Perşembe, Nisan 10, 2008

Bir Anadolu Efsanesi Troya

9 Nisan akşamı Anadolu Ateşi’nin ‘Troya’ gösterisine davetliydim.

Tanıtım filmleri uzun zamandır her yerde dikkatimi çekiyor. Seyredeceğim şeyden neredeyse eminim. Kesinlikle çok güzeldir. Hatta emin olduğum bir başka konu da, Mustafa Erdoğan’ın bu işinin, bugüne kadar yaptıklarını kesinlikle defalarca aşmış olduğu.

İşte bu duygularla salona girdim ve gösteriyi izledim.

Yanılmamışım...

Müthiş bir şey yaşadım. Rüya gibiydi. Çok onurlandım, gururlandım, duygulandım, hatta ağladım.

Neden mi?

Anadolu’nun doğru yorumlanan tarihinin, Halikarnas Balıkçısı ve onun açtığı yolda gerçeklere ulaşılmasında katkıda bulunan pek çok bilim adamının arasında Troya kazı başkanı rahmetli Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın ve tabiî ki Troya’nın benim için ne ifade ettiğini bilenler anlamışlardır nedenini...

Öncelikle, gösteri başlamadan perdenin üzerine yansıyan Anadolu haritası ve üzerindeki şehirler ve pek çoğunun Hititçe isimleri zaten beni nasıl bir işle karşılaşacağım konusunda aydınlatmaya başlamıştı. Gülümsedim...

Mustafa Erdoğan güzel bir açılış konuşması yaptı. Troya’nın bir Anadolu Efsanesi olduğunu, İzmirli ozan Homeros’un İlyada’sının Avrupa kültürü için önemli kodlar barındırdığını, Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’ın da dediği gibi Çanakkale Savaşlarının son Troya savaşı olduğunu, Troya efsanesini bizlerin bugüne kadar gözardı ettiğimizi ama şimdi anavatanında vatandaşlarına sunulduğunu anlattı. Sonuna kadar katılıyorum tüm dediklerine.

Harika bir prodüksiyon, müthiş bir iş...

Gösteride nelerden hoşlandığımın bir dökümünü yapayım:

-Tanıtım filminde hemen anlamıştım bu sefer kıyafetlerin Canan Göknil’e ait olmadığını. Çok iyi olmuş. Kostümler harika. Hepsi tüm gösteriyi hem o tarihe götürüyor, hem bugüne taşıyor, hem de evrenselleştiriyor.

-Dekor da aynı şekilde çok güzel, görkemli ve muhteşem.

-Savaşırken kılıçlardan çıkan ateş beni Homeros’un cümlelerinin içine çekti, çekti, çekti...

-Müzik olağanüstü... Her notada çıldırdım. ‘Ne duygudur, ne yaratıştır, ne gönüldür bu?’ dedirtti. (Akha’ların gemilerine binip Troya’ya doğru yola çıktıkları sahnedeki buzukiyi duyduğumda çok eğlendim. Çok ince bir espri ve yaklaşım var her bölümün müziklerinde).

-Troya’ya yardıma gelen halklar tanıtıldığında, Ege’nin efeleri ve zeybekvari diyonizyak dansları şaşırttı sanırım bazılarını. Ben ‘bravo’ demişim yüksek sesle. Bilindiği gibi, Ege’nin zeybekleri, Batı Anadolu’ya hastır ve bir Anadolu tanrısı olan Dionysos’un Bakhaları’nın (yani rahip ve hatta rahibelerinin) danslarından gelir. Yani Anadoluludur, Anadoludur! Bu konuyu araştırmak isteyenlere Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Düşün Yazıları’ isimli kitabını tavsiye ederim.

-Kassandra çok güzel işlenmiş. O, ilyada’da en önemli kodları taşıyan karakterlerden biridir aslında. Çoğu zaman görmezlikten gelinir.

-Amazonların ellerindeki çift yüzlü balta (labrys) harika ve yerinde kullanılmış bir Anadolu gerçeği.

-Koreografi çok başarılı. Dansçıların performansları muhteşem. Enerjileri inanılmaz.

-Teknolojinin nimetlerinden de çok doğru ve yerinde faydalanılmış. Zevk veriyor seyredene. Yaylı etekler; uçan, yaylanan, takla atan, dansı bir nevi akrobasi haline getiren başarılı dansçılar. Ama öte yandan bazı şeylerin de en basite indirilerek kullanılması ayrı bir zevk. Gemi ve deniz sahneleri gibi.

-Sahneye sokulan dev atı pek beğendim. Aslında o atın neler simgelediğini bilmeyen o kadar çok insan çıkıyor ki. At Anadolu’da yetişen bir hayvan (bu arkeolojik kazılarla da ispatlanmıştır), Troya’lılar yetiştirdikleri cins atlarla meşhur. Akha prensleri at binmeyi öğrenmek için Troya’ya gelirlermiş ve savaşın çıkma sebeplerinden biri de Akhalıların Troya’dan çaldıkları cins atlarla ilgilidir. At Anadolu insanı için çok önemli. Her ne kadar buraya sığmayacak kadar uzun bir sebeple bu at hikayesi bana pek efsane gibi gelmese de (bunu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğim) o atın savaşta Troya şehrinin surlarına erişebilmek için kullanılan bir kule ya da kale kapılarını parçalamaya yarayan bir koçbaşı olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır.

-Deniz dalgaları, ölüler dünyası ve ölü askerler, hele hele Hektor için ağıt yakan kadınlar... Bu sahneler beni en derinden etkileyenler.

-Final tam beklediğim gibiydi. Bildiğimiz o Hitler’li vs savaş görüntüleri, ozanların ozanı Homeros’a yaptırılan savaş karşıtı konuşma ve ardından Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki görüntüsü beni çok duygulandırdı. Hele en sondaki Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann’a adanmıştır yazısı beni ağlattı. Gözyaşlarım gerisini okumamı engelledi. Sanırım bu vatan için canlarını vermiş olan Çanakkale şehitlerine de adanmıştı (yanlış gördüm ya da anladıysam özür dilerim).

Bu liste böyle sürer gider. Siz de ‘hiç mi eleştirin yok?’ diye sorarsınız...

Olmaz mı, bir tane var tabiî. Ama kötü bir eleştiri değil. Hani ‘olsaydı fena olmazdı’ tarzı bir şey.

