçeye çıkartıp kediler için oyun alanı haline getirdiğimiz yerde oynatıyordum bebekleri, sen de onlarla birlikte doğanın ve açık havanın tadını çıkartıyordun.

Zaman içinde oteli kapatma karı aldık ortağımla. Bebekleri çok iyi evlere ve ellere verdik. Ortağım karısının Bulut’u eve almak istediğini söyledi. Bana da Duman’ı almamı tavsiye etti, hem Lady Macbeth ile aynı cins kedi, belki anlaşırlar dedi. Çok düşünmedim, denemek istedim en azından oteli kapatana kadar. Lady Macbeth’i evden getirip bir müddet otelde bıraktım, ikinizi bir odaya kapatıp tanıştırdım. Lady Macbeth biraz soğuk davranan bir kediydi, hemen ısınmadı sana (gerçi ömrünün sonuna kadar da pek ısındığı da söylenemez ya).

Gün geldi çattı ve kedileri toparlayıp gitme zamanıydı. Artık senin adın Othello olmuştu. Kocamandın, iri yarı, koyu renkli ve çok yakışıklı. Eh, uygun geldi bana bu isim. Yakışmıştı bu isim sana ve sen de bakıyordun hemen Othello denince.

Evde Lady Macbeth fazla huzursuzluk çıkartmasa da sen daha çok anneannenin evinde kendini rahat hissediyordun. O sıralar da ben zaten Valideçeşme’deki evden Tarabya’daki eve taşınma hazırlıklarındaydım, eve geldiğinde koli koli üstünde zaten şaşırmıştın bence.

Herkesin kalbini, sevgisini kazanman en fazla üç saniye sürüyordu. İlgi çekmen için bir şey yapmana gerek yoktu. Tam bir İran kedisiydin ama Lady Macbeth gibi ağır başlı, sakin, yeri gelince hırçın, huysuz, istediğini bilen, yumuşacık yerlerde uyumayı seven, insan görünce rahatsız olup gidip saklanan ya da sinirlenen bir kedi hiç olmadın.

Benim tatlı oğlumdun ama seni Lady Macbeth yaşadığı sürece hiç doya doya sevemedim. Hep kıskandı Lady Macbeth seni, hep ilgi ve sevgi ona yönelik olsun istedi ve bunu da hep başardı bir şekilde. Zaten çok sorunları da vardı, önce kanser oldu sonra böbrek sorunları başladı.

Lady Macbeth öldüğünde 3 gün onun yattığı yerde nöbet tutuşunu, yas tutmanı asla unutamam.

Lady Macbeth’den sonra tüm sevgi sana aktı. Zaten çok seviliyordun, evin oyuncağıydın ama şimdi daha fazla ilgi vardı üstünde.

Lady’nin gitmesiyle şeker hastalığın ortaya çıkınca daha da bir üstüne düşer olduk. Üstüne titremeye başladık hep birlikte, veterinerlerin, ben, annem ve herkes…

Hayatımızın neşesiydin sen… Komik bir kediydin. Şımarıktın zaman zaman ve çok da yaramaz. Daha Lady Macbeth yaşadığı dönemlerde kuşların peşinden balkondan düşmen (Allahtan bir şey olmamıştı) ve o olaydan üç gün sonra kovaladığın arının seni sokması… Akla hayale gelemeyecek şeyler de yapan bir kediydin sen…


Kedi miydin? Bilemiyorum. O kadar çok insan bu nasıl kedi diye sormuştur bana. Bir arkadaşım seni çok güzel anlatmıştı: “Kedi ama, kedi değil ama kedi!” diye.


Bence de… Sen kediden de öte çok yüce bir ruha sahip bir varlıktın. Rahmetli yeğenim Caner’in gittiği gün kucağına çıkıp suratına nasıl baktığını hatırlıyorum. Nasıl ürkmüştüm. Hala hatırlarım ve ürperirim.