Keşke diyorum, Mustafa Erdoğan bu gösteriyi Halikarnas Balıkçısı ve Azra Erhat’a da adasaydı ya da en azından onların adları geçseydi konuşmada. Çünkü Halikarnas Balıkçısı tüm bilim adamlarının bugün ulaşılan gerçekleri bulması konusunda onlara yol açan (ki bunu pek çok arkeolog söyler), hatta kısayol yaratan çok önemli bir insandır. Azra Erhat ve tabiî ki A.Kadir olmasaydı, bugün o neredeyse orijinalinden de güzel Türkçe İlyada tercümesi olmaz, biz kim bilir nasıl bir şey okuyor olurduk. Ama Azra Erhat da Halikarnas Balıkçısı’nı tanımamış ve onun fikirlerini, tezlerini kendi bilimsel çalışmaları içinde araştırıp ona inanmamış olsaydı, bugün o tercüme de, bu gerçekler de, belki hâlâ 19. yy’ın yalan yanlış bilgilerinin perdesi ile örtülü olarak kalırdı. Sanırım Mustafa Erdoğan bu noktada bana hak verecektir.

Beni mutlu eden bir ufak detay da şu: Gösterilerden biri, ne güzel bir tesadüftür ki, 17 Nisan’a denk geliyor. Yani Halikarnas Balıkçısı’nın doğum gününe.

Prof. Dr. Manfred Korfmann’ın 2005 senesinde aramızdan ayrılana kadar bilimsel yolla yaptığını, şimdi Mustafa Erdoğan ve ekibi sanat yoluyla yapacaklar. Tüm dünyaya bir gerçeği gösterecekler: Troya ve Anadolu gerçeğini.

Mustafa Erdoğan ve tüm ekibine, ‘elinize, ayağınıza, beyninize gönlünüze sağlık’ diyorum.

Bir teşekkür de sevgili Gülben Ergen’e... O bana, ‘9 Nisan’da geliyorsun’ demeseydi, ben kim bilir ne zaman izlerdim bu gösteriyi? Sağol sevgili Gülben, çok hoş bir doğum günü hediyesi oldu bana bu.

Halikarnas Balıkçısı’nın izinde gitmeye çalışan bir Anadolu neferi olarak çok mutlu oldum ve umutla doldum.

Herkese tavsiyem, gidin ve izleyin bu muhteşem gösteriyi.

Sonra da Halikarnas Balıkçısı’nın en azından ‘Anadolu’nun Sesi’ kitabını okuyup, kolunuzun altına Homeros’un İlyada’sının Azra Erhat tercümesini sıkıştırıp Troya’ya gidin ve Troya’nın o büyülü atmosferinde okuyun bu eseri. Troya meşeleri Homeros’un, Halikarnas Balıkçısı’nın ve Manfred Osman Korfmann’ın sesinden efsaneyi fısıldayacaklardır kulağınıza...

Çarşamba, Mart 26, 2008

Hoşçakal Ayışığım!


Yapayalnız kaldım öyle buz gibi taşların üstünde.
Önce içim ürperdi, sonra ayaklarım üşüdü...
Hiçbir şey ısıtamadı beni, donup kaldım.
Yapayalnız...
Halbuki bir sürü kadın var içimde.
Hepsi ağlıyor, hepsi yasta...
Hangisine yetişeyim? Ya ben ne yapayım?

Hoşçakal Ayışığım!

Gitmezsin sanmıştım...
En azından böyle veda etmezsin sanmıştım.

Sen gittin,
Ben de gittim...
Dolunay vardı gökte, biliyor musun?
Tabiî ki biliyorsun.
Bana eşlik etti...
Yol boyu eşlik etti.

Ben şaşkın şaşkın bakarken,
O yol boyunca eşlik etti
Gülümsedi...

Aklıma küçükken büyükbabama söylediğim laf geldi:
Dedeay...
Aklıma çocukluk fotoğraflarım geldi,
Altında büyükbabamın imzası
Kemalay...

Gülümsedim...
Aya baktım,
Hâlâ eşlik ediyor yoluma,
Sanki dudağının ucunda bir gülümseme,
Sanki senin gülümsemen.

Birden donup kaldım...
Bir replik geldi aklıma:
’Hoşçakal Ayışığım!’
Ne ağlamıştım onu seyrederken.
Sanki bana söylüyorsun gibi gelmişti.
Bana söylemişsin...

Tekrar baktım aya,
Gülümsüyor gerçekten...
Senin gülümsemen işte,
Sensin o...

Şaka gibi,
Tüm bu olanlar şaka gibi.
İnanmazsam kızmazsın bana değil mi?
Bence şaka.

Dudağının ucuna takılıp kalan o gülümseme...
Şaka bence,
Evet, şaka...

İçimdeki kadınlar ağlamaya başladı gene,
Birdenbire, durup dururken...
Yok birdenbire ve durup dururken değil.
Ağıtlar yakıyorlar
Işığa...

Demek şaka değilmiş,
Gerçekmiş...

Senin dürüstlüğün,
Senin dostluğun,
Senin aydın kişiliğin,
Senin o inanılmaz zekân,
Yaratıcı beynin gibi...

Gerçek...

Sokaklarda kediler sana ağıtlar yakıyorlar...
Dünya Kediler Günü’nde seni anıyorlar, acıyla seni arıyorlar...
Tüm çizdiğin kediler gelmiş bak...

Üşüyorum,
Ayaklarım donuyor,
Dişlerim birbirine vuruyor...

İzin ver doya doya ağlamak istiyorum.
İçimdeki tüm kadınlar adına
Ağlamak...
Ağıtlar yakmak...

Hoşçakal Ayışığım!

(27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü ve 1 Nisan Savaş Dinçel’in doğum günü için bir deneme.)

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Othello'nun Seyir Defteri...


Oğluşum Othello'm Perşembe akşamından beri veterineri Yasin abisinde...

Durumu kısaca özetlemek gerekirse şeker hastası. Nasıl ortaya çıktığına gelirsek; Othello hiç yapmadığı bir şey yapıp evde oraya buraya işemeye başladı. Yasin'e sorduğumda, sistit ya da böbrek olabilir hemen getir dedi. Tabiî İran kedisi olduğu için şeker Yasin'in de kimsenin de aklına gelmiyordu başlarda.Çünkü bu tür durumlarda bir sorun da şeker olabiliyormuş.

Neyse, bu dediklerim Perşembe gecesinden önce. Yasin zaten uzun süredir kanına bakma zamanı gelmemesine rağmen bunu öne alıp duruyordu kafasında. Othello'nun son zamanlarda kilo kaybetmesi falan düşündürmüştü onu.

Kan tablosu iyi değildi. Geçen seneki kan tablosunda şekeri 95 yani gayet normal çıkan Othello bu sefer 400'lerde dolaşıyordu. Bu arada sistit de olmuş, idrar yollarında enfeksiyon da yaşıyordu. Bunun sebebi de şekermiş bu arada.

Ben tabiî acaba nerede hata yaptım, geç mi fark ettim gibi sorular sorarken, Yasin beni biraz rahatlattı. Othello İran kedisi olması nedeniyle ve Lady Macbeth'in de (diğer İran kedim) zaman zaman diyet mama yemek zorunda kalmasından dolayı haliyle kendi de aynı mamayı yiyordu. İyi ki yiyormuş, iyi ki bu yaşında çıkmış ortaya Yasin'e göre. Çünkü o tarz beslenme (ki ben de bu konuda acayip titizimdir) korumuş oğluşumu. Eğer daha gençken çıksaymış ortaya bu durum tolore edemezmiş vücut. Gençken zormuş. Ayrıca geç de kalınmamış, çok yeni bir durummuş. Erken fark etmişiz.

Bu arada beni en çok korkutan da şu oldu. Köpeklerde şeker daha kolay kontrol altına alınıyormuş, kedide zormuş. Umarım ömür boyu insüline mahkum kalmaz...


Perşembe günü Yasin bir antibiyotik iğnesi yapıp Othello'yu Cumartesi tekrar getirmemi istedi, bir hafta kontrol altında tutulacaktı. Ama ben gece Othello'nun komaya girdiğini sandım, antibiyotiğin onu uyutmaya başladığını düşünememişim, ortalığı ayağa kaldırdım. Yasin hemen aldı Othello'yu kliniğe.

Neyse ki o an için korkulacak bir durum yoktu. Serum fizyolojik ile şekeri kontrol altına almayı denediler ama tam istediği gibi olmadığı için de bugün insüline başlandı.

Görünen tablo şimdilik şu: Pazara kadar Othello klinikte kalacak. Anladığım kadarıyla insülinle şekeri kontrol altında tutulacak, sonra da ben iğneyi yapmaya devam edeceğim ve haftada iki kere kontrole gidecek. Umuyoruz ki ileride yalnızca diyetle idare edebileceğiz durumu.

Bugün oğlumu ziyarete gittim. Alışmış ortama. Lady Macbeth çok kaldı klinikte ve alışık bu duruma ama Othello ilk defa evden uzakta. beni görünce hemen miyavladı ve kendini sevdirdi. Fırçasını götürmüştüm, gerçi onlar da taramışlar ama oğlumun tüylerini taradım uzun uzun. Sevdim oğluşumu. Serbest bıraktım gezdi. Yerlerde yattı uzun uzun.

En sevdiği şeydir yerde sert zeminde yatmak.




Oğluşum muayene odasındaki yoğun bakım ünitesinde kalıyor. Çok güzel bir alet... Kocaman. Ayrıca sıkılmasın diye doktor odasına götürüyorlarmış ara sıra, gezip eğleniyor işte...

Umarım en kısa zamanda iyileşirsin oğluşum...

Cuma, Şubat 01, 2008

Othello

Benim güzel oğlum...

Şeker hastası olmuş... :(((

İran kedilerinde pek de görünmeyen bir durummuş bu.


Şu anda veterineri Yasin abisinin kliniğinde kalıyor ve tedavi görüyor...

Umudumuz, insüline ihtiyaç duymaması ileride.

Bu arada, yoğun bakım ünitesinde misafir edilip serumla şekeri kontrol altında tutulmaya çalışılırken, benim çapkın oğlum da camdan Cihangir Parkı'ndaki kedileri gözlüyor... :)))



İyileş ve biran evvel evine dön oğluşum...

Çarşamba, Ocak 23, 2008

Gece...

Geldi gene...
Gece...

Yalnızlık, hüzün, acılar depreşti gene...
Halbuki minicik de olsa, ufacık da olsa bir umut dolar gibi olmuştu içime bugün...
Acılarımı hafifletmese bile azıcık ruhuma ışık tutacak, yüreğime nefes aldıracak minicik, ufacık bir umut...
Ama gene geldi gece...
Ben bu sefer doğrudan buraya dökmek istedim içimi...
Sen zaten yalnız değil miydin hep?
Sen zaten gecelerini yalnız geçirmez miydin?
Sen 'o' varken de yalnız değil miydin geceleri?
Değilmişim...
Hatırlıyorum da, ne ruhumu, ne gecelerimi, ne de beni yalnız bırakmazmış 'o'...
Geceler hain...
Tek tek geliyorlar üstüme, hepiniz birarada gelip boğup yok etseniz ya beni!
İçini acıtmak istemedim, bir ruh taşmasıydı bu...
Hani olur ya bana arada sırada, gülüp eğlenirken bir köşede gizli gizli ağlarım...
İşte öyle bir şey...

Perşembe, Ocak 17, 2008

Avucumdaki Yürek (*)


Avucuma bir yürek kondu...
Dünya güzeli, kocaman, yüce bir yürek...
İnanamadım, bakakaldım
Sonra yumuşacık kavradım
Seyrettim uzun uzun, nasıl attığını inceledim
Sustum, nefesimi tuttum o atışları duymak için
Kulaklarım sağır oldu, tüm dünyayı kapladı o atışların sesi...
Dokundum ona
Sıcaklığını hissettim elimde
O sıcaklık tüm vücuduma yayıldı ve benim yüreğimi de sardı
Avucumdaki yürekle aynı ritmde atmaya aynı sesleri çıkartmaya başladı yüreğim...
Şaşırdım, sonra alıştım, hatta hoşlandım...