Kedi sevmeyen bir sürü insan senin sayende kedi sevdi, kediye dokunamam diyenler senin sayende bu garip illetten kurtuldular, hatta kedi alerjim var diyenleri bile iyi ettin sen.

Veterinerde de oranın neşe kaynağıydın. Paşa derlerdi sana.

Artık sona yürüdüğünü anlamak zor olmadı. Kabullenmesi çok zordu ama. Şeker hastalığı böbrekleri, böbrek anemiyi tetiklemişti, lökosit yoktu, makine ölçemiyordu veterinerin dediğine göre, pankreas iflas etmişti. Ne yazık ki şeker hastaları hep yan etkilerden giderler şeker hastalığından değil. İki yıldan fazla bu hastalıkla yaşadın.

Vicdanım çok rahat, ben sana çok iyi baktım, veterinerlerin Yasin ve Timur ağabeylerinin her dediğini harfiyen yerine getirdim, anneannen sana bebek gibi baktı, sağ olsun, en ufak bir şey hissettiğim an hemen kucağıma alıp veterinere götürdüm.

Vicdanım çok rahat. Sen Mısır Çarşısı’na götürülmüş olsaydın ya da bir başkasında olsaydın bu kadar yaşamazdın.

Vicdanım çok rahat, çünkü seni ne kadar sevdiğimizi sana hep gösterdik. Teyzen de, anneannen de, ben de seni ne kadar sevdik sen bunun farkındaydın.

Kucağımdan indirmedim seni. Ben “yürümeyi unutacak, kucağımdan indirmiyorum hiç” derdim, Yasin bana kızardı “bırak ta kediliğini yaşasın şu hayvan” derdi. Gece kalktığımda derin uykuda bile olsan seni kucağıma alır yatağıma yatırır sana sarılır uyurdum. Severdim, öperdim, sıkıştırırdım. Her fırsatta oynardım seninle.

İyi ki yapmışım tüm bunları. Ben hep derim “Eğer bir insanı ya da hayvanı seviyorsan, bunu onlara yaşadıkları sürece hem söyleyeceksin hem de göstereceksin. Kaybettikten sonra vicdan azabı çekmenin bir alemi yok.”

Bu açıdan sana karşı da hiç vicdan azabım yok ama kalbim çok kötü acıyor. İçim oyuluyor Othello.

Seni ne kadar sevdiğimi, içimdeki yerini ben bile tam olarak bilmiyormuşum meğerse.

Adım adım sona gidişin çok vurdu beni. Şükür ki, çok güzel bir hayat yaşadın, çok sevdin ve çok sevildin, çok eğlendin, eğlendirdin, her istediğini yaptın ve yaptırdın. Şükür ki, elden ayaktan düşmeden, kör olmadan, sakat kalmadan aslanlar gibi ayakta ve bilinci yerinde olarak yürüdün ışığa.

Bu bedendeki görevin bu kadarmış, görevin bitti ve gitmen gerekti…

Tüm bunları biliyorum. Bilgi’yi biliyorum…

Görevine gittiğini de biliyorum…

Ama içim çok acıyor gene de… Çok kıyılıyor, oyuluyor içim. Kalbim parçalanıyor ve bunu anlamayanlar ve garip bulanların gözümde zerre kadar önemi ve yeri yok…

Bu acıyı yaşayacağım, acı geçmeyecek. Hangi acı geçti ki? Yalnızca şekil değiştirdi, boyut değiştirdi.

Güle güle git oğlum… Yolun Işık Olsun!

Cumartesi, Kasım 21, 2009

Kum Fırtınası

Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…

Gözlerimi kapatıyorum. Gene o bozkır, gene o otobüs. Ayağımı basmadan üstünden kayıp gittiğim toprak gibi akıp giden zaman içimi acıtıyor. Sapsarı bir ışık gözümü alıyor. Camdan dışarı bakıyorum.