Avucumdaki yüreği hiç bırakmadım, bırakamadım...
Nasıl bırakırdım?
Benim yüreğim de ritmini ona alıştırmış, ona uydurmuştu...
Onu bırakırsam belki de dururdu benim yüreğim, yaşamazdı bedenim...
Ben onu avucumda tuttum hep, hiç bırakmadım...
Ben bırakmazsam o zaten avucumdan düşmez, beni bırakıp gitmez sanıyordum...
Belki öyle olsun istiyordum.

Ama günlerden bir gün, ben gidiyorum dedi yürek,
İçim acıdı, kırıldım, burkuldu yüreğim, küstüm hatta kızdım...
Olmaz dedim, kabul etmedim
Edemedim, edemezdim...

Avucuma baktım
Kanıyordu yürek
Çok kanıyordu, çok fazla...
Kan yere damladı...

Ağladım
Çok ağladım
Ben gidiyorum ama hep yanında olacağım dedi yürek
Belki avucunda olmasam da
Dinle yüreğini dedi
Ben gidince dinle
Aynı benim gibi attığını göreceksin
Değişen bir şey olmayacak
Ben hep avucunda olduğumdaki gibi olacak

İnanmadım, ağladım, isyan ettim, küstüm...

Boş avucuma baktım
Sonra da yere
Kan taşa işlemiş...
Taşa işler mi kan?
İşlemiş işte...
Gördükçe içim kanıyor...
Kimse anlamıyor.
Anlayamaz, biliyorum...
Kan taşa işlemiş... Çıkmıyor işte çıkmıyor.
Sevgi de acı da aynen öyle gönlüme işlemiş...

Sustum, gözlerimi sildim
Önce bir sessizlik oldu
Sonra yüreğimin sesini duydum
Aynı onun gibi atıyordu hâlâ

Avucuma baktım
Avucum boştu
Yere baktım
Yerde kan vardı

Avucuma dünya güzeli, kocaman, yüce bir yürek koydun...
Ben onu hep sevdim,
Hep seveceğim...

(*) Yazının görüntüsü aldatmasın, bu bir şiir değil. Bir düz yazı. Olsa olsa çok gecikmiş bir mektup...

Çarşamba, Ocak 09, 2008

Unutmadık! Unutturmayacağız!

UNUTMADIK! UNUTTURMAYACAĞIZ!

Pazar, Eylül 16, 2007

Doğum Günün Kutlu Olsun!


Doğum Günün Kutlu Olsun!




Her yıl 15 eylülde arardım onu. Yeni yaşını kutlar, aklıma gelen tüm güzel temennileri sıralardım cevap vermesine fırsat vermeden ve sonra da mutluluk içinde verdiği cevabı dinlerdim...



Bu sene yapamadım bunu. Bundan sonra da yapamayacağım. Onu şerefsizce aldılar bizden. Hâlâ da bu konuda pek çok şerefsizlik devam ediyor ne yazık ki...



Can dostum Hrant... Sen yaşıyorsun ve yaşayacaksın. Ne yaparlarsa yapsınlar, seni yok etmeyi başaramayacaklar!



Bu sene 15 eylül Cumartesi günü senin doğum gününü kutlamak için ne yapmalıyım diye düşünürken, Aydan aradı, ‘adaya gitmeye ne dersin?’ diye sordu. Bahsettiği Burgazada. Sevindim. Adaları severim. (İki Milyon TL’ye Özgürlük yazım aklıma geldi...) ‘Tamam’ dedim, ‘gidelim’. Ada vapuruna bindik, ‘1,5 YTL’ye özgürlük’ diye gülüştük. Vapurda simit, çay, sohbet derken ilk adaya, Kınalıada’ya yaklaştık.



Ben her yıl 15 eylülde sevgili arkadaşım Hrant'ı arar, 'canım benim, doğum günün kutlu olsun, tüm arzuların gerçek olsun, güzel bir sene geçir' vs vs derdim. Genelde de okulların açılmasından önceki günlere denk geldiği için doğum günü, AGOS gazetesinde değil de Beyaz Adam Kitabevi'nde olurdu.



Yaşasaydı bu Cumartesi yeni yaşını kutlayacaktı.



Onun yaşadığını düşünmek benim için daha iyi olacaktı.



Burgazada benim özgürlük duygularımı en uç noktalara taşıyan bir yer olduğu için, ben de özgürlüğü seçtim, oraya gittim ve adalar vapuru Kınalıada'ya yaklaştığında biraz hüzünlendim. Güzeller güzeli Kınalıada, benim en sevdiğim... Hüzünlü ve sessiz... Hrantı yok artık adanın. ‘Yok’ dedim, ‘dur bakalım, Hrant orada!’ Gülümsedim, yazın son günlerini yaşayan adaya baktım, Hrant'a bir selam verdi gönlüm... Doğum gününü kutladım.



Son vapurla dönerken de Adalı dergisinin eylül sayısı kucağımda, Necmi Tanyolaç’ın yazısını okuyorum:



“Burgaz... Lisedeki felsefe hocamızın deyişiyle ‘Aşk Adası’... Öyle olmasa, Sait Faik bu Ada’ya, bu Ada’nın insanlarına, kedilerine, martılarına ve cıvıl cıvıl Rum kızlarına aşık olur muydu?” diyor. Gülümsüyorum, ‘özgürlükler adası’ diye geçiriyorum içimden. Benim ruhumun özgürlüğü hissettiği, kanatlanıp uçtuğu ada...



Kınalıada’ya yaklaşıyoruz, can dostuma hem doğum günün kutlu olsun hem de yolun ışık olsun diyorum ışıl ışıl Kınalıada'ya bakıp bakıp...