Düşüncelerim rüzgâr olsa, üflesem ta uzaklara…

Evet, bu sefer düşünüp düşünüp susmayacağım… Haykıracağım, bağıracağım, konuşacağım, söyleyeceğim…

Gözüme kaçan şey ne? Bir kum tanesi mi bu? Bir, beş, on… Onlarca, yüzlerce…

Şaşkın bakıyorum kalakalmış öylece. Bozkırda kum…

Gözlerimi kapatıyorum. Yüzüme çarpan her tane canımı yakıyor.

Kahverengi bir dans sarı şehri kendi rengine boyuyor birden… Günlerce çıkmayacak, yapışacak bir renge… Kahverengi.

Sarı şehir kahverengi, evler, damlar kahverengi, dağ, taş kahverengi, kaldırımlar, sokaklar kahverengi, insanların yüzleri bile…

Sıcak vuruyor yüzüme kum taneleriyle birlikte. Yüzümü yakan sıcak mı, rüzgâr mı, kum taneleri mi?

Kara buran gibi ese ese geliyor karşıdan. Dimdik duruyorum sarı şehrin tepelerinde bir yerlerde.

Ben buraya ne zaman geldim? Bozkır nerede?

Ovaya bakıyorum. Dimdik duruyorum.

Döne döne kalkıyor yerden sarı sıcak kumlar. Yüzüme vuruyor rüzgârın sıcak nefesi.

Kara buran üstüme geliyor. Sallıyor, sarsıyor beni. İçim ürperiyor…

Düşüncelerim sarıyor etrafımı, rüzgârın önüne katıp getirdiği kumlar gibi dolanıyorlar etrafımda.

Nefesim yetmez korkarım. Ciğerlerim patlayana kadar üflüyorum. Düşüncelerim rüzgâr oluyor.

Kara buran kumlarla birlikte boşluğa savuruyor beni, önüne katıyor. Katran karası saçlarının bir teline tutunuyorum gecenin karanlığında.

Gözlerin kapalı…

Düşüncelerim rüzgâr oluyor, gelip başını okşuyor.

Otobüsten inenler öğretti bana rüzgâr olup dokunmayı.

Kara buran hâlâ savuruyor beni, bense saçının bir teline tutunmuş… Yüzünü okşuyor rüzgâr, eline değiyor, elini okşuyor…

Ürperiyorsun… Belki üşüyorsun.

Bir Mezopotamya gecesinde, başka bir şehirde…

Pazar, Ocak 18, 2009

Hrant'ı Okumak ve Okuduğunu Anlamak



Hrant Dink barış adamıydı. Dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdı.

Ama ne yazık ki bu birilerinin hiç de işine gelmedi. Göz göre göre, 2004 senesinden başlayarak, iki sene önce AGOS gazetesi önünde kalleşçe katledilişine kadar geçen zamanda tehditler ve her türlü saldırı karşısında yalnız bırakıldı.

Bizim toplumumuzun ne yazık ki çok acı bir hastalığı var. Bu hastalığın adı, ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’.

Birileri vardır ve bunların amaçları bellidir. Bunlar giderler, herhangi bir yazının ya da kitabın içinden bir cümleyi cımbızla çeker ve bunu gündeme getirip cahil zümreyi hezeyana getirirler. Bir şey yapmasına gerek yoktur bu birilerinin, zaten özellikle cahil bırakılmış belli bir zümre hemen atlayacaktır ne hikmetse böyle bir olaya. Ve hemen ‘Vatan, Millet, Sakarya’ çığlıklarıyla linç girişimlerinde bulunacaklardır. Ne için kullanıldıklarını, ne halt ettiklerini bilmeden.

Belleksiz bir toplumuz ne yazık ki! O nedenle biraz geriye gidip bakalım olaylara.

Hrant Dink benim çok eski dostumdur. Onu 1996 senesinde AGOS gazetesini çıkartmaya başlamasından önce de, örneğin Beyazadam Kitapevi sebebiyle tanıyan pek çok insan vardır.

Ben çok şahit olmuşumdur Hrant’ın uzlaşmacı kişiliği sebebiyle pek çok kereler eleştiri oklarının hedefi olduğuna. Hrant abuk sabuk ön yargılara karşı her zaman bıkmadan, usanmadan ve yılmadan savaş verdi. Gün geldi diasporadan, gün geldi cemaatten ve pek çok zaman da içimizdeki belli bir kesimden eleştiriler aldı.

Benim her zaman en çok takdir ettiğim tarafı, devlet ve resmi çevrelerde, milliyetçi/muhafazakâr kesimlerden kaynaklanan önyargılara karşı vermiş olduğu mücadeledir.

AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Bir Türkiye gazetesi! ‘Olacak şey değil’ diyemedim ve fazla da şaşırmadım. Gerçi her zaman bazı tehditler vardı bildiğim kadarıyla, ama ciddiye alınacak şeyler değildi. Ama bu seferki ağır ve çirkin bir olaydı. Hâlâ nefretle kınıyorum o olayı, ama beklemiyor da değildim böyle bir ahlâksızlığı. O olayın öncesinde Hrant hangi televizyon programına çıksa, karşısına kudurmuş gibi, neredeyse ağzından salyalar akarak ona saldırmak için hazır bekleyen birileri vardı. Saldırıya da geçiyorlardı. Hrant bunları başarıyla püskürtüyordu her seferinde.

O dönem AGOS gazetesinde yayımlanan Sabiha Gökçen ile ilgili iddialar ve özellikle de Hürriyet Gazetesi’nin bunu manşete taşıması olayları kızıştırdı. Sanki memleketin namusu elden gitmişti. İnanılmaz bir rezillik sergilendi pek çok çevre tarafından. Sanki Ermeni olmak suçmuş gibi davrandı bazıları. Ben kendi adıma çok utandım olanlardan, yapılanlardan, yazılan ve söylenenlerden. Yüzüm kızardı. Kendimi çok kötü hissettim.

Birileri bu olaya çanak tuttu. Türk tarihini ve Anadolu topraklarının binlerce yıllık geçmişini sadece Osmanlı’dan ibaret sanan bir cahil ve kültürsüzler ordusu da sarıldı kaleme. Yazılanlar, çizilenler, söylenenler rezillik boyutlarına ulaştı zaman zaman. Kimsenin anlam veremediği bir süreç başladı. Doğru ve güzel bir şeyler yazanların yazıları biraz gümbürtüye gitti, hatta zayıf ve hafif kaldı. Çok kısa bir zamanda herkes birer birer gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hatta bir zamanlar Türkiye’nin en prestijli gazetelerinden birinde, bir kişi okuduğunu anlamaktan aciz bir şekilde, Hrant’ın aslında pek de güzel olan bir yazısının orasından burasından alıntılar yaparak olayı tırmandırdı.

26 Şubat 2004 Perşembe günü AGOS Gazetesinin önünde ülkücüler bildiriler okumaya, Hrant Dink’e yönelik ölüm tehditleri içeren sloganlar atmaya başladılar. İşin en ilginç yanı ise, bu ‘izinsiz’ gösteriye ve atılan tehdit sloganlarına rağmen polisin müdahale etmemesi, orada onca televizyon kanalının çekim yapmasına rağmen bu haberin kamuoyuna yansımaması, gazetelerde bu vahim olaya yer verilmemesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin herhangi bir basın açıklaması yapmaması...

Bütün bunlar çok düşündürücüydü. Benim en vahim bulduğum konu ise, vatan sevgisinin kimlere kaldığıydı! Bunlara mı kalmıştı? Ayrıca bunlar vatanperver falan değil, hepsi vatan hainiydi aslında. Nasıl oluyor da vatan sevgisini kendi tekellerinde görme hakkına sahip oluyorlardı? Keşke bunların hepsinin toplam vatan sevgisi Hrant’ın Türkiye sevgisinin milyarda biri kadar olsa!

Böylece ne yazık ki, geriye sayım başladı ve bugünlere geldik.