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Gecikmiş Bir Mektup



Karanlık kendi içinde ilerlerken
Hep karanlığa karışır.
Yetmez kolların sarmaya sevdiğini
Ararsın boşuna aydınlığı
Bir yaprak hışırtısı gibi
Rüzgârında dalların…

Gece kara
Gözler kara
Uyku kapkara

Kaçsan gitsen buralardan
Bu dipsiz derin kuyulardan
Siler bellekleri gece
Anlamsız kıvrımlarında hayatın
Ama inadına meyve verir ağaç

Sen yüreksizliğine ağla
Akıt gözyaşlarını
Yalancı düşlerin kuyusuna
Karanlığa…
(İstanbul, 20. 01. 2007)

Arşipel mavisi dolmuştu odaya.
Kadın dönüp yanında yatan adama baktı. Sol elini alnına koymuş uyumaya çalışıyordu Adam. Gülümsedi Kadın. Hava çok sıcaktı.
Kadın döndü ve gözlerini kapattı.
Bodrum kumaşı perdelerden süzülen ışığın rengindeki yastık kılıfına gömdü yüzünü. Bir müzik doldu odaya. Bir nefesli çalgının içe işleyen nağmeleri, derin bir hüzün ve dağları getirdi odanın içine. Bodrum kumaşı perdelerden süzülen ışığın renginde bir yer belirdi gözünün önünde. ‘Tanımadığım bir yer…’ diye düşündü. Küçücük bir çocuk belirdi. Siyah saçlı, kara gözlü, küçücük bir çocuk. Çıplak. Üzerinde sadece bir don vardı. Koştu çocuk minicik adımlarla. Belli ki yaramazın teki. Dereye girmeye koşmaktaydı hiçbir şeye aldırmadan.
Müzik durdu. Çok kısa bir sessizlikten sonra bir ud sesi duyuldu, sonra kanun girdi parçaya neşeyle. Güzel bir kadın sesi doldurdu odayı:

Meltem olurum hafif, eşsiz
Dağlardan inerim, kapında otururum
Sevginden yanmış şövalye gibi
Kılıcımı koyarım bağının kapısına

Ve sana bekçilik ederim gece gündüz
Yeter ki tez bağa gel yar can
Bakıp sana hasret gidereyim
Sevginden sarhoş öleyim kapında

İlkbahara döneyim, bağına gireyim
Bülbül gibi sarılayım gölüne
Binlerce oyunla yar, senin şahininim
Kapına gelmişim boyuna kurban

Müzik bozkırların ortasından kanunun nağmeleriyle odasına geri getirdi Kadını. Kadın gülümsedi ve tekrar gözlerini kapattı, gene o çocuğu gördü. Koşuyordu çocuk, ayağında donuyla, minicik adımlarıyla, güneşten kamaşmış gözlerini kısmış. Dereye gelince sulara dalmaya hazırlandı.

Adamın dirsek temasıyla uyuklaması son buldu. Dirsek bir daha geldi aynı yerine Kadının bu sefer bilinçli, hesaplı olarak. Adam kolunu uzatıp sarıldı Kadına. Kadın gülümsedi ve Adamın kolunun üzerine yattı. Adam sol elini alnına götürdü, uyumaya çalışır gibiydi. Kadın sırt üstü yattığı yerden Adamın yüzünü incelemeye başladı.

İlk tanıştıkları gün geldi Kadının aklına. Gülümsedi. Gittikleri lokantadaki o minicik kız geldi aklına, hani çiklet satan. Daha fazla gülümsedi. Asansörde kaldıkları an geldi aklına. Daha fazla gülümseyemeyecekti. İçini garip bir duygu doldurmuştu. Adama sevgiyle sarıldı. Gözlerini kapattı. Kokusunu içine çekti. Bu kokuya sıcağın ve odanın kokusu da karıştı. Çok güzel bir parfümün uyandırdığı o gizli hazzı duydu.

‘Biliyor musun’ demişti Kadın Adama, ‘bana her sene 17 Nisan’da çok özel bir hediye gelir.’ ‘Sana mı?’ diye sordu Adam biraz şaşkın. ‘Evet, bana’ dedi Kadın. ‘Ama senin doğum günün 17 Nisan’da değil ki, ne hediyesi bu?’ diye sordu Adam. ’17 Nisan Halikarnas Balıkçısı’nın doğum günü. Bana her sene kendi doğum gününde çok özel bir sürpriz yapar. Kendi doğum günümde alsam ondan olduğunu anlamam ki. Ben de her sene hiç aksatmadan 17 Nisan’da ona bir mektup yazarım. Ama bu sene yazamadım…’ dedi Kadın. ‘Gecikmiş bir mektup yaz sen de o halde’ dedi Adam Kadına. Gülümsedi Kadın. ‘Ama biliyor musun, bu sene verdiği hediye şu ana kadar aldıklarımın içinde en güzeliydi’ dedi Kadın. Adam dudaklarında muzip bir gülümsemeyle sordu: ‘Neydi bu seneki hediye?’ Bal gibi biliyordu gelecek cevabı, ama gene de sormuştu işte. Kadının yüzü aydınlandı: ‘Sen’ dedi Adama, ‘Sen… Seninle o gün tanıştık. İşte o gün yazmam gereken mektubu yazamadım. Neden bilemiyorum…’

Birden Kadının aklına asansörde kaldıkları gün geldi. İçini garip bir heyecan kapladı. ‘Şu asansörde bir kalırsak şimdi’ diye içinden geçirmişti o gün. Korkmuştu asansörün inişinden. Devamlı bozulan bir asansördü. Bir an için, aslında hiç de fena olmayacağını, belki çok da romantik bile olabileceğini düşünüp: ‘Keşke kalsak’ demişti kendi kendine. Adam yorgundu. Bir randevusuna gitmek zorundaydı, Kadın da eve gidiyordu. Beraber çıkmışlardı binadan. Adam asansörün duvarlarından birine başını yaslamış Kadına bakıyordu. Yorgundu gerçekten. ‘Keşke kalsak’ diye içinden geçirdiği an, asansör garip bir gürültüyle durdu katlardan birinde. Düşünüyordu Kadın, Adamın sükûneti çok hoşuna gitmişti. Hiç heyecanlanmadı, sevindiğini de belli etmemeye çalıştı fazla. Cep telefonunu kim bulduysa iyi etmişti, hep kötü anlarda gerekiyordu işte. Hemen telefon ettiler, şükür ki binada birileri vardı. İnsanlar haberdar edildi. Onlar canla başla asansörde kalan bu insanları kurtarmaya çalışırken, Adam Kadının beline doladı kolunu ve kendine çekip öpmeye başladı. ‘Ol dedim oldu’ geldi birden aklına Kadının ve asansör belli bir kata indirilip mi çıkartılıp mı, orasını hatırlamıyordu artık Kadın, kapısı açılana kadar o anların tadını çıkartmaya baktı.