Ben Hrant’ı eleştiren pek çok kişinin Hrant’ın yazdığı onlarca yazıyı, yaptığı onlarca söyleşiyi okumadığını çok iyi biliyorum. En büyük eleştiriye sebebiyet veren sekiz bölümlük yazı dizisini okumadıklarını da. Ama o yazı dizisinden diasporaya söylediği bir lafı cımbızla çekerek Türklüğe hakaret olarak algılayıp linç harekâtına başladıklarını tüm toplum, hatta tüm dünya biliyor. Oradan buradan, kulaktan dolma şeylerle eleştiri oklarını hedefe yönelttiklerini de. Beni en çok şaşırtan da, zamanında Hrant’ın hakkında söylemediği lafı bırakmayan ya da 2004’deki olayda kılını kıpırdatmayan bazı kişilerin Hrant’ın katledilişinden sonra onu öven yazılar yazma cesareti göstermeleriydi. Kendilerinde nasıl bir hak gördülerse artık?

En vahimi de, keşke bazı insanlar ‘okuduklarını bile anlamaktan aciz’ olsalar. Keşke bazıları okusa da, anlamasa. Okusun, anlamasın, eleştirsin. Bir şekilde o kişiye anlamadığı ya da yanlış anladığı anlatılabilir ya da buyursun beni ikna etsin. Ama ne yazık ki, tüm olan biten zaten okumayan, oradan buradan duyduğu saçma sapan şeylerle yetinen kişilerin başının altından çıkıyor. Buna cahillik mi dersiniz, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mı dersiniz, ne dersiniz bilemem. Ama bir cümleyi cımbızlayıp içeriğini bile bilmediğin bir yazı hakkında konuşamazsın. Buna kimsenin hakkı yoktur.

Geçtiğimiz yıl, Hrant’ın katledilişinin birinci yıldönümünde bir kitap çıktı piyasaya. Uluslararası Hrant Dink Vakfı Hrant’ın yazdığı ve yayımlanmamış olan kitabını ‘İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu’ adıyla yayımladı.



Bence bu kitap her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken bir kitap. Aslında tercüme edilip tüm dünyaya okutulması gereken bir kitap. Ermenistan’da yaşayan Ermenilerin de, diaspora Ermenilerinin de okuması gereken bir kitap.

Hrant’ın Türk Ermeni ilişkisizliği üzerine yazdıkları elbette yazıldığı dönemde de yeni görüşler değildi. Onun on yıl boyunca yazdıklarının ve konuştuklarının birer özetiydi.

Kitabın sunuş bölümünde Hrant şöyle diyor:

“Dikkatinize sunduğum bu çalışma da işte, kendi durduğum noktadan kendi bakış açımın bir ürünü.

Ve hemen belirtmem gereken husus o ki, bu çalışma sadece Türkiyeli Ermeni Hrant Dink’in bakış açısıdır ve kesinlikle tüm Türkiye Ermenilerinin bakış açısı olma iddiasını taşımaz.

Kendi durduğum noktanın koordinatları ise şöyle:

Benim iki kimliğim var ve ikisinin de bilincindeyim.

Birincisi Türkiyeliyim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım...

İkincisi de Ermeni’yim.

Üstelik her ne kadar Türkiye Ermeni Toplumu’nun bir parçası olsam da aynı zamanda Ermenistan’ın ve dünyaya dağılmış Ermeni Diasporası’nın da moral bir parçasıyım, o insanların soydaşıyım.

İşte tüm bu nedenlerle eğer birileri tek bir nedenle dahi Türk-Ermeni ilişkilerinin düzelmesini istiyorsa, benim nedenim en azından iki kat daha fazla.