‘Yazamadım mektubu bu sene’ diye tekrarladı Kadın, yüzünde Adamınkine benzeyen bir gülümseme ile. Kendine doğru çekti Adam Kadını. Yorgundu Adam, çok yorgun. Kadının kafasını göğsüne bastırdı her zaman yaptığı gibi ve Kadın her zaman olduğu gibi nefes alamayacak duruma geldi ve o an gene o küçük çocuk belirdi karşısında. Durdu çocuk. Ayağında bir don vardı. Küçücük ellerini yumruk yapmış, gözlerini kısmıştı. Ağzı gülümser gibi gerilmişti. Güneşten mi kısmıştı gözlerini çocuk, yoksa gülümsüyor muydu Kadına? Sonra koşmaya başladı gene her sefer olduğu gibi. Minicik adımlarla, ama oldukça hızlı. Dereye gelince durdu.


Kapı çaldı. Kadın koşup açtı kapıyı. Adam kapıda duruyordu. Kadının suratına bakmadan eşikten içeri bir adım attı. Gülümsedi. Kadına sarıldı. Sımsıkı… Kadın ne kadar özlemiş olduğunu düşündü Adamı. Adam Kadının dudaklarını kapattı dudaklarıyla. Nefes alamayacak hale gelene kadar kaldı dudakları Kadının dudaklarında. Sanki kenetlenmişlerdi. Sanki tek vücutlardı. Sanki aslında bu iki beden tekti de, birbirinden kopmuş, şimdi de tekrar birleşmiş, öylece kalmışlardı. Sanki zaman durmuştu. Olmayan zaman…

Sıcak, çok sıcaktı. Kadın kara bir gözlük takmıştı. Başında siyah dantel bir şal vardı yüzünün neredeyse yarısından fazlasını örten. Üzerinde de siyah bir etek ve ince bir süveter. Garip garip etrafına baktı. Sıcağı gördü ve bir de sarı rengi. Sanki çöl gibi bir yerdi. Birden bir kalabalık fark etti. Herkes sessizce yürüyordu. Kalabalık yaklaştı. Kadınlı erkekli bir kalabalık. Bir yerden geliyor ve bir yere doğru gidiyorlardı. Kimse konuşmuyordu. Merak etti Kadın ve biraz daha dikkatli baktı. Herkes sessizdi ve hatta üzgün. Yanlarına doğru gitti. Adımları hızlandı. İnsanların yanından geçiyordu ama sanki insanlar onu görmüyorlardı. Demek o kadar üzgündüler ki, duymuyor hatta görmüyorlardı onu. İnsanların kollarına dokunarak onlara nereye gittiklerini sormaya başladı teker teker. Ama kimse ona cevap vermiyordu. Dikkatle yüzlerine bakmaya başladı ve inanamadı. Tanıdığı yüzlerdi. Bu yürüyen grubun yanında koşar adımlarla öne doğru gitmeye başladı, her gördüğü yüzü tanıyor ya da tanıdığını sanıyordu. Kimilerini çok iyi hatırlıyor, kimilerini ise hayal meyal. Bazılarını bir yerlerden hatırlar gibi oluyordu. Hepsinde bir hüzün ve suskunluk, sessizlik vardı. Bayağı önlere doğru insanların arasında Adamı görünce rahatladı. O, Kadını nasıl olsa fark eder ve ne olduğunu söyleyebilirdi. İnsanları yararak Adamın olduğu yere doğru yaklaştı. Adama doğru bir hamle yaparak koluna yapıştı ve kuvvetle sarstı. Adam hiç oralı olmadı. 'Hey ne oluyor, baksana bana... Benim, ben!' dedi usulca Adama. Adam kıpırdamadı bile, sadece yürümeye devam etti. Duymamış, hatta görmemişti bile Kadını. ‘Bu ne biçim bir oyun?’ diye düşündü Kadın. ‘Rüya mı görüyorum, yoksa deliriyor muyum?’ dedi. Tekrar sarstı Adamı. ‘Lütfen cevap ver bana… Ne oluyor burada? Nereye gidiyorsunuz hepiniz?’ Ama cevap gelmedi. Adam boynunu bükmüş yavaş yavaş yürüyordu ve üzüntü vardı yüzünde. Adamın önüne geçerek yüzünü ona dönüp bileklerine yapıştı ve geri geri yürümeye başladı. Bir yandan da bağırıyordu. ‘Ne oluyor burada? Baksana bana lütfen. Benim, ben… Hey, size söylüyorum, hepinize, baksanıza bana. Ne oluyor size?’ Birden herkesin yüzündeki hüznü fark etti. ‘Niye herkes böyle sessiz ve üzgün?’ diye haykırdı. Adamın hüzünle kaplı yüzüne yalvarır gibi baktı. Adamın kollarını yavaşça bıraktı, sendeledi ve dizlerinin üzerine çöktü. Adam yürümeye devam etti. Kalabalık yürümeye devam etti. Yüzlerini tanıdığı, tanımadığı insanların bacakları geçiyordu yanından. Yavaş yavaş uzaklaştılar. Kadın başını öne eğdi, toprağın sarı rengi ve sıcakla baş başa kaldı.

Kadının kafası Bodrum kumaşı perdelerden sızan ışığın rengindeki yastığa gömüldü.

Küçük çocuk yumruklarını sıkmış, gözleri güneşten kamaşmış duruyordu. Yavaşça gözlerini açtı, simsiyah gözleriyle Kadına gülümsedi ve arkasını dönüp koşarak uzaklaştı.

Kadın müziği duydu… Şarkının sonuna eşlik etti hafif sesle:

Bakıp sana hasret gidereyim
Sevginden sarhoş öleyim kapında…

Perşembe, Ocak 25, 2007

Güvercinime Güvercin Postası (Hrant'ın Ardından)









Hrant,

Beni vurdular. Sana isabet etmeyen o dördüncü kurşun geldi tam benim kalbimin orta yerine girdi ve paramparça etti kalbimi, sonra da yoluna devam edip beynime saplandı. Orada duruyor. Hiç çıkmayacak.

Beni de vurdular Hrant. Senin vurulduğun an, beni de vurdular.

Seni tanıyan, tanımayan, anlayan, anlamayan, anlayamayan herkes bir şeyler yazdı. Dedim ki, şimdi sıra bende. Dedim ki, ben de sana yazmalıyım.

Çarşamba akşamı evde bir yazı buldum, bunu Hrant’a göstermeliyim, yarın telefon ederim diye düşündüm. Sonra dedim ki, şimdi Çarşamba akşamı iş uzun sürmüşse Perşembe günü belki gelmez Hrant gazeteye, Cuma ararım. Çok içim sıkılıyordu Perşembe günü. İstanbul Rehberler Odası’nda Basın Yayın odasındaki arkadaşlarla paylaştım sıkıntımı. Onlardan biri, Özlem de ne kadar içinin sıkıldığından dem vurdu.

Cuma günü Taksim’de arkadaşım Çimen’in ofisinde bir yazı hazırlıyordum, bitirdim, telefonum çaldı. Saat öğleden sonra üçü biraz geçiyor. Tülay’dı arayan. Ortak dostumuz, arkadaşımız Tülay, senin bin senelik arkadaşın, bizi bin sene önce tanıştıran Tülay. Normalde sevinirim o aradığında. “Ne iş?” demişim yüksek sesle. Telefonu açmaya çalışırken kapandı. Şaşırdım. Telefonu açtım, tekrar çaldı. Kardeşim Zeynep arayan bu sefer. Ağlıyor telefonda, sesi berbat: “Nükhet” dedi “Hrant’ı vurmuşlar! Agos’un önünde vurmuşlar…”

Nasıl haykırdığımı, kendimi nasıl duvarlara vurduğumu hatırlıyorum. Aynen bundan tam dört sene önce yeğenim, kız kardeşimin oğlu Caner’in artık yaşamadığını bana söylediklerinde hissettiklerime çok benziyordu o anki duygularım. Kendimi duvarlara vuruşum, haykırışım ve en garibi de, bir şekilde olayı algılayamıyor olmam. Gerisini pek hatırlamıyorum. Kendimi bir sandalyede buldum, yanımda Çimen beni sakinleştirmeye çalışıyor. Tülay tekrar aradı. Katıla katıla ağlıyor ve “Nükhet, televizyonda görüyorum öylece yerde yatıyor, ne olur git yanına, onu yolcu et!” diyor bana. Ben de ağlıyorum, “Nasıl olur?” diyorum, “Kaldırmışlardır” diyorum. “Hayır, hâlâ yerde yatıyor. Ne olur git, ben yetişemeyeceğim, sen onu yolcu et!” diyor. “Gidiyorum Tülay” diyorum. “İnşallah ben gitmeden kaldırmazlar.” “O seni bekliyor Nükhet, lütfen git, yetişeceksin, onu yolcu etmeni bekliyor” diye haykıra haykıra ağlıyor.

Kendimde değilim. Allahtan Çimen soğukkanlı ve hemen üstünü giyip bana eşlik ediyor. Biz yürüdükçe arkamızdan yavaş yavaş yolları kapatıyorlar. Bir tane araba geçmiyor, taksi bulmak mümkün değil. Yürüyoruz, küfür ediyor, lanet okuyorum, ağlıyorum, bağırıp dövünüyorum. “Bekle beni Hrant!” diye bağırıyorum. Yetişirim inşallah diye dualar ediyorum. “Yolun ışık olsun!” diye bağıra bağıra, böğüre böğüre koşturuyorum.

Yetiştim… Ambulans duruyor önünde. Arkasında yerde yatıyorsun. Üzerine beyaz bir kâğıt örtmüşler. Ben seni ‘dağ gibi adam’ diye anlatırdım her zaman. O dağ gibi adam şimdi öyle savunmasız, bir bebek gibi yerde yatıyor. İnanamıyorum. Birkaç dakika sonra seni siyah bir torbanın içine koyup sedyeye yatırıp ambulansa yüklerlerken buna yüreğim dayanmıyor. Sanki ben de ölmüşüm de başka bir yerlerden bu olayı seyrediyorum gibi geliyor bana. “Yolun ışık olsun Hrant!” diye avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İnsanlar alkışlarla uğurluyorlar seni. Ambulans gidiyor.

Yetiştim, en azından seni yolculayabildim. Ama ne fayda? Kalakalıyorum öyle yolun ortasında. Bitkin, perişan, kanadı kırık hissediyorum.

Orhan Alkaya’yı görüyorum. Bir başka ortak dostumuz. Biz kötü gün dostuyuzdur Orhan’la. Karşı karşıya duruyoruz, beti benzi atmış. Onu hiç böyle görmemiştim. Muhtemelen o da beni. Bilirsin Orhan’ın kitabını Hrant, ‘Türkiye Hâlâ Mümkün!’ Ben zaman zaman ona sorarım, “Orhan Türkiye sence hâlâ mümkün mü?” diye. O da her seferinde “Tabiî ki, bu memleket bizim.” diye cevap verir.

Yanına yaklaşıyorum, bana sarılıyor, ağlıyorum: “Gitti Hrant’ımız Orhan, gitti!” Sonra biraz geri çekilip: “Orhan, sen bu memleketten hâlâ umutlu musun?” diye sessizce soruyorum. İki elinin işaret parmaklarını havaya kaldırıyor, beti benzi atmış yüzüne inanılmaz kızgın ama bir o kadar da kararlı bir ifade yerleşiyor: “Bu memleket bizim memleketimiz, bu memleket Hrant’ın memleketi, faşistlerin değil, bu cinayeti işleyenlerin değil. Onlar gidecek. Onlar kaybedecekler” diyor ve beni biraz kendime getiriyor.




Hrant,

Seninle tanışıklığımız anında sıcacık bir dostluğa, tarif edilemeyecek, kelimelerle ifade edilemeyecek bir arkadaşlığa dönüştü. Ne zaman seni düşünsem, yüzündeki yaramaz küçük bir çocuğunkine benzeyen o muzip ifade ve dudaklarının ucundaki o hafif tebessüm gelirdi hep aklıma. Sen doğruluğun, dürüstlüğün, karşılıksız sevginin, dostluğun, arkadaşlığın, can olmanın sembolüydün. İnsana öyle bir ‘canım’ derdin ki, bir can daha çıkardı içinden sanki.

Ben senden çok şey öğrendim Hrant. Bazı değerlerin ne kadar önemli ve doğru olduğunu ve ne olursa olsun bunlardan asla taviz verilmemesi gerektiğini örneğin. Sonra, bir şeyin nasıl araştırılması, bir bilginin nereye ve nasıl yerleştirilmesi gerektiğini, yanlışı doğrudan nasıl ayıracağımı, tüm bunları ben senden öğrendim. Ve daha nice sayısız güzelliği…

Sen öylesine yüce gönüllüsün ki. Hiç unutmam, 1999’un aralık ayında Ermenistan’a bir gezi yapmıştım. Dönünce bir yazı yazmamı istedin gazeteye. Geziyi yazmamı istemiş ve beni serbest bırakmıştın. Çok şaşırmış ve bir o kadar da mutlu olmuştum. O gezi yüzyılın son gezisi, o yazı da yüzyılın son yazısı olacaktı benim için. Hayatta yazarken en zevk aldığım yazılardan biriydi o yazı. Nitekim Agos’un yüzyılın son gününe denk gelen sayısında yayınlamıştın yazımı. 31 Aralık 1999’da. http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=21878 “Ne var ki bunda?” der şimdi belki birileri. O zamanlar genelde fevkalâde bir durum olmadığı takdirde mutlaka ama mutlaka gazetenin son sayfası senindi, her ne kadar köşe yazın sondan bir önceki sayfada da olsa. Bana yüzyılın son sayısında kendi sayfanı, gazetenin son sayfasını vermiştin. Rahatlıkla gazetenin içinde bir yerlerde de çıkabilirdi yazı. Ama hayır!

Sen böylesin işte Hrant, bir şeyi beğendiğini sözlerinle değil, yaptıklarınla, tavırlarınla ifade etmek özelliğin senin. Bunu, bu yüce gönüllülüğü asla unutamam. Unutulamayacak çok yüce gönüllülüğün var da, bu onlardan yalnızca bir tanesi.


Hrant,

Ben sana hep ‘güzel adam’ diye hitap ederdim, sen de o herkesin çok sevdiği ses tonun ve hafif edalı, nazlı, birazcık da sana çok yakışan o şeker şımarık tavrınla: “bana güzel adam deme; iyi adam de, doğru adam de, ne bileyim…” diye başlayan itirazlarına benden aynı ses tonu ve tavırla: “Ben ne diyorum ki zaten? Tüm o muhteşem sıfatları ‘güzel’ sözcüğü içinde barındırıyor” diye cevap alırdın.

Kızardım birilerine, sana ya da birilerine edilen bir lafa ya da yapılan bir haksızlığa. Arardım seni, anlatır derdimi dökerdim, sen sakin sakin ‘boş ver’ derdin, ‘sağ ol’ derdin, belki benim yerine oturtamadığım bir iki taşı oturtup beni sakinleştirirdin.

Ama öyle bir gün geldi ki, ben bile kendimi tutamadım ve bu konuyu kaleme dökmeye karar verdim. AGOS Gazetesi 26 Şubat 2004 Perşembe günü bir saldırıya uğradı. Zaten tehditler alıyordun zaman zaman o dönemler. Bu korkunç olay sonun başlangıcıymış. Ben de, nasıl bir içgüdüyse bu, kaleme sarılıp yazmışım her şeyi göze alarak. http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=23270 Belleksiz bir toplum olduğumuz için bazı şeyleri defalarca hatırlatmak gerekiyor ne yazık ki… Şimdi o yazıyı tekrar tekrar okuduğumda aslında herkesin seni nasıl yalnız bıraktığını görüyor ve kahroluyorum.

Çok içim yanmıştı o zaman Hrant. Sen barış adamıydın, sen dostluk, kardeşlik, birlikte yaşamak, eşitlik kavramlarını en güzel anlayan ve anlatan adamdın. ‘Güzel’ adamdın işte. Ah be Hrant, sen o kafadasın diye Türkiye’yi de mi 40. yüzyılda falan yaşıyor sandın? Yılmadın, korkmadın, kaçmadın, bıkmadın ve 40. yüzyılın kafasının tohumlarını ektin. Bedeli çok ağır oldu sana da, bizlere de.

Bir tek Türkiye değil, tüm dünya çok önemli bir aydınını kaybetti 19 Ocak 2007 Cuma günü. Ben seni bir Cuma günü bulmuştum Hrant ve yine bir Cuma günü kaybettim. Bu nasıl bir acıdır anlaman mümkün değil.

İnşallah aklın buralarda kalmamıştır ama biliyor musun, sen kurtuldun aslında bu pislikten, bu iğrençlikten, bu rezaletten kurtuldun. Bizler de kendimize ağlıyoruz belki de burada senin ardından.


Hrant,

Bir insanın ancak çok yakınını kaybettiğinde duyabileceği acıları yaşattın bana gidişinle. Daha geçen gün kız kardeşimle yeğenimin kaybını konuşuyor ve diyordum ki, “Caner’den ötesi var mı Zeynep, var mı? Yok!” diyordum.

Büyük konuşmuşum Hrant. Ötesi varmış! Çok canım yanıyor, çok acıyor içim.

31 Aralık 1999 tarihli Agos’a bakıyorum. İkimizin yazısının arka arkaya sayfalarda durduğu sayıya. Gene eşitliği vurgulamış ve iyi bir yıl, iyi bir yüzyıl, iyi bir binyıl dilemişsin kendi köşe yazında. Bir kez daha acıdı içim!

Seni çok kırdılar Hrant, o dünya güzeli, kocaman yüreğini çok kırdılar. Küskün gittin sen. Ben en çok buna yanarım.

Seni vurduklarında ben de vuruldum. Sana isabet etmeyen o dördüncü kurşun geldi tam benim kalbimin orta yerine girdi ve paramparça etti kalbimi, sonra da yoluna devam edip beynime saplandı. Orada duruyor. Hiç çıkmayacak.

Hrant,

Belki herkes “böyle uğurlanmak kime nasip olmuş?” diyordur ama ben seni bu şekilde yolcu etmeyi hiç istemezdim can dostum, canım arkadaşım.

İyi ki tanıdım seni. İyi ki dost olduk, arkadaş olduk. İyi ki hayatımdan geçtin Hrant! Benim için hep var olmaya devam edeceksin barış güvercinim. Bu nedenle de, iyi ki varsın diyorum.

Yolun ışık olsun!




LinkWithin

Related Posts with Thumbnails