Beni hangi kimliğimle ele alırsanız alın, farketmez...” (Sayfa 2)




Kitap ilişkisizliğin yakın tarihini, resmi ve sivil alandaki temas çabalarının nasıl boşa çıktığını, hangi merciler tarafından baltalandığını anlatarak başlıyor. Türkiye – Ermenistan ilişkisizliğini besleyen nedenleri de üç başlıkta topluyor: Tarih, Travma, Paranoya. Bu bölümde tüketilen miras olan tarihsel ilişki, Ermeni dünyasının ruh hali ya da ağır mirası travma ve Türk ulusal kimliğinin temel harcı paranoya masaya yatırılıyor. Ne yapmalı, ne yapmamalı konusunda da tarihin üstüste pek çok şifresi olan kilidinin nasıl açılabileceğini ve kilidi açılabilirse o tarihin nasıl aşılabileceğini anlatıyor. Ama tüm bunları başarabilmek için de resmi tez, resmi temsil ve sivil alan üçgeni arasındaki farklı duruşları ve etkileşimleri de kavramak, bunların ayrımına varmak gerekiyor. Korkunun yerine arzuyu koymak gerekiyor.

Kitabın sonsözünde şöyle diyor Hrant:

“Türkiyeli bir Ermeni olarak değişik adreslere konuşmak durumunda kalırken özellikle iki noktaya özen gösterdim. Birincisi hitap ettiğim adrese karşı eleştirel durabilmeye, ikincisi bu adresleri birbirine karıştırmamaya... Ne yazık ki, aynı özeni, hitap ettiğim adresler çoğunlukla göstermediler. Avrupalılarla konuşurken Avrupalıları eleştirdim ama bu eleştirilerimden Ermeniler ya da Türkler kendilerine pay çıkarıp söylemleri yerdiler ya da övdüler. Türklerle konuşurken Türkleri eleştirdim ama buradan da Avrupalılar ya da Ermeniler kendilerine pay çıkarıp eleştirileri yerdiler ya da övdüler.

Tabiî Ermenilerle konuşurken de Ermenileri eleştirdim ama bundan da özellikle Türkler kendilerine pay çıkarıp saptamaları yerdiler ya da övdüler. Sanırım bu benim gibi biri için bundan böyle de kaçınılmaz bir handikap olacak. Ama ne çare ki bu duruma karşı benim samimi durmak dışında başkaca alabileceğim bir tedbir de yok. Adresler beni şaşırsa da ben adresleri şaşırmayacağım, hepsi bu...” (Sayfa 74
)



Adreslerin onu ne kadar şaşırdığı, kalleşliğin olayları nerelere getirdiği bugün malûm. O nedenle sunarken bölümüne geri dönüp baktığımızda:

“...artık söylemlerimizin anlaşılır olması ve ayaklarının üstünde sağlam durması gerekir.

Ne demek istediğimizi her zamankinden daha iyi anlatabilmemiz gereken bir süreç yaşıyoruz.

Söylemlerimizin ayrıntıları dahi bu açıdan hayli önem taşıyor.

Aksi durumda söylenenlerin tahrif edilmesinin, sağa sola çekilmesinin veya amaçları dışında kullanılmalarının önüne geçmek mümkün değil.

Bunu yapmak için de maşallah hem Türkiye içinde hem dışarıda ‘hazır kıta’ bekleyen odaklar fazlasıyla mevcut.

Bu mütevazı çalışmanın tüm bu ayrıntılar dikkate alınarak değerlendirilmesini diliyorum.” (Sayfa 4)


sözleri bugün geldiğimiz noktada bu kitabın okunması ve ondan da önemlisi okuyanın okuduğunu anlaması gerekliliğini gözler önüne seriyor.

Bu kitap o zamanlar, kalleşlik kapıyı çalmadan yayımlansaydı bir şeyler değişir miydi? Değişmezdi. Çünkü tüm bunlar yıllarca söylendi, dile getirildi. ‘Hazır kıta’ bekleyen kalleşler zaten gene cımbızlar gene aynı şeyi yapardı.

Bu kitabı okuyun, herkese de okutun. Belki biraz ufuk açar, belki yaralara merhem olur.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails